T.C.
YARGITAY
Onuncu Hukuk Dairesi
E:2012/2294
K:2012/13670
T:10.07.2012
506 s. SOSYAL SİGORTALAR KANUNU (1) (2) (4)(5) [Ek Madde 5]
506 s. SOSYAL SİGORTALAR KANUNU (1) (2) (4)(5) [Ek Madde 6]
506 s. SOSYAL SİGORTALAR KANUNU (1) (2) (4)(5) [Ek Madde 7]
506 s. SOSYAL SİGORTALAR KANUNU (1) (2) (4)(5) [Madde 39]
Dava, davalı işyerindeki çalışmaların 506 sayılı Yasanın Ek-5, 6, 7 ve 39. maddeleri kapsamında geçtiğinin tespiti ile fark primlerin geçmişe etkili olarak gecikme tazminatı ile birlikte tahsili, ayrıca tespit edilen sürelerin Yasada belirtilen yaş hadlerinden indirilerek, emeklilik işlemleri sırasında dikkate alınması istemine ilişkindir.
Mahkemece, yazılı biçimde davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, davalı Kurum avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Mustafa Taş tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
Somut olayda, iş güvenliği uzmanı olup olmadıkları anlaşılamayan kimya yüksek mühendisi, makine yüksek mühendisi ve uzman tıp doktorundan oluşan bilirkişi kurulu marifetiyle mahallinde keşif yapılıp işyeri bölümlerinin niteliklerine ilişkin gözlemler keşif zaptına yansıtılmış ise de, bilirkişi heyetinden makine yüksek mühendisi tarafından muhalefet şerhli olarak düzenlenen raporda; işyerinde sadece bir bölümde baskı işi yapıldığı, diğer dokuz bölümde basım işinin yapılmadığı ve sektörel boyutta matbaa anlamını taşıyan baskı işinin davalı işyerinde bulunmadığı, rotosel mikser bölümü hariç diğer tüm noktalarda günlük maruziyet ölçüm değerleri altında ölçüm sonuçlarının elde edildiği, dolayısıyla, baskı bölümünde davacının yaptığı baskı boya taşıma işinin 2098 sayılı Yasa ile 506 sayılı Yasaya eklenen ve 3395 sayılı Yasa ile değiştirilen Ek.5/II. madde kapsamına girmediği belirtilmiş, uzman doktor ve kimya yüksek mühendisi diğer iki bilirkişi tarafından düzenlenen raporda ise; işyerinde “esnek gıda ambalaj üretimi ve bu ambalaj malzemesi üzerine yapılan renkli basım ve kaplama” işi yapıldığı, üretim profili genel olarak göz önüne alındığında, sadece baskı makinelerinin bulunduğu bölümün basım işi kapsamında değerlendirilmesinin yerinde olmadığı, dolayısıyla tüm bölümlerin basım işi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve davacı tarafından yapılan işin 2098 sayılı Yasa ile 506 sayılı Yasaya eklenen ve 3395 sayılı Yasa ile değiştirilen Ek.5/II. maddenin ( a ) ve ( d ) bentlerine girdiği ve itibari hizmetten yararlanması gerektiği belirtilmiş, mahkeme de, bu rapora göre yazılı biçimde davanın kabulüne karar vermiştir.
Basım ve gazetecilik işyerindeki çalışma koşulları nedeniyle itibari hizmet süresinden yararlanabilmek için, yasada öngörülen iki koşulun birlikte gerçekleştiğinin belirlenmesi gereklidir. Bunlardan birinci koşul, sigortalının basım ve gazetecilik işyerinde çalışmış olmasıdır. Ancak bu koşulun araştırılıp saptanmasında; işyeri, dar anlamda muhakkak ve sadece gazete basımıyla uğraşan bir basımevi olarak düşünülmeyip, yasanın açık amacı göz önünde bulundurularak söze değil öze üstünlük tanıyan bir yaklaşımla basım işinin nitelikleri yönünden gerekli inceleme yapılarak sonuca varılmalıdır. İkinci koşul ise, yine aynı maddenin II. Alt Bendinin ( a-f ) işaretli alt bentlerinde yazılı fiziksel dış etkenlerden birinin çalışma koşulları kapsamında ayrıca gerçekleşmiş bulunmasıdır.
Davacının, davalı işverene ait işyerindeki çalışmalarının itibari hizmet süresinden yararlanmayı gerektirir koşullarda geçip geçmediğinin tespiti amacıyla bilirkişi kurulunun katılımıyla yapılan keşifte, işyerine ilişkin gözlemler keşif tutanağına yansıtılmış ise de; hükme dayanak alınan bilirkişi raporu, konuya ilişkin mevzuatın irdelenmesi ve işyeri ortamında bulunduğu belirtilen sağlığa zararlı maddelere ilişkin soyut bilgilere yer veren içerikle düzenlenmiştir. Anılan rapor, yukarıda sayılan iki koşulun varlığını ortaya koyabilmek açısından, işyerinin kapsamı, çalışma düzeni ve koşulları; bölümleri ve bu bölümlerin taşıdıkları özellikler, hangi bölümlerdeki çalışmalarda anılan yasada sayılan fiziksel dış etkenlere maruz kalındığı ve buna bağlı olarak itibari hizmet süresinden yararlanmayı gerektirir işlerden olup olmadığı yönlerini, işyeri üretim planına dayalı şekilde ayrı ayrı inceleyip bireyselleştirme işlemini içermediği gibi;davacının çalışma koşulları ile yasanın aradığı etkenlere maruziyeti konusunda da somut irdeleme içermemektedir.
İşyeri bildirgesinin, işyerinde yapılan işin mahiyeti hanesinde, “çeşitli plastik filmler, alüminyum, selofan, opp, kağıt vb malzeme üzerine tifdruk baskı işleri, laminasyon-parafin işleri-tifdruk mürekkebi imali-pvc film imali” olarak belirtilmiş; TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen analiz raporunda ise, “200.000 M2’lik tesis alanında, gıda sektörü için film, baskılı malzeme üretimi ve laminasyon işleminin 18.000 ton/yıl üretim kapasitesi ile” yapıldığı belirtilmiştir. İşyeri, baskı öncesi hazırlık, baskı, rotosel, laminasyon parafin metalize, kesme, boyahane, alış depo, kazan dairesi, bakım ve sevkiyat bölümlerinden oluşmaktadır. Sıralanan bilgiler gözetildiğinde, öncelikle, işyerinin tümüyle mi yoksa belirli bölümleri itibariyle mi basım ve gazeticilik işyeri olarak niteleneceği; maruz kalınan etkenlerin oluşturduğu hastalıklar anlamında uzman tıp doktoru, matbaacılık işinden anlayan kimya yüksek mühendisi ve makine yüksek mühendisi iş güvenliği uzmanlarından oluşacak bilirkişi kurulu marifetiyle, işyerindeki keşiften elde edilen bulgulara dayalı olarak ortaya konulmalıdır.
Baskı bölümünde çalışan davacının işyeri özlük dosyasında yer alan bilgiler tüm içeriği ile dosyaya katıldıktan sonra; hazırlık, baskı, depo gibi tüm bölümleri gözetilerek; işyeri ve yapılan işin niteliği, özellikleri ve buna bağlı olarak hangi olumsuz dış etkenlere maruz kalındığı, çalışmanın itibari hizmet süresinden yararlanmayı gerektirir.
İşyerinde geçip geçmediği; gürültü ve ihtizaz yapıcı makine ve aletlerdeki çalışma düzeni ile, çalışmanın gerçekleştiği saatler, gürültü düzeyi ve kullanılan maddelerin insan sağlığı için tehlike sınırı ve ölçümleme yönteminin yargısal denetime elverir biçimde, dosyaya sunulan analiz raporuyla varılan sonuçlardan ayrılma gerekçeleriyle birlikte ortaya konulması gereği üzerinde durulmaksızın; basım ve gazetecilik işyerinde çalışma nedeniyle itibari hizmet süresinden yararlanmaya ilişkin koşullar konusunda yeterli irdeleme içermeyen ve birbiriyle çelişen bilirkişi raporları dayanak alınarak hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Anayasa’nın 153/5. maddesinde yer alan, “İptal kararları geriye yürümez.” İlkesi yanında; Anayasa Mahkemesi’nin, 02.05.1989 tarihli, 1988/51 E., 1989/18 K. Sayılı kararında yer alan, “Anayasa Mahkemesi’nden, ancak Anayasa’ya aykırı olan bir yasa hükmünün uygulama alanından kaldırılmasını sağlamak için iptal kararı istenebileceğine, özde Anayasa’ya aykırı düşmeyen bir kural, uygulama alanının genişletilmesi amacıyla iptal edilemeyeceğine göre; bir kısım sigortalılara hak tanıyan itiraz konusu hükmün, öteki kesimlere de aynı hakkı tanıyan tamamlayıcı yasama işlemleriyle düzeltilmesi, düzenleme eksikliklerinin bu yöntemle giderilmesi Anayasa’ya uygun ve tutarlı bir tasarruf olacaktır.” Gerekçesi de gözetilerek; Anayasa Mahkemesi iptal kararı sonrasında, geçmiş dönemde itibari hizmet süresinden yararlanma olanağı bulunmayan sigortalıların, geçmişe dönük olarak bu haktan yararlanabilecekleri sonucuna varılması olanağının bulunmadığı da gözetilmelidir.
Mahkemece yapılacak iş, maruz kalınan etkenlerin oluşturduğu hastalıklar alanında uzman tıp doktoru ile iş güvenliği uzmanı olan ve matbaacılık işinden anlayan kimya yüksek mühendisi ve makine yüksek mühendisinden oluşacak bilirkişi kurulu marifetiyle mahallinde yeniden keşif yapılıp, bozma ilamı içeriğine uygun değerlendirme ve irdelemeleri içeren rapor düzenletmek suretiyle ve mevcut raporlar arasındaki çelişkilerin de giderilmesi sağlanarak, ayrıca koşulları varsa primi ödenmiş itibari hizmete esas çalışma süreleri de belirlenerek sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir.
Açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı biçimde hüküm tesis edilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde; davalı Kurum avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 10.07.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
YARGITAY
21. Hukuk Dairesi 2010/8330 E.N , 2012/2871 K.N.
İlgili Kavramlar
BORÇ YAPILANDIRMASI
TARIM BAĞKUR SİGORTASI
İçtihat Metni
Davacı, 5510 sayılı Kanuna eklenen 25. maddeye göre borçlarını yapılandırılmasına ve aksi yöndeki kurum işleminin iptaline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.
Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi M…. K…. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
K A R A R
1-Dosyadaki yazılara toplanan delillere hükmün dayandığı kanuni gerektirici nedenlere göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine,
2-Dava, davacının 23.8.2008 tarihinde Kurum’a yapmış olduğu müracaatın geçerli sayılarak, 5797 sayılı Kanun’la 5510 sayılı Kanun’a eklenen geçici 25. maddeye göre, prim borcu nedeniyle yapılandırmadan yararlandırılmasına karar verilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
19.8.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5797 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile 5510 sayılı Kanun’a eklenen geçici 25. madde gereğince “5510 sayılı Kanun’un geçici 24. maddesi kapsamına giren borçları anılan madde hükümlerine göre yapılandırılmamış olan işveren ve sigortalıların, bu maddenin yürürlüğe girdiği 19.8.2008 tarihinden itibaren yirmi gün içinde yani 8.9.2008 tarihine kadar yazılı olarak Kurum’a başvurmaları kaydıyla, söz konusu madde kapsamına giren borçları bu maddede belirtilen şartlarla yeniden yapılandırılabileceği belirtilerek yeniden yapılandırmadan yararlanma süresi 8.9.2008 tarihi olarak belirlenmiştir.
Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacının 23.8.2008 tarihinde davalı Kurum’a müracaat ederek prim kesintilerinden dolayı Tarım Bağ-Kur’lu sayılması ve prim borçları yönünden 5510 sayılı Kanun ile getirilen yapılandırmadan yararlandırılmasını talep ettiği, Kurum’un davacıyı 1.5.1994 tarihinden itibaren Tarım Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil ettiği ancak bu geriye dönük tescil nedeniyle davacının prim borcunu hesaplayıp davacıya bildirmediği, davalı Kurum vekilinin cevap dilekçesinde “davacının, 5510 sayılı Kanun’un geçici 25. maddesi uyarınca imzalaması gereken Talep Formu ve Taahhütnameyi imzalamadığını” belirttiği görülmüştür.
Buna göre davacının 5797 sayılı Kanun’a göre prim borçlarının yeniden yapılandırılması için yasal süre içinde Kurum’a başvurduğu, ancak davalı Kurum’un borcu hesaplayıp davacıya bildirmediği anlaşılmıştır.
Mahkemece yapılacak iş; davacının dava konusu yaptığı 1.5.1994 tarihinden sonraki prim borçlarının yeniden yapılandırılması istemi ile ilgili talebinin süresinde olduğu gözetilerek bu talep ile ilgili olarak davalı Kurum’ca “5797 sayılı Kanun’a uygun şekilde davacının borcunun hesaplanıp hesaplanmadığı, davacıya tebliğ edilip edilmediği” hususunu araştırıp sonuca göre karar vermekten ibarettir.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın eksik araştırma ve inceleme sonucunda yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz davacıya iadesine, 05/03/2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2011/21-632 E.N , 2011/784 K.N.
İlgili Kavramlar
KURUM İŞLEMİNİN İPTALİ
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki “kurum işleminin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Denizli 2. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 22.05.2009 gün ve 2006/894 E., 2009/310K sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesi’nin 14.12.2009 gün, 2008/8456 E.,2009/12893 sayılı ilamı ile;
( “…Dava nitelikçe, üç sigortalının günlerinin eksik bildirildiği gerekçeleriyle Kurum tarafından resen yapılan ek prim tahakkuku işleminin iptali istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Bu durumda, günlerinin eksik bildirildiği iddia edilen sigortalıların da davada taraf olmasında hukuki yararları olduğu anlaşıldığından, davanın sadece Sosyal Güvenlik Kurumu hakkında yürütülüp sonuçlandırılması isabetsizdir.
Hal böyle olunca, dava sonucunda verilecek karar, günlerinin eksik bildirildiği iddia edilen sigortalıların da hak alanını ilgilendirdiğinden, davacı tarafa harcı da yatırılmak suretiyle yöntemince söz konusu sigortalıların davaya dahil edilmesi (davanın teşmil edilmesi) için süre verilmesi, anılan sigortalıların gösterdiği deliller de toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, mahkemece, belirtilen eksiklikler giderilmeden ve pasif ehliyet yönü halledilmeden yargılamanın sürdürülmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…)
gerekçesiyle hükmün bozulmasına, bozma nedenine göre davalı Kurumun diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına karar verilerek dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle somut olayın özelliğine göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3″ atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, 14.12.2011 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
————————————————–
YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2010/11282 E.N , 2011/50420 K.N.
İlgili Kavramlar
ZAMANAŞIMI
İçtihat Metni
Dava, ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir.
Mahkeme, davanın reddine karar vermiştir.
Hükmün, davacının avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi M…… A….. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki belgeler okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanunî gerektirici sebeplere ve özellikle; 506 sayılı Kanunun 80. maddesinde 3917 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik uyarınca, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Bu durumda zamanaşımı süresi bakımından, 3917 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden önceye ilişkin prim ve gecikme zamları yönünden Kurumun alacak hakkı, Borçlar Kanununun 125. maddesinde öngörülen on yıllık zamanaşımı süresine tabi olup, zamanaşımının başlangıç tarihi, anılan Kanunun 128. maddesi hükmü gereğince alacağın muaccel olduğu tarihtir ve zamanaşımının kesilmesi ile durmasına ilişkin 132. ve ardından gelen maddelerindeki düzenlemeler de burada uygulama alanı bulmaktadır. 08.12.1993 tarihi ve sonrasına ilişkin prim ve gecikme zammı borcu yönünden ise, 6183 sayılı Kanunun “Tahsil zamanaşımı” başlığını taşıyan 102. ve ardından gelen maddeleri uygulanacaktır. Anılan madde hükmüne göre zamanaşımı süresi beş yıl olup, zamanaşımı süresinin başlangıcı da, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını izleyen yıl başı olarak belirlenmiştir. 06.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5198 sayılı Kanun ile bu konuda yeniden bir düzenleme yapılarak 506 sayılı Kanunun 80. maddesinin beşinci fıkrasında değişiklik yapılıp, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanunun 51. maddesiyle birlikte 102. maddesinin de uygulanmayacağı hükme bağlanarak 3917 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki duruma dönülmüştür.
Sosyal güvenlik, niteliği gereği kamu hukuku alanına girmekte olup, hayatın çeşitli sosyal riskleri karşısında topluma, insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyi sağlamayı amaçladığından, ücretler ile sigortalıların ve ölümleri durumunda hak sahiplerinin sosyal sigorta haklarının dokunulmaz olması sağlanarak, ücret ve sosyal sigorta yardımlarının olanaklı olduğu ölçüde, anılan kişilerin ellerine geçmesi ve kendileri ile geçimini sağlamak zorunda olduklarının gereksinimlerini sağlamaları için kanun koyucu tarafından bazı hükümleri dışında 2008 yılı Ekim ayı başında yürürlüğe sokulan 5510 sayılı Kanunun; Devir, temlik, haciz ve Kurum alacaklarında zamanaşımı başlığını taşıyan 93. maddesinin 2. fıkrasıyla, ” Kurumun prim ve diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbidir. Kurumun prim ve diğer alacakları; mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise mahkeme kararının kesinleşme tarihinden, Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca yapılan tespitlerden doğmuş ise rapor tarihinden, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden doğmuş ise bu soruşturma, denetim ve inceleme sonuçlarının Kuruma intikal ettiği tarihten veya bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, kamu idareleri ile kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan alınan bilgi ve belgelerden doğmuş ise bilgi ve belgenin Kuruma intikal ettiği tarihten itibaren, zamanaşımı on yıl olarak uygulanır. ” düzenlemesi getirilmiştir.
Bu kapsamda uyuşmazlığın çözümü, kanunların zaman bakımından uygulanmasına ilişkin kuralların incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Kanunlar, metinlerinde belirtilen tarihte yürürlüğe girer ve buna bağlı olarak hukuksal sonuçlarını yürürlüğe girdiği tarihten sonrası için doğurmaya başlar. Kanunların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkileyip etkilemeyecekleri, yani, geçmişe etkili olup olmadıkları ile ilgili mevzuatımızda genel bir hüküm yoktur. Ancak, “toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında, kural olarak her Kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonraki zamanda meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; o tarihten önceki zamana rastlayan olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Hukuk güvenliği bunu gerektirir. (Prof. Dr. Necip Bilge, Hukuk Başlangıcı, 14. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2000, sh: 193-194; Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 18.Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2003, sh: 73).”
Hukuk devletinin hukuki güvenlik ilkesi, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutum ve davranışlarını buna göre güvenle düzenleyebilmesi anlamına gelir. Kişilerin davranışlarını düzenleyen kurallar onlara güvenlik sağlamalıdır. Bu güvenliğin sağlanabilmesi, her şeyden önce, devletin kendi koyduğu hukuk kurallarına kendisinin de uymasına bağlıdır. “Kanunları uygulama durumunda bulunanların da, başta mahkemeler olmak üzere, onları geriye yürür sonuçlar doğuracak yolda yorumlamamakla yükümlüdür. (Yargıtay HGK; 09.03.1988 tarih ve 1987/2-860 E. 1988/232 K; 13.10.2004 tarih ve 2004/10-528 E. 2004/533 K; 06.04.2005 tarih ve 2005/10-183 E. 2005/241 K; 14.03.2007 tarih ve 2007/3-121 E. 2007/128 K. sayılı kararları)” Kanunların geriye yürümemesi kuralının istisnaları arasında; kazanılmış hakları ihlal etmemek kaydıyla kanunun yargılama hukukunu düzenlemesi, kamu düzeni ve genel ahlaka ilişkin olması ve beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar bulunmaktadır. Tamamlanmış hukuki durumları yeni kanun veya düzenleyici kuralın etkilememesi ve onlar üzerinde hukuki sonuç doğurmaması ise, kazanılmış hakları saklı tutma amacı gütmektedir.
Anılan istisnalardan olmayan 5510 sayılı Kanunun 93. maddesinin 2. fıkrasının geriye yürüyeceğine ilişkin bir düzenlemede yoktur. Ancak, davalı Kurumun, davacıdan tahsil için icra takibi yürüttüğü 1994 yılı 9. ay ile 2002 yılı 2. aylar arası prim ve işsizlik sigorta primi alacağının doğduğu mahkeme kararının Yargıtay onamasıyla kesinleştiği 02.04.2009 tarihinde yürürlükte olduğundan anılan düzenlemenin uygulanması gerekip, buna göre, başladığı 02.04.2009 tarihinden ödeme emrinin davacıya tebliğ edildiği 15.03.2010 tarihi itibariyle davaya konu Kurum alacaklarına ilişkin olarak 10 yıllık zamanaşımının geçmediğinin belirgin olmasına ve hüküm gerekçesinde davaya konu Kurum alacağının ihtirazi kayıtla ödendiği belirtilmiş olmasına karşın, buna ilişkin ödeme makbuzu dosyada bulunmadığından, davacı borcunu ödemiş ise, bunun hükmün infazında gözetilmesinin mümkün olmasına göre, yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz harcının davacıdan alınmasına, 11.04.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2010/10-297 E.N , 2010/341 K.N.
İlgili Kavramlar
GECİKME ZAMMI
İŞSİZLİK SİGORTASI PRİMİ
ÖDEME EMRİNİN İPTALİ
PRİMLERİN ÖDENMESİ
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki “ödeme emrinin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 2. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 22.11.2007 gün ve 2005/564 E., 2007/840 K. sayılı kararın incelenmesinin taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 29.06.2009 gün ve 2008/7321 E., 2009/11786 K. sayılı ilamı ile;
“…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacıların tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Davalı Kurumun temyiz itirazlarına gelince,
Yapılan incelemede, dava konusu ödeme emrinin başlık kısmında borçlu olarak, Ş…-Yer Otel Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti. ve davacıların her üçünün de adının bulunduğu ancak ödeme emrinin davacılardan sadece H… T… G…’a tebliğ edildiği görülmektedir. Bu konuda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Bu durumda, H… T… G…dışındaki davacılar yönünden tahakkuk ettirilen bir borcun bulunduğundan bahsedilmesi mümkün değildir. Hal böyle olunca, davacı H… Ş… ile M… Y…’ınaçmış olduğu davanın, hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece yazılı şekilde hüküm tesis olunması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
2-Davacı H… T… G…yönünden;
Davacı H… T… G…’un borçlu Ltd.Şti.’nin, 23.05.2003 tarihinden itibaren müdürü olduğu anlaşılmakta olup, 506 sayılı Kanunun 80/11. maddesi uyarınca ertesi ayın sonuna kadar primlerin ödenmesi gerektiğinden, davacının 01.04.2003 ile takibe konu primin sona erdiği tarih olan 2004 yılı 7. ayı sonuna kadar olan 4.256,15 YTL’lik işsizlik sigortası primi ile 1.880,62 YTL’lik gecikme zammından sorumlu olduğunun tespitine karar verilmesi gerekirken, mahkemece hesap hatası bulunan bilirkişi raporuna itiraz edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, taraf vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir.
Mahkemece, davacılardan H… T… G… yönünden davanın kısmen kabulüne, diğer davacılar yönünden ödeme emrinden isimlerinin çıkarılmasına dair verilen karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda belirtilen gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel mahkemece, bozma ilamının H… T… G…’a ait kısmına; Özel Dairece yapılan hesaplamanın hatalı olduğu gerekçesiyle kısmen direnilmesine, diğer davacılar yönünden ise bozma ilamına uyulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkemenin kısmen direnmeye ilişkin kararı taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
I-Davacılar vekilinin temyiz dilekçesinin direnmeye ilişkin bölümü yönünden;
Özel Dairece temyiz itirazlarının reddine karar verilerek haklarında hüküm kesinleşmiş olan davacıların direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmadığından direnmeye yönelik temyiz istemlerinin reddi gerekir.
II-Davalı Kurum vekilinin temyiz dilekçesinin direnmeye ilişkin bölümü yönünden;
Uyuşmazlık, davacılardan H… T… G…’un sorumlu olduğu prim ve gecikme zammı borcu miktarının tespiti noktasında toplanmaktadır.
Dava konusu ödeme emrinin dava dışı şirketin prim ve gecikme zammı borcuna ilişkin olarak düzenlendiği, yerel mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda da davacı H… T… G…’un sorumlu olduğu 2003 yılı Nisan ayı ila 2004 yılı Temmuz ayları arası dönem prim borcu aslı ve gecikme zammının doğru olarak hesaplandığı dosya kapsamı ile belirgindir.
Bozma ilamında yer alan, “4.256,15 YTL’lik işsizlik sigortası primi ile 1.880,62 YTL’lik gecikme zammından” şeklindeki ibare ödeme emrinde yer alan miktarlarla uyumlu olmadığı gibi ödeme emri prim borcuna ilişkin olarak düzenlenmesine rağmen “işsizlik sigortası prim borcu aslı ve gecikme zammının” bozmaya konu edilmiş olması da dosya içeriğine uygun düşmemektedir.
Durum bu olunca, usul ve yasaya uygun bulunan kısmi direnme kararının onanması gerekir.
III-Taraf vekillerinin kararın uyulan kısmına ilişkin temyiz itirazlarına gelince;
Bozma ilamında “.. Davacı H… Ş… ile M… Y…’ınaçmış olduğu davanın, hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi” gereğine işaret eden bozma nedenine mahkemece uyularak bozma doğrultusunda hüküm oluşturulmakla bu yeni hükmün temyiz inceleme mercii Hukuk Genel Kurulu olmayıp Özel Dairedir.
Açıklanan nedenle bu yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.
SONUÇ: 1- (I).bentte yer alan nedenlerle, tüm davacılar vekilinin direnmeyi temyize ilişkin taleplerinin hukuki yarar yokluğundan REDDİNE,
2-Davalı Kurum vekilinin direnmeye ilişkin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda (II).bentte açıklanan nedenlerle ONANMASINA, davalı Kurum harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına,
3-(III).bentte yer alan nedenlerle, taraf vekillerinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 10. HUKUK DAİRESİNE Gönderilmesine,
23.06.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.
————————————————–
YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2010/12086 E.N , 2010/14362 K.N.
İlgili Kavramlar
PRİM BORCU NEDENİYLE YAPILAN ÖDEME EMİRLERİNİN İPTALİ
İçtihat Metni
Yönetim Kurulunda yer aldıkları şirketin taşeronu konumunda olduğu ileri sürülen şirkete ait prim borçları nedeniyle tebliğ edilen ödeme emirlerinin iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın reddine ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi taraflar Avukatlarınca istenilmesi ve davacılar Avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 26/10/2010 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü davacılar adlarına Av.Hasan Beyaz ile karşı taraf adına Av.Muammer Gökçöl geldiler. Duruşmaya başlandı. Hazır bulunan Avukat/lar/ın sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi Ercan Turan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
1-Davacılar, yönetim kurulunda bulundukları E… Turizm ve Seyahat San. ve Tic. A.Ş. ile D… Tur. İşl. Tic. ve San. A.Ş. arasında alt işverenlik ilişkisi bulunmadığını belirtip; D… Tur. İşl. Tic. ve San. A.Ş. prim borçlarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin başvuruya muvafakat dilekçesinde şirketleri adına atılan imza ve basılan kaşenin de sahteliğini ileri sürmüştür.
Mahkemece, davacıların 506 sayılı Yasanın 87. maddesi anlamında sorumluluk gerektirir ilişki bulunmadığına ilişkin iddiaları üzerinde durulmayıp; salt yapılandırma dilekçesinde D… Tur. İşl. Tic. ve San. A.Ş.’nin taşeron olarak belirtildiği gerekçesinden hareketle sonuca varılmıştır.
Davacıların, 506 sayılı Yasanın 87. maddesi koşullarının bulunmadığı yönündeki iddiaları üzerinde durularak; Sosyal Güvenlik Kurumu’ndaki işyeri dosyası tüm içeriğiyle getirtilip, asıl işveren – alt işveren ilişkisinin varlığını ortaya koyacak kanıtlar toplanarak, davacıların sahte yapılandırma belgesi düzenlendiği yönündeki itirazları üzerinde de durularak, 506 sayılı Yasanın 87. maddesi koşullarının oluşup oluşmadığının, çelişkiden uzak biçimde ortaya konulması gereğinin gözetilmemiş olması;
2-506 Sayılı Yasanın 80. maddesinde 3917 sayılı yasayla yapılan değişiklik uyarınca, Kurumun süresi içerisinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanması gereği öngörülmüş; 3917 sayılı Yasayla yapılan bu değişiklik aynı Yasanın 8. maddesi hükmüne göre, 08.12.1993 tarihinde yürürlüğe girmiş; daha sonra, 24.6.2004 tarih, 5198 sayılı Yasayla aynı maddede yapılan değişiklik sonucunda, Kurum alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Yasanın 102. maddesinin de uygulanma olanağı bulunmadığı düzenlemesi getirilmiş ve düzenleme 06.7.2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu durumda, zamanaşımı süresi bakımından 3917 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden önceki dönemle, 5198 sayılı Yasanın yürürlüğü sonrasına ilişkin prim ve gecikme zamları Yönünden, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun alacak hakkı, Borçlar Kanunu’nun 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Giderek, zamanaşımının başlangıç tarihi ise, yine, Borçlar Kanunu’nun 128. maddesi gereğince alacağın muaccel olduğu tarihtir ve zamanaşımının kesilmesi ve durdurulmasına ilişkin Borçlar Kanunu’nun 132. ve ardından gelen maddeleri de burada aynen geçerlidir. 08.12.1993 tarihinde yürürlüğe giren, 3917 sayılı Yasanın getirdiği düzenlemenin geçerli olduğu döneme ilişkin prim ve gecikme zammı alacakları yönünden ise, 6183 sayılı Yasanın zamanaşımına ilişkin 102. ve ardından gelen maddeleri geçerlidir. Bu yönde 102. madde hükmüne göre zamanaşımı süresi 5 yıl olup, zamanaşımı süresinin başlangıcı ise, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını takip eden yıl başıdır.
Davacılara 22.04.2009 tarihinde tebliğ edilen ödeme emirlerine konu prim borcu, karar gerekçesindeki yazımdan farklı olarak, 2003 yılı 7, 8, 9,10,11 ve 12. ayları ile 2004 yılı birinci ayına ilişkindir. 2003 yılı 7-11. aylarına ilişkin prim borçları yönünden, davacılar veya müteselsil borçlular hakkında 6183 sayılı Yasanın 103 ve 104. maddeleri uyarınca zamanaşımını kesen veya durduran bir işlemin gerçekleşmediğinin belirlenmesi halinde, zamanaşımı iddiasına değer verilmesi zorunluluğu bulunduğu halde bu yönde herhangi bir inceleme yapılmamış olması;
3-1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 168. maddesinde, “Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunca, baro yönetim kurullarının teklifleri de göz önüne alınmak suretiyle uygulanacak tarife o yılın Ekim ayı sonuna kadar hazırlanarak Adalet Bakanlığına gönderilir. (Ek cümle:16.06.2009 – 5904 S.K./35.mad) Şu kadar ki hazırlanan tarifede; genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davalar ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan her türlü davalar için avukatlık ücreti tutarı maktu olarak belirlenir.
Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır.” düzenlemesi yer almakta olup; açık yasal düzenleme karşısında, 6183 sayılı Yasanın uygulanmasından kaynaklanan davada, mahkeme için öngörülen maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gereğinin gözetilmemiş olması;
4-6183 sayılı yasanın 58. maddesi, “İtirazında tamamen veya kısmen haksız çıkan borçludan, hakkındaki itirazın reddolunduğu miktardaki amme alacağı %10 zamla tahsil edilir.” Düzenlemesini içermekte olup; davacının itirazının reddine karar verildiği halde, kurumun yanıt dilekçesinde de dile getirilen bu istem yönünden hüküm kurulmamış olması; usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, taraflar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, davacılar avukatı yararına takdir edilen 750,00 lira duruşma avukatlık parasının davalıya, davalı avukatı yararına takdir edilen 750,00 lira duruşma avukatlık parasının davacılara yükletilmesine, temyiz harcının istek hâlinde davacılara iadesine, 26.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2009/16215 E.N , 2011/11350 K.N.
İlgili Kavramlar
MALULLÜK AYLIĞINA HACİZ
İçtihat Metni
Dava, davacının şirket yöneticisi olması nedeniyle şirkete ait prim borcundan dolayı Emekli Sandığından almakta olduğu adi malullük aylığına konulan haczin kaldırılması istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, davalı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Dilek Doğan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Davacı, Çankırı İl Sigorta Müdürlüğü tarafından Y… E… Konf İş Tur Tic AŞ’nin yöneticisi olması nedeniyle şirketin 1998/10-11-12 aylarına ait prim borçlarından dolayı 19/10/2007 tarihinde yaşlılık aylığı üzerine ihtiyati haciz konulduğunu, haczin kaldırılması için yapılan başvurunun Kurumca reddedildiğini, 6183 sayılı Kanun’un 70. maddesinde “Memleketin ordu ve zabıta hizmetlerinde malul olanlara bağlanan emeklilik aylıklarının haczedilemeyeceği” hükmünün yer aldığını, maluliyetin türü konusunda bir ayırım yapılmadığını bildirerek, haczin kaldırılmasını talep etmiştir.
Mahkemece, yapılan yargılama sonunda 6183 sayılı Kanunda adi malullük, vazife malullüğü ayırımı yapılmadığı, davacı borcun oluştuğu tarihte yönetim kurulu başkanı olarak borçtan sorumlu ise de, Kara Kuvvetleri Komutanlığında astsubay üstçavuş olarak görev yapmakta iken 9/2/1981 tarihinden itibaren adi malul aylığı bağlandığından ve malullük aylığı üzerine haciz konulamayacağından bahisle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Uyuşmazlık, ordudan adi malullük aylığı alan davacının, anonim şirket yöneticisi olması nedeniyle 1998/10-11-12 ayları prim borcundan dolayı 2007 yılında Emekli Sandığından almakta olduğu aylığına konulan haczin; adi malullük aylığının 6183. maddesinin 70. maddesi 7. bendi kapsamında sayılan haczedilemeyecek mal ve haklardan sayılarak kaldırılıp kaldırılamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Konuya ilişkin yasal mevzuatın incelenmesinde; 1982 tarihli Anayasamızın 61. maddesinde “Devletin harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malul ve gazileri koruyacağı ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlayacağı’” hükme bağlanmıştır. Maddenin gerekçesinde; “Madde toplumumuzun, fedakârlıklar yapmış olan bir kesiminin korunmasını bir direktif olarak vermektedir. Şehitlerin geride kalanlarına ve gazilerle ailelerinin korunması toplum için fedakârlıkta bulunan insanlara toplumun vereceği garantiler cümlesindendir” denilmiştir.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 70. maddesinde ise; haczi caiz olmayan mal ve haklar sayılmış olup, maddenin 7. bendinde “Memleketin ordu ve zabıta hizmetlerinde malül olanlara bağlanan emekli aylıkları ile, bu kabil kimselerin dul ve yetimlerine bağlanan aylıklar ve ordunun hava ve denizaltı mensuplarına verilen uçuş ve dalış ikramiyeleri” nin haczedilemeyeceği öngörülmüştür.
Belirtilen düzenleme, sadece ordu ve zabıta hizmetlerinde malûl olanlara mahsustur. Bunun haricindeki sivil memuriyetlerde malûl olanlara bağlanan emekli aylıkları bu bent kapsamında değerlendirilemeyeceği gibi, maddenin Anayasa’nın 61. maddesi de dikkate alınmak suretiyle yorumlanması sonucu, korunması istenen hukuki menfaatin ordu ve zabıta hizmetlerinin ifası dolayısıyla uğranılan maluliyetlere ilişkin olduğu, ordu ve zabıta olarak görevli şahısların vazife malullüğü kapsamında değerlendirilemeyen maluliyetlerinin bu bent kapsamında değerlendirilemeyeceği açıktır.
Mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar tesisi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 14.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2009/11043 E.N , 2011/639 K.N.
İlgili Kavramlar
PRİM VE GECİKME ZAMMI
SİGORTALI SAYILANLAR
İçtihat Metni
Davacı, davalı Kurum tarafından yapılan işyeri tescil işleminin ve buna dayalı prim ve gecikme zammı tahakkuku işleminin iptaline karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, ilamında belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi H…. Ö….. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Yasanın 2, 5 ve 130.maddeleridir.
Mahkemece, dinlenen tanık beyanları doğrultusunda karar verilmiş ise de, yapılan araştırma ve inceleme hüküm kurmaya yeterli ve elverişli değildir.
Davacının 2004 yılında dava dışı A P…… Turizm Taşımacılık Ltd. Şti. adına sözleşme kapsamında yolcu taşımacılığı yaptığı, dava dışı şirketin acentelik faaliyetlerini yürüttüğü, satılan yolcu biletlerinden komisyon aldığı, davacının kendisine ait 27 kişi kapasiteli araç ile, 2-4,5 saat arası mesafelerde şehirlerarası yolcu taşıdığı anlaşılmaktadır. Yargılama aşamasında dinlenen tanıklar, davacının yolcu taşıma işinde yardımcı eleman çalıştırmadığını bildirmiş iseler de; A P…… Turizm Taşımacılık Ltd. Şti.’nin otogar sorumlusunun Kurum müfettişine verdiği ifadede; araç sahiplerine yardımcı elaman çalıştırma zorunluluğunun getirildiğini bildirmesi ve hayatın olağan akışı içinde, 27 yolcu kapasiteli bir aracın şoförünün, 2-4,5 saat arası süren yolculuklarda, gidilen mesafe, yol güzergahındaki yerleşim yeri yoğunluğundan kaynaklanan yolcu sirkülasyonu nazara alındığında, araçtaki yolcuların bagaj ve servis işlemlerini tek başına yapması düşünülemez.
Hal böyle olunca, mahkemece, ihtilaf konusu döneme ait yolcu listelerinin dava dışı A P…… Turizm Taşımacılık Ltd. Şti.’nden temini ile, anılan dönemde otogarda araç trafik düzenlemesinden sorumlu kişi veya kişiler ile otogar sorumlu müdürü tespit edilerek, beyanlarına başvurulmalı, yine, aynı dönemde otogara araç giriş çıkışını kontrol eden otogar görevlisi ve otogar kontrol noktasında görevli polis memurları belirlenerek, ihtilaf konusu husus hakkında bilgilerine başvurulmalı, davacının kullandığı araçların seferlerine ait otogar kayıtları getirtilmeli, gidilen yer, sefer sayısı ve süresi belirlenerek, dinlenen tanıkların ifadelerinin değerlendirilmesinde nazara alınmalı, anılan dönemde, davacının yardımcı elaman çalıştırıp çalıştırmadığı tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenmeli, tüm deliller değerlendirilerek varılacak sonuca göre hüküm kurulmalıdır.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin, hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 24/01/2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2008/21-139 E.N , 2008/204 K.N.
İlgili Kavramlar
ÖDEME EMRİNİN İPTALİ
MENFİ TESPİT DAVASI
HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE
Özet
6183 SAYILI AMME ALACAKLARININ TAHSİL USULÜ HAKKINDA KANUN’UN 58. MADDESİNDE DÜZENLENEN ÖDEME EMRİNİN İPTALİNE YÖNELİK DAVA, “MENFİ TESPİT” NİTELİĞİNDE OLUP, MADDEDE BELİRTİLEN; “BÖYLE BİR BORCU OLMADIĞI”, “KISMEN ÖDENDİĞİ” VEYA “ZAMANAŞIMINA UĞRADIĞI” YÖNÜNDEKİ İDDİALAR DIŞINDA YENİ VE AYRI BİR İTİRAZ NEDENİ İLERİ SÜRÜLEMEYECEKTİR.
ADLİ YARGIDA AÇILMASI GEREKEN BU DAVA İDARİ YARGIDA AÇILMIŞ İSE, İDARİ YARGI YERİNCE VERİLEN GÖREVSİZLİK KARARININ KESİNLEŞMESİNDEN İTİBAREN 10 GÜNLÜK SÜRE İÇİNDE AYNI DAVA GÖREVLİ ADLİ YARGI YERİNDE AÇILDIĞI TAKDİRDE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE KORUNMUŞ OLACAKTIR.
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki “menfi tespit-ödeme emrinin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Tokat Birinci İş Mahkemesi)’nce davanın kabulüne dair verilen 23.08.2006 gün ve 1135-629 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Yirmibirinci Hukuk Dairesi’nin 26,06.2007 gün ve 17428-10266 sayılı ilamı ile, (…Dava, davalı Kurumca prim borcu nedeniyle yapılan takip sonucu davacıya çıkarılan 07.12.2004 tarihli 46949 sayılı 10990 takip nolu ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir.
Mahkemece istemin kabulüne karar verilmiştir.
Süresinde ödenmeyen prim ve diğer Kurum alacaklarının bizzat Kurumca cebren takip ve tahsil edilebileceği 506 sayılı Yasa’nın açık hükmü gereğidir. Cebren tahsil ve takip esasları 6183 sayılı Yasa’da gösterilmiştir. 506 sayılı Yasa’nın 80/7. maddesinde, Kurum alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Yasa’nın uygulanmasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde alacaklı Sigorta Müdürlüğü’nün bulunduğu yer İş Mahkemesinin yetkili olduğu, 6183 sayılı Yasa’nın 58/1. maddesinde de kendisine ödeme emri tebliğ olunan şahsın ödeme emrine karşı tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içinde itiraz edebileceği bildirilmiştir. Bu 7 günlük itiraz süresi hak düşürücü süre olup, süreyi geçiren borçlunun artık menfi tespit, istirdat gibi aynı konuda hiçbir mahkemede dava açması mümkün değildir. Çünkü 6183 sayılı Yasa’da İİK’nın 72. maddesine koşut bir hüküm yer almamaktadır. 6183 sayılı Yasa İİK’ya nazaran özel bir yasa olup, uygulama önceliğine sahiptir.
Diğer yandan, hukuk mahkemeleri ile idari mahkemeler arasındaki ilişki yargı yolu ilişkisi olup, bir hukuk davası idare mahkemesinde açılırsa idare mahkemesi kendisine açılmış olan davanın adli yargının görev alanına girdiği gerekçesiyle dava dilekçesinin yargı yolu bakımından reddine karar vermekle yetinmek zorunda olup, kararda davanın belli bir hukuk mahkemesine gönderilmesine karar veremez. Davacı, bundan sonra hukuk mahkemesine yeni bir dava açabilir, ancak bu dava artık idare mahkemesine açılmış olan davanın devamı niteliğinde değildir. Bu nedenle, idare mahkemesinde dava açılması ile meydana gelen hak düşürücü sürenin kesilmesi, idare mahkemesinde açılan davada verilen kararın kesinleşmesi ile hükümsüz hale gelir. Daha açık bir anlatımla, hukuk mahkemesinde açılması gereken bir davanın yanlış yargı yoluna başvurularak idari yargıda açılmış olması hak düşürücü süreyi kesmez.
Somut olayda, ödeme emri davacıya 16.12.2004 tarihinde tebliğ edilmiş, davacı yanlış yargı yoluna başvurarak Sivas İdare Mahkemesi’nde dava açarak ödeme emrinin iptalini istemişse de; idare mahkemesi yargı yolu bakımından dava dilekçesinin reddine karar verilmiş ve bu karar kesinleşmiştir. Davacı ödeme emrinin tebliğinden itibaren görevli ve yetkili Tokat İş Mahkemesi’ne 7 günlük hak düşürücü süre dolduktan sonra 14.07.2005 tarihinde dava açmıştır.
Hal böyle olunca, mahkemece davanın 7 günlük hak düşürücü sürenin dolması nedeniyle süre aşımından reddine karar verilmesi gerekirken, işin esası incelenmek suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davalı vekili
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir.
Yerel mahkemece; davaya konu borcun dava dışı bir şirkete ait olduğu, davacının anılan şirketin hissedarı, üst düzey yöneticisi olmadığı, şirketi temsil ve ilzam yetkisi bulunmadığı belirtilerek, davanın kabulü ile ödeme emrinin iptaline karar verilmiştir.
Özel Daire’ce, yukarıda yazılı gerekçelerle karar bozulmuş, yerel mahkemece; “menfi tespit davasının her zaman açılabileceği, 6183 sayılı Kanun’da menfi tespit davasıyla ilgili bir düzenleme yapılmamış olmasının menfi tespit davası açma hakkı bulunmadığı şeklinde yorumlanamayacağı, 6183 sayılı Kanun’da idareye itiraz için öngörülen 7 günlük sürenin menfi tespit davası açma süresi olarak kabul edilemeyeceği” gerekçeleriyle önceki kararda direnilmiştir.
Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık; 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da ödeme emrinin iptaline ilişkin davanın içeriğinin belirlenmesi; adli yargıda açılması gereken bir davanın (yanlış yargı yoluna başvurularak) idari yargıda açılmış olmasının hak düşürücü süreye etkisi noktalarında toplanmaktadır.
I- 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 80. maddesi; prim borçlarından dolayı tüzel kişilerin üst düzey yönetici ve yetkililerinin Kuruma karşı işverenleriyle birlikte müştereken ve müteselsilen sorumluluklarını düzenlemiş,
3917 sayılı Kanun’un 1. maddesi ile yapılan düzenleme sonrasında ise, Kurum alacaklarının takibinde 6183 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir.
Davanın yasal dayanağını oluşturan 6183 sayılı Kanun’un 58. maddesi, Kurum alacakları yönünden tebliğ edilen ödeme emrine karşı dava açma hakkını 7 gün ile sınırlandırmıştır. İtiraz davası için öngörülen 7 günlük sürenin hak düşürücü nitelikte olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 10.04.2001 gün ve 2002/21-201-297; 24.03.2004 gün ve 2004/10164-170 sayılı kararları).
Ödeme emrinin iptaline yönelik dava “menfi tespit” niteliğinde olup, maddede belirtilen; “böyle bir borcu olmadığı”, “kısmen ödendiği” veya “zamanaşımına uğradığı” yönündeki iddialar dışında yeni ve ayrı bir itiraz nedeni ileri sürülemeyecektir. İcra ve İflas Kanunu’nun 72. maddesine koşut bir düzenlemeye 6183 sayılı Kanun’da yer verilmemiş olması karşısında, 7 günlük hak düşürücü süreyi geçiren borçlunun, aynı konuda yeni bir menfi tespit davası açma olanağı bulunmamaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 03.10.2007 gün ve 2007/21-623-717; 26.04.2006 gün ve 2006/21-198-249 sayılı kararları).
“Üçüncü Şahıslardaki Menkul Malların, Alacak ve Hakların Haczi”ni düzenleyen 6183 sayılı Kanun’un 5479 sayılı Kanun ile değişik 79. maddesi sadece üçüncü şahıslar yönünden menfi tespit davasına yer vermiş, bu olanak kamu alacağı borçluları yönünden tanınmamıştır.
Yukarıda açıklanan maddi ve yasal olgular dikkate alındığında; ödeme emrinin iptaline yönelik eldeki davanın hak düşürücü sürede olup olmadığının öncelikle belirlenmesi, süre aşımının saptanması halinde davanın anılan nedenle reddine karar verilmesi, aksi durumda ise; 6183 sayılı Kanun’un 58. maddesinde belirtilen sınırlı itiraz nedenleri dikkate alınarak yapılacak inceleme ve değerlendirme sonucunda karar verilmesi gerekir.
II- Yargı yolu yanlışlığının hak düşürücü süreye etkisi konusunda yapılan değerlendirmede ise aşağıdaki sonuca ulaşılmıştır:
Dava hakkı, birçok uyuşmazlıkta belirli bir süreyle sınırlandırılmıştır.
Zamanın haklar üzerinde iki tür etkisi bulunmaktadır. Bunlardan ilki hakkı düşüren, diğeri ise hakkı engelleyen etkilerdir. İlkinde, belli bir zamanın geçmesiyle hak ortadan kalkar. Diğerinde ise, hak düşmez; ancak hak sahibinin bunu ileri sürmesi halinde, hak engellenebilir.
Dava açılmasının maddi ve usul hukuku bakımından birtakım sonuçları bulunmaktadır. Davanın açılması ile dava konusu alacak veya hak için söz konusu olan zamanaşımı kesilirken, hak düşürücü süreler de korunmuş olacaktır.
Davacı vekilince, idare mahkemesinde açılan davanın yapılan yargılaması sonucunda; “davanın, prim borcundan kaynaklanan kurum alacağının 6183 sayılı Yasa uyarınca ödeme emri gönderilmek suretiyle tahsili yoluna gidilmesi üzerine açıldığının anlaşıldığı, bu durumda, ödeme emrine karşı açılan davanın, yürürlükteki mevzuata göre adli yargı yerinde görülmesi gerektiği; bu itibarla, iş mahkemelerinin görevine giren uyuşmazlığın idare mahkemesince esastan incelenerek sonuçlandırılmasına hukuken olanak bulunmadığı” gerekçesiyle; “2577 sayılı Kanun’un 15/1-a maddesi uyarınca davanın görev yönünden reddine, kararın tebliğini izleyen 30 gün içinde Danıştay’a temyiz yolu açık olmak üzere…” karar verilmesi üzerine, bu kez görevli iş mahkemesinde eldeki dava açılmış, yerel mahkemece yapılan yargılama sonucunda esastan karara bağlanmıştır.
Özel Daire’ce; hatalı (idari) yargı yoluna başvurulması halinde, hukuk mahkemesinde dava için öngörülen hak düşürücü sürenin korunmayacağı belirtilerek bozma kararı verilmiştir.
Bir uyuşmazlığın hangi yargı düzeni içerisindeki mahkemelerde çözümlenmesi gerektiği hususu kimi kez yanılgılara yol açabilmektedir.
Bu nedenle, diğer yargı yollarına ilişkin yasal düzenlemelerin irdelenerek, Hukuk Muhakemeleri Usul Kanunu’nda bir düzenleme boşluğu olup olmadığının belirlenmesi sorunun çözümünde önem taşımaktadır.
a) İdari yargının görev alanına giren davalarda:
İdari nitelikteki bir davanın hukuk mahkemesine açılması halinde izlenecek sürece ilişkin 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu (İYUK)’nda birbirini tamamlayan düzenlemeler bulunmaktadır.
Davalı idare, hatalı yargı yolu nedeniyle yargılamanın bitimine kadar yargı yolu itirazında bulunabilir. HUMK m. 7, yargı yolu itirazı halinde verilecek kararı “görevsizlik kararı” olarak nitelendirmiş olup, burada ifade edilen görevsizlik kararı yargı yolunu değiştirici niteliktedir.
2577 sayılı İYUK 3 ve devamı maddeler dikkate alındığında; hukuk mahkemesince ayrıca, idari yargı düzenindeki hangi mahkemenin görevli olduğuna ve dava dosyasının o mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi ise mümkün değildir. Anılan maddelerde bir idari davanın nasıl açılacağı belirtilmiş olup, bu yönteme uyulması zorunludur. Bir davanın idari nitelikte olduğunun anlaşılması üzerine dosyanın idare mahkemesine gönderilmesine karar verilmekle, başlangıçta adli yargı yerine açılmış olan davanın idari yargı yerine açılması sağlanamaz.
İdari eylem ve işlemlere karşı açılacak davalar hak düşürücü süreye bağlanmıştır. İYUK’daki düzenlemelere bakıldığında; davanın süresinde açılmamasının yaptırımı, usul yönünden “reddine” karar verilmesidir (2577 sayılı İYUK m. 14/3-e, 15/1-b).
Ne var ki, “Görevli Olmayan Yerlere Başvurma” başlıklı 9. madde hükmü ile; “Çözümlenmesi Danıştay’ın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştay’a, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir.”
Anılan düzenleme; Danıştay’ın, idare mahkemelerinin veya vergi mahkemelerinin görevine giren bir davanın, genel idari yargı düzeni dışındaki bir mahkemede açılması durumunda, mahkemece verilecek görevsizlik kararı üzerine genel idari yargıda açılacak davada, davanın süre aşımı nedeniyle reddinin önlenebilmesi için 30 günlük ek süre tanınmıştır.
Hukuk mahkemesinin görevsizlik kararı üzerine yapılacak işlemler İYUK m. 9′da düzenlendiğinden, HUMK m. 193 hükmü burada uygulanmayacaktır.
b)Askeri yargının (Askeri Yüksek idare Mahkemesi’nin) görev alanına giren davalarda:
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde dava açma süresi her çeşit işlemlerde yazılı bildirim tarihinden itibaren, kanunlarda ayrı süre gösterilmeyen hallerde altmış gün olarak belirtilmiştir.
İYUK’da olduğu gibi, 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun “Görevli Olmayan Yerlere Başvurma” başlıklı 41. maddesinde de; “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevine giren uyuşmazlıklarda, askeri, idâri ve adli yargı mercilerine açılan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların ve bunlara karşı kanun yolları varsa süresi içinde olmak şartıyla bu yollara başvurulması üzerine, verilen kararların tebliği tarihinden itibaren otuz gün içinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne dava açılabilir. Bu mercilere başvurma tarihi, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne müracaat tarihi olarak kabul edilir.” hükmü yer almaktadır.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Genel Kurulu’nun 02.06.2006 gün ve 2006/1 Esas, 2006/1 Karar sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında; 41. maddede belirtilen sürenin AYİM’in görevine giren uyuşmazlıklarda askeri, idari ve adli yargı mercilerine açılan davalarda verilen görevsizlik kararlarının kesinleşmesinden itibaren başlayacağı karara bağlanmıştır.
c)Adli yargının görev alanına giren davalarda:
Bir hukuk davasının idari yargıda açılması halinde, re’sen ya da yargı yolu itirazı üzerine, davanın her safhasında (görevsizlik nedeniyle) dava dilekçesinin reddine karar verilebilir (İYUK m. 14/3-a, 15/1-a).
İdari yargıya mensup bir diğer mahkemenin görevli olması hali dışında, dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi durumunda, davanın belli bir hukuk mahkemesine gönderilmesine karar verilemeyeceği maddede açıkça ifade edilmiştir (İYUK m. 15/1-a).
İdare mahkemesinin görevsizlik kararı üzerine yapılması gereken işlemler önem taşımaktadır.
Hatalı yargı yolunda (idari yargıda) görevsizlik kararı ile sonuçlanan davanın ne şekilde ve hangi sürede adli yargıda (hukuk mahkemesinde) ikame edileceği konusunda HUMK’da bir düzenleme bulunmamaktadır.
Ortada bir hukuki düzenleme eksikliğinin mi (kanun boşluğu), yoksa yasa koyucunun bilinçli bir susmasının mı bulunduğunun belirlenmesi önem taşımaktadır.
Kanun boşluğu; en yalın anlatımıyla, sorunun çözümüne katkı sağlayacak bir kuralın bulunmaması, yürürlükte olan hukuk düzeni dikkate alındığında, pozitif hukukun sınırları içerisinde sorunu çözecek bir düzenleme eksikliği şeklinde ifade edilebilir.
Düzenleme yapılmamış olması her zaman kanun boşluğu anlamına gelmeyebilir. Bir sorun hukuk dışı alanda düzenlenmiş ya da bilerek, isteyerek susma yoluyla yasa koyucu tarafından bilinçli olarak düzenlenmemiş de olabilir. Ne var ki, hukuk düzeninin bir kuralın varlığını gerektirmesine karşın, kanun dışında örf-adet hukuku da bunu düzenlememiş ise, bir kanun boşluğundan söz edilmelidir.
Hukukun görevi toplumsal yaşamı düzenlemek ve ilişkilerden doğacak sorunları gidermektir. Yasanın bir düzenleme öngörmediği davranış biçiminin çözümsüz bırakılması düşünülemez.
İdari ve askeri yargıda özel kurallar çerçevesinde düzenlenen, hak arama özgürlüğü kapsamında önemli bulunan bu yöne HUMK hükümleri arasında yer verilmemiş olmasında, kanun koyucunun bilinçli susması, olumsuz düzenleme yapmak istemesi şeklindeki düşünceyi haklı gösterecek bir gerekçeye rastlanılamamıştır. Bu durumda, ortada bir kanun boşluğu bulunduğunun kabulü ile sorunun çözümlenmesi yasanın amacına uygun düşecektir.
Hakimin hukuk yaratma alanına girebilmesi için, çözümü gereken olaya uygulanabilir kanun hükmü veya örf ve adet kuralının bulunmaması aranır. Hakim, kanun boşluğunu doldururken takip edeceği yol; Medeni Kanun’un 1. maddesinde açıklandığı üzere kanun koyucu gibi hareket etmekten ibarettir. Bu aşamada hakim, kanun koyucunun yapacağı gibi, tarafların karşılıklı menfaatlerini tespit ederek, bunları adalet süzgecinden geçirip hayat ihtiyaçlarını karşılayan ve aynı zamanda mevcut hukuk düzeni ve hukuki güvenlikle bağdaşan bir kural bulacaktır.
Bu yönde en önemli araç kıyastır. Boşlukların kıyas yoluyla doldurulması, adaletin bir gereği olan eşitlik ilkesi, benzer olana benzer şekilde davranma ilkesinin de bir gereğidir.
Adli yargı mahkemeleri arasındaki göreve ilişkin uyuşmazlıklarda başvurulan; görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi üzerine, davacının, kararın kesinleşmesi tarihinden itibaren on gün içinde yeniden dilekçe vermesinin gerektiği, aksi takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verileceğine ilişkin HUMK m. 193 hükmünün, somut olaya kıyasen uygulanması gerekir.
Bu durumda, sonradan görevli mahkemede açılan dava, görevsiz mahkemede açılmış olan davanın devamı niteliğinde kabul edilerek, görevsiz mahkemede dava açılması ile kazanılmış haklar saklı tutulmuş olacağından, hak düşürücü süre de, hatalı yargı düzenine bağlı mahkemede davanın açıldığı tarihe göre belirlenecektir.
Sonuç olarak; idari yargı kararını takiben adli yargıda (hukuk mahkemesinde) yeni bir dava açabilmenin koşulları şu şekilde belirlenmelidir: Davanın görevsiz yargı yerinde açılmış olması; Görevsiz yargı yerinde açılan davanın, adli yargı düzeni içinde öngörülen hak düşürücü süre içerisinde açılmış olması;
İdari yargı yerince verilen görevsizlik kararının temyiz edilmeyerek ya da temyiz edildiği takdirde onanmak suretiyle kesinleşmiş olması, kesinleşen kararı takiben 10 günlük süre içerisinde görevli adli yargı yerinde yeni bir davanın açılmış olması;
İdari yargıda açılan dava ile adli yargıda açılan davanın aynı nitelikte olması.
Belirtilen bu koşulların varlığı halinde, adli yargıda açılmış dava, hatalı yargı yolunda açılmış davanın devamı niteliğinde bulunacak, hak düşürücü süre de korunmuş olacaktır.
Böylece, görevsizliğe ilişkin bir kararın, iş bölümü esasına göre veya yargı yolu bakımından verilmiş olmasının, yargı kollarına göre farklı sonuçlar doğurmasının önüne geçilerek, anayasal nitelikteki hak arama özgürlüğü zedelenmemiş olacaktır.
Yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular dikkate alındığında; belirtilen koşulların varlığı halinde, açılan davanın süresinde olduğunun kabulü ile yasal dayanağını oluşturan 6183 sayılı Kanun’un 58. maddesinde belirtilen sınırlı sayılı haller doğrultusunda inceleme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nın 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), 27.02.2008 gününde yapılan ikinci görüşmede oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/10-36 E.N , 2009/82 K.N.
İlgili Kavramlar
PRİMLERİN ÖDENMESİ
ÖDEME EMRİ
MENFİ TESPİT DAVASI
KÖTÜNİYET TAZMİNATI
İCRA TAKİBİNİN İPTALİ
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki “menfi tespit ve takibin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 1. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.12.2006 gün ve 2005/632-2006/799 sayılı kararın incelenmesinin davalı SGK (Devredilen SSK) vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 25.06.2007 gün ve 2007/5348-10677 sayılı ilamı ile;
(“…Davacı, 26.03.1996 tarihinde tescil edilen Anonim Şirketin kayden üyesi olup, kanunun aradığı üye sayısını tamamlamak için yönetim kurulu üyeliğinin bulunduğunu, şirketin leyh ve aleyhine hiçbir işlemde imzasının bulunmadığını, bu nedenle davalı kurum tarafından haline münasip evinin haczedildiğini öğrendiğini, taşınmazının haczinin mümkün bulunmadığını haczin kaldırılmasını, şirket yöneticiliğinin gerçek bir ortak niteliğinde bulunmaması ve borçluluk sıfatı bulunmadığından takip işleminin iptal ile kuruma borçlu bulunmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiş, mahkemece önceki bozma ilamına uyularak davacının borçlu bulunmadığının tespitine takibin iptaline, haczin fekkine karar verilmiştir.
Davacı iş bu davası ile usule aykırı olarak yapılan takibin iptalini ve kuruma prim borçlusu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir. Mahkemenin bu iki ayrı talep yönünden inceleme yapması ve her bir uyuşmazlık yönünden ayrı ayrı karar vermesi gerektiği ve davacının şirket payını devralarak aynı zamanda yönetim kurulu üyesi olduğu tarihten, şirket ortaklığından ve yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldığı tarihe kadar gerçekleşen dönemde söz konusu madde gereğince prim borçlarından sorumlu tutulabilmesi için, şirketin prim borçlarını tahakkuk ve tediye ile görevlendirilmiş olması gerektiği, takibin 6183 Sayılı Yasa hükümlerine uygun olarak yürütülüp yürütülmediği konusunda da; davacıya usulüne uygun olarak ödeme emri tebliğ edilmediğinden haciz işleminin tatbikinin yasal olmadığı, önceki bozma ilamında açıkça belirtilerek mahkemenin, takibin iptaline ilişkin kararının yerinde bulunduğu belirtilmiş olduğu halde, davalı kurumun icra takibinin iptaline yönelik temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
Davacının üst düzey yönetici olmadığı ve bu nedenle şirketin prim borcundan sorumlu olmadığı yönündeki talep ve dava açısından ise, davanın kabulüne karar verilmiş olması, bozma gereğinin yerine getirilmemiş olması nedeniyle isabetli değildir. Şöyle ki; davacının yönetim kurulu üyesi olduğu ve şirketi temsil ve ilzam ile yetkili bulunduğu dönemde, yönetim kurulu üyeleri arasında yapılmış bir iş bölümünün varlığı da ortaya konulmadığına göre, davacının bu dönemde ödenmeyen prim borçlarından üst düzey yönetici olarak sorumlu olduğu kabul edilmeli ve bu çerçevede davanın reddine karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davalı Kurum vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, Kurumca, dava dışı anonim şirketin prim borcundan dolayı davacı hakkında yapılan takibin iptali ile menfi tespit istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davacının anonim şirket ile ilişkisinin sadece şirketin kuruluş aşamasında asgari üye sayısının tamamlanması için gerçekleştirilen ortaklık ve yönetim kurulu üyeliği olduğunu, şirketi borçlandıran ya da kazanç sağlayan belgelerde imzasının olmadığını, aksine bu sürede sigortalı işçi olarak çalıştığını beyanla takip işleminin iptali ile Kuruma borçlu bulunmadığının tespitini talep ve dava etmiştir.
Davalı Kurum vekili, anonim şirkette ortak ve yönetici olması nedeniyle davacının prim borcundan sorumlu olduğunu belirterek, davanın reddine ve % 10 kötüniyet tazminatına karar verilmesini cevaben bildirmiştir.
Yerel Mahkeme, ilk kararında davacının üst düzey yönetici olmaması nedeniyle davanın kabulüne karar vermiş, bu karar Özel Dairece; davacıya usulüne uygun olarak ödeme emri tebliğ edilmediğinden hakkında yapılan icra takibinin iptaline karar verilmesinin doğru olduğu ancak borçlu olmadığının tespiti talebi yönünden; davacının şirketin prim borçlarından sorumluluğu için borç tahakkuk döneminde prim borçlarını tahakkuk ve tediye ile görevlendirilmiş olması gerektiği ve bu hususun yeterince araştırılmış olmaması gerekçesiyle karar bozulmuştur. Yerel Mahkemece bozma kararı sonrası yapılan değerlendirmede; davacının prim borçlarının tahakkuk döneminde şirketin prim borçlarını tahakkuk ve tediye ile görevlendirilmemiş olması nedeniyle davanın kabulüne karar verilmiş; bu karar Özel Dairece, metni yukarıda bulunan ilamla bozulmuş; Yerel Mahkeme gerekçesini tekrar ederek ve davacının anonim şirkette şirketin işlerinin yönetiminde görevli başkan ve başkan vekili olmaması ve salt yönetim kurulu üyesi olması nedeniyle takip konusu prim borçlarından sorumlu tutulamayacağı açıklamalarıyla gerekçesini genişleterek önceki kararında direnmiştir.
Türk sosyal sigortalar sistemi, ağırlıklı olarak primli rejime dayanmaktadır. Kurumun sosyal sigorta yardımlarını sağlaması, en önemli gelir kaynağı olan sigorta primlerinin zamanında ve eksiksiz olarak ödenmesine bağlıdır.
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 80. maddesi primlerin zamanında ve düzenli olarak tahsilini sağlamaya yöneliktir. Anılan madde uyarınca; işveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak prim tutarlarını ücretlerinden kesmeye ve kendisine ait prim tutarlarını da bu miktara ekleyerek en geç ertesi ayın sonuna kadar Kuruma ödemeye mecburdur. Süresinde ödenmeyen prim ve diğer kamu alacakları 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca Kurumca tahsil edilecektir.
Sigorta primlerini haklı sebepleri olmaksızın, maddede belirtilen süre içerisinde tahakkuk ve tediye etmeyen kamu kurum ve kuruluşlarının tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri mesul muhasip, sayman ile tüzelkişiliği haiz diğer işverenlerin üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri kuruma karşı, işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur. Özel hukuk tüzel kişilerinin üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri; tüzel kişiyi üst düzeyde yöneten kimseyi ifade eder ve şirketin prim borcundan müteselsilen sorumludur. İşverenin prim borcundan ötürü, 506 sayılı Kanunun 80. maddesinde tanımlanan özel nitelikteki tüzel kişilerin üst düzeydeki yönetici ve yetkililerine işverenle birlikte müteselsil ödeme sorumluluğu getirilirken, primlerin tahsilinin güvence altına alınması ve prim ödeme işinin özendirilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.
Öte yandan maddede açıkça, haklı sebepler olmaksızın deyimine de ver verilmiştir. Özel nitelikteki tüzel kişilerin üst düzey yönetici ve yetkilileri yönünden primlerin ödenememesi haklı bir neden sonucu ise prim borcundan ötürü şahsen sorumlu tutulamazlar. Diğer bir anlatımla şirketin prim borcundan müteselsilen sorumlu olan üst düzeydeki yönetici ve yetkilileri borcun haklı nedenle ödenemediği savunmasında bulunabilirler ve haklı nedenin varlığı halinde prim borcundan dolayı Kuruma karşı işverenle birlikte mütesesilen sorumlu tutulamazlar.
Bu husus Hukuk Genel Kurulunun 19.02.2003 gün ve 2003/10-75 E., 2003/82 sayılı kararında da benimsenmiştir.
Somut olayda; yönetim kurulunun 03.12.1996 günlü kararıyla davacının anonim şirketin yönetim kurulu üyeliğine geçici olarak ilk genel kurulun onayına sunulmak üzere seçilmesine karar verildiği, ana sözleşmenin 8. maddesi uyarınca yönetim kurulu üyelerinden herhangi ikisinin şirket ünvanı altına imzaları ile şirketi temsil ve ilzama yetkili kılındığı, 17.12.1997 günlü olağanüstü genel kurulda davacının üç yıl süre ile tekrar yönetim kurulu üyeliğine seçildiği, yönetim kurulunun 16.01.1998 günlü görev taksimi ile davacı dışındaki iki yönetim kurulu üyesinden birinin başkanlığa diğerinin ise başkan vekilliğine seçildiği, davacının sadece yönetim kurulu üyesi sıfatının bulunduğu, ayrıca şirketi temsil ve ilzama müşterek iki imza ile davacı dışındaki, başkan ve vekili olarak seçilen yönetim kurulu üyelerinin yetkili kılındığı, 29.08.2000 günlü genel kurulda davacının yönetim kuruluna seçilmediği anlaşılmaktadır.
Davalı kurumca, dava dışı anonim şirketin 1997/7-12. ayları ile 1998/1-10. ayları arasına ait dönemlere ilişkin prim borcundan dolayı şirket aleyhine 6183 sayılı Kanun hükümleri uyarınca başlatılan icra takibinde 506 sayılı Kanunun 80. maddesi uyarınca davacının taşınmazına da haciz konulmuştur.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Kanunun 55. maddesi uyarınca; davacı adına ödeme emri düzenlenmediği ve davacıya bir ödeme emri tebliğ edilmeden adına kayıtlı taşınmazına Kurum alacağından dolayı haciz şerhi işlenmesi yasal olmadığından yerel mahkemenin; davacı hakkındaki takibin iptaline ilişkin kararı Özel Dairece de isabetli bulunmakla kararın; takibin iptaline ilişkin kısmı kesinleşmiştir.
Davacının borçlu bulunmadığının tespiti talebi yönünden; 17.12.1997 tarihli genel kurulu sonrası dönemde davacı dışındaki iki yönetim kurulu üyesi, başkan ve başkan yardımcısı seçilerek müşterek imzaları ile şirketi temsil ve ilzama yetkili kılınmışlardır. Dolayısıyla bu dönem yönünden davacının şirketi temsil ve ilzam yetkisi bulunmamasının “haklı nedenler” kavramı içinde kabul edilmesi gerekir. 01-17.12.1997 tarihleri arasındaki sigortalı çalışmalara ait primlerin, 506 sayılı Kanunun 80. maddesi uyarınca 1997 yılı 12. ayına ait tüm sigortalı çalışmaların primleri ile birlikte 1998 yılı Ocak ayı içinde ödenmesi gerektiği hususu da gözönünde tutularak, davacı; şirketin 1997/12. ay ile 1998/1-10. aylara ait prim borçlarından üst düzeydeki yöneticisi veya yetkilisi olarak sorumlu tutulamaz.
Ne var ki, davacı 17.12.1997 tarihli genel kurul toplantısı öncesinde prim borçlusu şirketi yönetim kurulu üyesi olarak iki imza ile temsil ve ilzama yetkili bulunduğundan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun 319. maddesi uyarınca, 30.11.1997 tarihine kadar gerçekleşen sigortalı çalışmalardan doğan 1997/7-11. aylara ait prim borçlarından dolayı şirketle birlikte müteselsil sorumluluğu bulunmaktadır.
Yerel Mahkemece açıklanan gereklilikler yerine getirilmeksizin direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı, açıklanan bu değişik gerekçeyle bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı Kurum vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 18.02.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2001/10-208 E.N , 2001/203 K.N.
İlgili Kavramlar
İŞLEMİN İPTALİ
OLUMSUZ TESPİT
PRİM
YAŞLILIK AYLIĞI
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki “işlem iptali ve olumsuz tesbit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;Samsun İş Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 22.9.1999gün ve 1999/267-360 E.- sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesi’nin 10.7.2000 gün ve 1999/8037-2000/5101 sayılı ilamiyle; (…Davacı vekili, müvekkilinin yaşlılık aylığı almakta iken yeniden çalışmaya başladığını muhasebecinin hatası sonucu destek primi yerine tüm sigorta kollarından sigorta primi yatırıldığını, kurumun bu durumu öğrenmesi üzerine yaşlılık aylığını keserek istirdat talebinde bulunduğunu ileri sürerek buna dair Kurum işleminin iptali ile aylığının kaldığı yerden ödenmesini talep etmiştir.
Mahkeme ise, yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar vermiştir.
Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 63.maddesidir.Bu maddenin A bendinde “Bu Kanuna göre yaşlılık aylığı almakta iken sigortalı olarak çalışmaya başlayanların yaşlılık aylıkları çalışmaya başladıkları tarihte kesilir.” Hükmüne yer verilmiştir.
Maddenin açık ifadesi karşısında yaşlılık aylığı almakta iken sigortalı olarak çalışmaya başlayanların aylıklarının bu çalışma olgusuna dayalı ve onunla sınırlı olarak kesilmesi gerektiğinin kabulü icap eder.
Mahkemece yapılacak iş; sigortalının şahsi sicil dosyasını celp ederek primi yatırılan gün sayısını belirlemek, gerekirse iş yeri tanıklarının bilgisine başvurmak ve böylece davacının fiilen ne kadar süre çalıştığını bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde tesbit etmek ve bu süre için tahakkuk edip ödenen yaşlılık aylığı yönünden davanın reddine, geriye kalan süre yönünden ise davanın kabulüne karar vermekten ibarettir.
O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. …) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN
avalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle Hukuk Genel Kurulunun 17.2.1999 gün, 1999/10-60 E., 1999/105 K. sayılı kararında açıklanan esasların benimsenmiş bulunmasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA 28.2.2001 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2007/10-169 E.N , 2007/162 K.N.
İlgili Kavramlar
MÜTESELSİL SORUMLULUK
PRİM BORÇLARINA HALEF OLMA
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki “ödeme emrinin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 13.10.2005 gün ve 771-933 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 13.6.2006 gün ve 1147-8969 sayılı ilamı ile,
“Dava, otel işyerinin davacı tarafından işletilmeye başlanmasının 506 sayılı Kanun 82. madde anlamında işyeri devrini içermediği gerekçesi ile, anılan işyerinin önceki işletenine ait borçlarından kaynaklanan ödeme emrinin iptaline ilişkin olup, mahkemece; işyerinin 506 sayılı Kanunun 82. maddesi anlamında, devredildiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı tarafından otel işyerinin 506 sayılı Kanunun 82. maddesi anlamında devralınması yoluyla işletildiğinin ve bundan dolayı davacının işyerine ait prim borçlarından sorumlu olduğunun kabulünde isabetsizlik yok ise de; önceki işverene ait işyeri sicil numarası üzerinden çıkarılan dava konusu ödeme emrine konu prim borçlarının; otel işyerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı ve dolayısıyla davacının bu borçtan sorumlu olup olmadığı konusunda yapılan araştırma hüküm kurmaya yeterli değildir. Öncelikle, 8049 ve 42898 sicil numaralı işyerlerine ait işyeri sicil dosyaları celbedilerek; dava konusu ödeme emrine konu prim ve işsizlik sigortası prim borçlarının, hangi sigortalıların hangi işyerinde ve işverene bağlı olarak çalışmalarından kaynaklandığı, dava dışı Mersin Turistik Tesisleri AŞ’nin 15.05.2003 tarihinden sonra otel işyerinde çalışanı bulunup bulunmadığı, bu şirketin 8049 sicil numarası ile işçilik bildirimine devam edip etmediği, ediyorsa bu bildirimin şirketin hangi faaliyetinden kaynaklandığı, yine ödeme emrine konu prim borçlarının, devir öncesi ve sonrasına ilişkin borçları kapsamaları nedeniyle, davacı tarafından iptalleri için dava açılan önceki takiplere konu olup olmadığı hususları araştırılmadan, eksik araştırma ve inceleme ile karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, davacı Tulgarlar Gıda inşaat AŞ vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.”
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Davacı şirket, dava dilekçesinde ve aşamalarda, otel işyerini devraldıkları Mersin Turistik AŞ’nin, faaliyetini halen başka bir adreste devam ettirmekte olup, anılan şirketin buna ilişkin borçlarından da kendilerinin sorumlu tutulmak istendiğini, oysa devir tarihinden itibaren, devir alınan işyeri ile ilgili tüm SSK borçlarının gününde ödendiği ve devredilen otel işyerinden dolayı borçlarının bulunmadığını belirtmektedir.
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 82. maddesi uyarınca; sigortalıların çalıştırıldığı işyeri devredilir veya intikal ederse, eski işverenin kuruma olan sigorta primi ile gecikme zammı ve faiz borçlarından, aynı zamanda yeni işveren de müteselsilen sorumludur.
İşyerinin devir ve intikalinden dolayı yeni işverenin eski işverenle birlikte teselsül hükümleri uyarınca sorumlu tutulmasının amacı, eski işverenin prim ve ferilerinden dolayı Kuruma olan borçlarının güvence altına alınmasını sağlamaktır. İşyeri devri nedeniyle, devirden önceki sigortalıların sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan hak ve yükümlülükleri olduğu gibi yeni işverene geçmektedir.
İşyerinin devrinden sonra, sosyal sigorta mevzuatından doğan yükümlülükler devir alan işverenin şahsında doğacaktır.
Ödeme emrine konu borçlar, devir öncesi ile birlikte sonrasını da kapsamaktadır. Devir öncesine ait borçlardan, devir alan davacı şirketin sorumlu olacağı belirtilerek verilen yargı kararlarının da kesinleştiği görülmektedir.
Tüm bu maddi ve yasal olgular karşısında; ödeme emrine konu borçların, hangi işyerinde çalışan sigortalılardan kaynaklandığının araştırılması, devirden sonraki borçların ödenmiş olduğu iddiası karşısında, buna ilişkin belgelerin incelenmesinde yasal zorunluluk bulunmaktadır.
Dosya içeriğindeki bilgi ve belgelerden, anılan yönde bir değerlendirme yapılması mümkün bulunmamaktadır.
Yukarıda açıklanan maddi ve yasal olgular dikkate alındığında, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının, yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcın geri verilmesine 21.3.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
Esas No : 2002/21-201
Karar No : 2002/297
Tarih : 10.04.2002
Konu : SSK. Prim borcundan doğan menfi tespit davası
İlgili yasa : 6183 s. AAK. m. 79, 58 ile 506 s. SSK. m. 80, 83
Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ordu Asliye Birinci Hukuk (iş) Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen kararın incelenmesi dayalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Yirmibirinci Hukuk Dairesinin 8.10.2001 gün ve 2001/5857-6488 sayılı ilamı ile, (…1- Dosyadaki yazılara toplanan delillere hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre davalı SSK.nun aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine.
2-Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere göre; davacı Sağlık Bakanlığı Ordu Doğum ve Çocuk Bak temizlik işleri için, ihale suretiyle, dava dışı P…. Ltd. Şti. ile anlaşmıştır. Davacı SSK. P…. Ltd Şti.nin prim vs borçlarından dolayı 506 sayılı Yasanın 83. maddesi uyarınca sorumluluğu bulunmaktadır.
Gerçekten sözü edilen Yasa maddesi, teminat ve hakedişlerin prim borcuna karşılık tutulması esasını kabul etmiş, bu yönde izlenmesi gereken yöntemin Bakanlar Kurulunca çıkarılacak yönetmelikle gösterileceği hükme bağlanmıştır.
Nitekim Resmi Gazetenin 8.4.1989 günlü 20133 sayılı nüshasında yayımlanan ve Bakanlar Kurulunun 23.3.1989 günlü, 89/1 3895 sayılı kararı ile yürürlüğe konulan “Sigorta Primlerinin Hakedişlerden Mahsup Edilmesi ve Ödenmesi ile Kesin teminatların iadesi Hakkındaki Yönetmelik, ihale yoluyla iş yaptıran, Kamu Kurum ve Kuruluşları ile bunların yan kuruluşlarının işyerinde sigorta primlerinin ödenmesi esaslarını belirlemiş, Kurum ve ihale Makamının hak ve yükümlerini açıklamıştır.
Dava konusu olayda; ihale makamı olan davacı kuruluşun belirtilen yönetmelik yükümleri dikkate alınarak hakediş ve teminattan yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği ve kurumca ne gibi işlemler yapıldığı yeterince incelenip irdelenmemiştir.
Mahkemece, ihale makamının 506 sayılı Yasanın 83.maddesi açısından sorumluluğu yönünden soruna yaklaşılması yerine 6183 sayılı Yasanın 79 maddelerine göre uyuşmazlığın çözümlenmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davalı vekili.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, menfi tespit istemine ilişkindir.
Davacı, dava dişi P… Toplu Temizlik Limited Şirketinin Kuruma karşı prim borcundan ötürü anılan şirketin davacının yanında bulunduğu iddia olunan teminat, istihkak ve her türlü hak ve alacaklarına kurumca hacız konulduğunu, P… Limited Şirketinin, davacıdaki alacağını Türk Ticaret Bankası Ordu Şube Müdürlüğüne temlik ettiğini, hacız ihbarnamesinin yöntemine uygun olarak tebliğ edilmediğini, sözü edilen şirketin kendilerinde herhangi bir alacağının kalmadığını iddia etmiş; borçlu bulunmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir.
Davalı Kurum P… Toplu Temizlik Limited Şirketinin Kuruma karşı prim borcundan ötürü bu şirketin davacıdaki alacakları üzerine 6183 sayılı Yasanın 79. maddesine göre haciz kararı aldıklarını, haciz ihbarnamesinin davacıya yöntemince tebliğ edilmesine karşın 7 günlük yasal süre içinde itiraz edilmemesi nedeniyle anılan 79. madde gereğince borcun davacının zimmetinde sayılacağını savunmuş ve davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkemenin davanın kabulüne dair kararı, Yüksek Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.
Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 80. maddesinin dördüncü fıkrasına göre Kurum, prim ve diğer alacaklarını 6183 sayılı Yasa hükümleri uyarınca takip ve tahsil eder. Davada Kurum, asil prim borçlusu P… Limited Şirketi aleyhi ne 6183 sayılı Yasa hükümleri gereğince takibe geçmiş ve sözü edilen Yasanın 79. maddesi uyarınca anılan şirketin davacıdaki alacakları üzerine haciz koyarak haciz ihbarnamesi göndermiş ve ihbarname yöntemince tebliğ edilmesine karşın davacı 79. maddede öngörülen 7 günlük süreyi geçirdikten sonra itirazda bulunmuştur. Gerçekten bu maddenin ikinci fıkrası hükmüne göre üçüncü kişi, haciz ihbarnamesinin tebliğinden itibaren 7 gün için de itiraz etmezse mal elinde ve borç zimmetinde sayılır. Artık Kurum, 6183 sayılı Yasa hükümleri gereğince üçüncü kişi durumunda bulunan davacıya karşı icra takibi yapabilir. Nitekim Kurum, 6183 sayılı Yasanın 55. maddesine göre ödeme emri göndermiş ve davacı, ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 günlük yasal süre içinde 6183 sayılı Yasanın 58 maddesi uyarınca iş bu itiraz davasını Anılan 58. maddeye göre, borçlunun itiraz nedenleri sınırlı olup, borçlu, yasal sınırlamanın dışında başka bir nedene dayanarak dava açamaz. Borçluya tanınan itiraz nedenleri üç grupta toplanmış olup bunlar, “borcunun bulunmadığı”, “borcun kısmen ödendiği” ve “borcun zamanaşımına uğradığına ilişkin itirazlardır. Görülmekte olan davada davacı, borcunun bulunmadığını iddia etmektedir. Hemen belirtmek gerekirse davacı, davayı menfi tesbit davası olarak nitelendirmişse de 6183 sayılı Yasada, İcra İflas Kanununun 72. maddesinde öngörülen ikinci haciz ihbarnamesinin gönderileceğine ilişkin herhangi bir hüküm yoktur. Yasa koyucu, kamu alacağı hakkında alacağın daha süratli tahsil edilmesi amacıyla icra iflas Kanununca benimsenen takip yönteminden ayrı bir yöntem belirlemiştir, örneğin, yukarıda değinildiği gibi icra iflas kanununun 89 maddesine göre iki defa hacız ihbarnamesi gönderilmesi gerektiği halde 6183 sayılı Yasanın 79. maddesinde bir defa haciz ihbarnamesi gönderilmekle yetinilmiştir. Her ne kadar 6183 sayılı Ysada İcra İflas Kanunu’nun 72. maddesine koşut bir hüküm yoksa da, 6183 sayılı Yasanın 58. maddesine göre açılan itiraz davası “menfi tesbit davası” olarak nitelendirilebilir.
Somut olayda davacının hacız ihbarnamesinin tebliğinden itibaren 7 gün içinde itiraz etmemesi nedeniyle borç zimmetinde sayıldığı halde mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş olması isabetsizdir. Ne var ki borç, davacının zimmetinde sayılmakla beraber davacı, ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içinde itiraz davasını açtığına göre, sözü edilen 58 maddeye göre mahkemece davacının P… Toplu Temizlik Limited Şirketine borcunun bulunup bulunmadığının araştırılıp incelenmesi gerekir Borç, davacının zimmetinde sayıldı diye davacının, borcu olmadığına ilişkin savunma gözardı edilemez Kuşkusuz bu aşamada ispat yükü davacıya aittir. Davacının böyle bir iddiayı inandırıcı delillerle kanıtlaması gerekir. Davacı, 58 maddede öngörülen 7 günlük itiraz süresini geçirmiş olsaydı borç kesinleşmiş olacaktı. Zira 7 günlük itiraz süresi hak düşürücü süredir.
Sosyal Sigortalar Kurumu, alacak iddiasını 6183 sayılı Yasanın 79. maddesine dayandırmış olduğundan davanın yasal dayanağı 79; maddedir. ( nedenle bozma kararında bu maddenin irdelenmesi gerekirdi Ancak davacının sözü edilen dava dışı şirketin Kuruma olan prim borcundan ötürü Kuruma karşı sorumluluğunun Sosyal sigortalar Kanununun 83 maddesi hükümleri çevresinde saptanması gerektiğine ilişkin bozma kararına uyulmamış olması doğru değildir. Zira Kurum, hem 6183 sayılı Yasanın 79 maddesi hem de Sosyal Sigortalar Kanununun 83 maddesi hükümlerine göre talepte bulunabilir. Bilindiği gibi maddi olguların açıklanması taraflara davanın hukuksal nitelendirilmesi hakime aittir. Sosyal Sigortalar Kanununun 83 maddesine göre, anılan maddede sayılan kuruluşların kendilerinden ihale ile iş alanları ve bunların adreslerini Kuruma bildirmeleri gerekmektedir. Bu kuruluşların sigorta primlerini hak edişlerden mahsup etmeleri ve kalanını ödemeleri icap eder. Keza, ihale ile alanların yatırmış oldukları teminat, prim borcunun bulunmadığına dair Kurumdan bilgi gelmedikçe iade edilemez.
Prim borçlusu olan Limited Şirket davacıdaki alacağını temlik etmiş olsa bile davacı, Kuruma karşı sorumluluktan kurtulamaz. Zira 83. maddeyle getirilen hüküm buyurucu nitelikte bir hükümdür.
Açıklanan nedenlerle mahkemece yapılacak iş davacı tarafından sözü edilen Limited Şirkete ihale edilen iş dolayısıyla ne miktar ödeme yapıldığını araştırıp saptamak, 83. madde çevresinde prim borcunu ödemelerden mahsup etmek, ödemeler prim borcunu karşılamadığı taktirde ayrıca yatırılan teminata başvurmak ve varılacak sonuç uyarınca karar vermekten ibarettir.
Mahkemece, yukarıda açıklanan gerekçe karşısında, Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
————————————————–
T. C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2002/21-629 E.N , 2002/811 K.N.
İlgili Kavramlar
ÇIRAKLIK EĞİTİM MERKEZİ MÜDÜRÜNÜN SİGORTA PRİMLERİNDEN SORUMLULUĞU
DEVLET BORCU
KİŞİSEL BÜTÇE
OKUL VE MERKEZ MÜDÜRLERİNİN SİGORTA PRİMLERİNDEN SORUMLULUĞU
PRİM ÖDEMESİ
TAKİBİN İPTALİ
Özet
OKUL VE MERKEZ MÜDÜRLERİ SİGORTA PRİMLERİ İÇİN TAHAKKUK BELGELERİ HAZIRLAYACAK, BU BELGELERE GÖRE ÖDENEKLER BAKANLIK BÜTÇESİNDEN İTA AMİRLERİ VE DİĞER YETKİLİLERCE GETİRTİLECEK ANCAK ÖDENEKLERİN GELMESİ HALİNDE KURUMA PRİMLER ÖDENECEKTİR. BU DÜZENLEMENİN BAKANLIK BÜTÇESİNDE ÖDENEK OLMASA BİLE DEVLET BORCUNUN BU KİŞİLER TARAFINDAN KİŞİSEL BÜTÇELERİNDEN ÖDENECEĞİ ŞEKLİNDE YORUMLANAMAYACAĞI AÇIKTIR.
İçtihat Metni
DAVA : Taraflar arasındaki “takibin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; ( Zonguldak ikinci iş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.10.2001 gün ve 377-903 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Yirmibirinci Hukuk Dairesinin 14.2.2002 gün ve 9353-1046 sayılı ilamı ile; ( …Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasanın 80/11 maddesine göre, sigorta primlerini haklı sebep olmaksızın süresi içinde tahakkuk ve tediye etmeyen Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Tahakkuk ve Tediye ile görevli kamu görevlileri mesul muhasip, sayman işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludurlar. Dava konusu olay Çıraklık Eğitim Merkezinde eğitilen çıraklara ilişkindir. Belirtilen çırakların eğitim süresince Sosyal Sigortalar Kurumu yönünden nasıl değerlendirilecekleri, tescil ve prim belgeleri ile ilgili işlemler 3308 sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanununun 25. maddesinin uygulanmasını temin etmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığının 29 Ocak 1987 günlü 19356 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan yönetmelikle gösterilmiş ve yukarda sözü edilen maddeye paralellik sağlayan düzenlemeler yapılmıştır. Sözü edilen yönetmeliğin 12. ve 13. maddeleri 506 sayılı Yasanın 80. maddesinde paralel şekilde, okul müdürleri ile bakanlığın primlerin tahakkuk ve ödenmesinden açıkça görevli ve sorumlu olduğunu kabul etmiştir. Dava konusu olayda, kabul edilebilen haklı bir nedeninin de varlığı kanıtlanamamıştır. Kaldı ki, haklı nedenlerden amaç; doğal afetler, yangın vs. gibi nedenlerle, devlet hayatında beklenmeyen krizler, tüm ödemelerin yapılmamasının imkansız olması gibi durumlardır. Olayda bu tür bir haklı neden de bulunmamaktadır. Şu duruma göre, primlerin ödenmesinden davacı Milli Eğitim Bakanlığı ile Okul yöneticisi sorumlu bulunduğundan davanın reddi yerine kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, tahakkuk ettirilen primlerin ödenmemesinden okul müdürünün sorumlu olmadığının tespiti ile, okul müdürü aleyhine yapılan takiplerin iptali isteğine ilişkindir.
Davacı, Çıraklık Eğitim Merkezi müdürü olarak görev yapmakta iken merkezde çalıştırılan çırak öğrencilere ait sigorta primlerini tahakkuk ettirerek bildirdiğini, ödemeden sorumlu olmadığını, sigorta primlerinin bakanlık bütçesine konulan ödenekle karşılandığını, ödenek yokluğu, yetersizliği veya geç gelmesinden kaynaklanan geç ödemelerden sorumlu tutulamayacağını ileri sürerek kurumun aleyhine yaptığı takiplerin iptalini istemiştir.
Davalı Sosyal Sigortalar Kurumu vekili, davacının okul müdürü olarak primleri süresinde tahakkuk ve tediye etmemesi nedeniyle 506 sayılı Yasanın 80/11. maddesine göre sorumlu olduğunu, ödenek yokluğunun yetersizliğinin veya geç gelmesinin sorumluluğunu kaldırmayacağını, yönetmeliklerde de okul müdürlerinin sorumluluğuna ilişkin hükümlerin bulunduğunu beyanla davanın reddini savunmuştur.
Mahkemenin, “okul müdürü olan davacının konumu itibariyle tahakkuktan sorumlu olup, Bakanlık bütçesine gerekli ödeneğin konmaması veya zamanında gönderilmemesi durumunda sorumlu olmadığı” gerekçesiyle davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Dairece bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Uyuşmazlık Çıraklık Eğitim Merkezi Müdürünün tahakkuk ettirdiği primlerin ödenmemesinden 506 sayılı Yasanın 80/11. maddesi uyarınca sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Davanın yasal dayanağı olan 506 sayılı Yasanın primlerin ödenmesini düzenleyen 80. maddesinin 11. fıkrasında aynen “sigorta primlerini haklı sebepleri olmaksızın birinci fıkrada belirtilen süre içerisinde tahakkuk ve tediye etmeyen kamu kurum ve kuruluşların tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri mesul muhasip ve saymanların kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken sorumlu olacakları” hükme bağlanmıştır.
- Dava konusu olay, merkezde eğitilen çırakların sigorta primlerine ilişkindir. Belirtilen çırakların eğitim süresince Sosyal Sigortalar kurumu yönünden nasıl değerlendirilecekleri tescil ve prim belgeleri ile ilgili işlemler 3308 sayılı Çıraklık ve Mesleki Eğitim Kanununun 25. maddesinin uygulanmasını temin etmek üzere Milli Eğitim Bakanlığının 29 Ocak 1987 günlü 19356 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan yönetmelikte gösterilmiştir. Kanunun 25., Yönetmeliğin 4 ve 12. maddelerinde “sigorta primlerinin, sigortalı ve işveren hissesi ayrılmadan Bakanlık bütçesine konulan ödenekle karşılanacağı, primlerin bakanlık tarafından ödeneceği” belirtilmiştir.
Yönetmeliğin 6, 8 ve 9. maddeleri uyarınca, Çıraklık Eğitim Merkezi Müdürü olan davacı, aday çırak, çırak ve öğrenciler için işe giriş bildirgesi, aylık sigorta primleri bildirgesi düzenleyip kuruma vermiştir.
Yönetmeliğin 13. maddesinde “okul ve merkez müdürlüklerinin bakanlıkça ödenmesi gereken sigorta primlerini Sosyal Sigortalar Kanununun 80. maddesi gereğince en geç bir sonraki ayın sonuna kadar ilgili kuruma ödeyecekleri veya ilgili kurumun hesabına aktaracakları, sigorta primlerini zamanında ödemeyenler hakkında gerekli kanuni işlemin yapılacağı” hükmü yer almaktadır.
Öte yandan 1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanunu yönünden durum incelendiğinde;
Anılan Kanunun 8. maddesinde; “mevzuata uygun olarak devlet gelirini ödenebilir hale getirenlere gelir tahakkuk memuru, devlet giderlerini mevzuata uygun olarak tahakkuk ettirenlere de gider tahakkuk memuru denildiği”, 11 .maddesinde “gelir ve hasılatı tarh ve tahakkuk ettirip ödenebilir hale getirmenin gelir tahakkuk memurlarına, tahakkuk eden gideri ödettirmenin ita amirlerine, alma ve ödeme işlemlerinin saymanlara ait olduğu”, 13. maddesinde “gelir ve gider tahakkuk memurları ile muhasiplerin düzenledikleri belgelerin sıhhatinden ve mevzuata uygun olmasından sorumlu olacakları”, 22. maddesinde “Bütçe ödeneklerinin verimli ve tutumlu olarak kullanılmasını sağlamak için tahakkuk memurlarının ödeneklerin zamanında ve yerinde kullanılmasından, giderin gerçek gereksinme karşılığı olmasından, programlanmış hizmetlerin zamanında yerine getirilmesinden sorumlu oldukları, ita amirlerinin de bu hususları gözetmekle yükümlü oldukları, bir giderin yapılmasına gerek gösteren görevlilerin giderin gerçek gereksinme karşılığı olmasında tahakkuk memurları ile birlikte sorumlu bulundukları” belirtilmiştir. 45. maddede “Devlet hizmetlerinin gerektirdiği giderlerin her yıl bütçesine konulan ödeneklerle belirleneceği ve yapılması bir kanun ile emrolunan hizmetlerin karşılığının mutlaka yılı bütçesine konulmasının gerektiği” hükme bağlanmıştır. Ödeneğin olmaması, yetersiz kalması, atamaların ve istihdamın mevcut kadronun üzerinde olması hallerinde kabul edilmeyen ita amirlerinin tediyesinde saymanların ödemeye zorlanamayacağı 81 ve 82. maddeler ile 14.5.1994 tarihli Resmi Gazetede Yayınlanan Muhasebat Genel Müdürlüğünün 518 sıra nolu genel tebliğinde belirtilmiştir. Ek 1 ve 2. maddelerde, “Bütçe içinde devlet adına yapılan hizmet veya satın alınan mal karşılığında doğacak devlet borcunun kanun hükümlerine uygun olarak gider tahakkuk memurlarınca tahakkuk ettirileceği, tahakkuk ettirilen giderin mevzuata uygunluğu ve ödeneğinin bulunup bulunmadığı hususları incelenerek ita amirine bildirileceği, yeter derecede ödenek sağlanmadıkça tahakkuk belgelerinin düzenlenmeyeceği ödenek bulunmadığının ita amirine bildirilmesi veya ödenek yok iken varmış gibi gösterilmesi nedeniyle herhangi bir taahhüde girişilmesi halinde tahakkuk memurlarının doğrudan doğruya hazineye karşı kişisel sorumlu olacakları”, ödenek olmadığı ita amirine bildirilmesine rağmen veya ita amirince ödenek olup olmadığının araştırılmasına lüzum görülmeden girişilen taahhütlerden doğan kişisel sorumluluğun ita amirlerine ait olacağı, bu suretle ödenek dışı yapılan taahhüt sonucu ödeme yapılmış ise kanunen mesul muhasibe yüklenen sorumlulukta ita amiri ve tahakkuk memurlarının da ortak olacakları” belirtilmiştir.
Yukarıda görüldüğü gibi, Devlet Gelir ve Giderlerinin tahakkuk ve ödemelerini düzenleyen 1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanununda devlet gelir ve giderlerinin kimler tarafından tahakkuk ve fiilen ödeneceği yoruma gerek olmayacak şekilde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, devlet borcunun kanun hükümlerine uygun olarak Gider Tahakkuk Memurlarınca tahakkuk ettirileceği, ödenek bulunmadıkça tahakkuk belgelerinin düzenlenmeyeceği emredici bir şekilde belirtilmiştir. Bu düzenlemeden, bakanlık bütçesine konulan ödeneğin harcanması için Gider Tahakkuk Memurunun düzenleyeceği belge doğrultusunda ita amirinin ve saymanların bakanlık bütçesinden bir giderin ödenmesi konusunda talepte bulunmaları ve bu talep doğrultusunda bakanlıkça gönderilen ödeneklerden tahakkuk eden devlet giderlerinin saymanlıklarca ödeme işlemlerinin yapılacağı anlaşılmaktadır.
3308 sayılı Çıraklık ve Mesleki Eğitim Kanununun 25. maddesinde “Aday çırak, çırak ve işletmelerde meslek eğitimi gören öğrencilerin sigorta primlerinin Bakanlık bütçesine konulan ödenekle karşılanacağı” belirtilmiş ise de, anılan kanunda 1050 sayılı Kanuna uygun olarak tahakkuk memuru, ita amiri ve saymanın kim olduğu, görevleri, sorumlulukları düzenlenmemiş olup, bu husus genel düzenleme doğrultusunda 1050 sayılı Kanuna bırakılmıştır. Her ne kadar, 3308 sayılı Kanunun uygulanmasını sağlayan ve 29.1.1987 günlü resmi gazetede yayınlanan Aday Çırak, Çırak ve işletmelerde Beceri Eğitim Gören Öğrencilerin Sigorta işlemleri Hakkındaki Yönetmeliğin 13. maddesinde, Okul ve Merkez Müdürlerinin tahakkuk ettirecekleri sigorta primlerini Sosyal Sigortalar Kurumuna ödeyecekleri belirtilmiş” ise de, bu düzenlemenin 1050 sayılı Kanun ile konulan ve emredici nitelikte bulunan kuralları ortadan kaldırmayacağı bir gerçektir.
Okul ve Merkez Müdürleri sigorta primleri için tahakkuk belgeleri hazırlayacak bu belgelere göre ödenekler Bakanlık Bütçesinden ita amirleri ve diğer yetkililerce getirtilecek ancak ödeneklerin gelmesi halinde kuruma primler ödenecektir. Bu düzenlemenin Bakanlık bütçesinden ödenek olmasa bile Devlet borcunun bu kişiler tarafından kişisel bütçelerinden ödeneceği şeklinde yorumlanamayacağı açıktır. Bu nedenle, “Yönetmeliğin 13. maddesinin 506 sayılı Kanunun 80. maddesi ile paralellik oluşturduğundan söz edilerek okul müdürlerinin primlerin ödenmesinden de sorumlu olduğuna” değinen Özel Daire bozma gerekçesi yerinde görülmemiştir.
Ne var ki, davacının kendisine yüklenen görevleri yerine getirip getirmediği, sigorta primlerin zamanında ödenmemesinin haklı sebeplere dayanıp dayanmadığı araştırılmamış, bütçede ödenek olmasına rağmen hazine ve maliyede serbest para ( likidite ) bulunmaması nedeniyle ödemelerin geç veya hiç yapılmaması hali değerlendirilmemiştir.
Bu durumda mahkemece yapılacak iş, davacının ödeme emirlerine konu dönemlerde yukarıda belirtilen mevzuat çerçevesinde işlem yapıp yapmadığı, merkezde eğitilecek çıraklar konusunda Bakanlığa bilgi verip vermediği, ödenek dışı çırak çalıştırıp çalıştırmadığı, tahakkukları, belirlenen ödeneklere uygun olarak süresinde yapıp yapmadığı, ödeneğin zamanında gelmesi durumunda kuruma aktarmada gecikip gecikmediği, primlerin ne zaman ödendiği, ödeneklerin gecikme nedenleri ve primlerin zamanında ödenmemesinin haklı bir sebebe dayanıp dayanmadığı hususlarının ilgili mercilerden yöntemince araştırılarak sonucuna göre karar vermekten ibarettir.
Direnme kararı yukarıda açıklanan bu nedenlerle bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince ( BOZULMASINA ), 16.10.2002 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2000/10-1761 E.N , 2000/1774 K.N.
İlgili Kavramlar
İTİRAZ SÜRELERİ
ÖDEME EMRİNE İTİRAZ
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki “itiraz,borçlu olmadığının tesbiti.ödeme emrinin iptali”davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Zonguldak 3.İş Mahkemesi’nce davanın kısmen kabul-kısmen reddine dair verilen 28.12.1999 gün ve 1998/966 E. 1999/1838 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesi’nin 1.5.2000 gün ve 2000/3002 E. 2000/3055 K.sayılı ilamiyle;
(….1-Dosyadaki yazılara,toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre,davacıların temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-İcra takibi 6183 sayılı Yasaya göre yapılmıştır.Bu Kanunun 58.maddesine göre ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde itiraz davası açılması gerekir.
Ödeme emrinin davacılara 16.4.1998 tarihinde tebliğ edildiği, davanın ise 24.4.1998 tarihinde açıldığı anlaşıldığına göre davanın süre yönünden reddine karar verilmesi gerekirken yazılı düşüncelerle kısmen kabulü yolunda hüküm kurulmuş bulunması usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Taraf vekilleri
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, borçlu olmadığının tesbiti, borca itiraz ve ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir.
Mahkemenin davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair kararı yukarıda açıklanan nedenle bozulmuş, mahkeme önceki kararında direnmiştir.
Mahkemenin “Ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 günlük dava açma süresi 23.4.1998 tarihinde bitmiş ise de sürenin son günü 23 Nisan 1998 tatil gününe denk geldiğinden yasa gereği sürenin 24 Nisan 1998 günü sona erdiği, davanın süresinde açıldığı yönündeki” direnme kararı yerindedir.Ne varki, işin esasına ilişkin temyiz itirazları Dairece incelenmediğinden gerekli incelemenin yapılması için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.
SONUÇ :Yukarıda açıklanan nedenle davanın süresinde açıldığı yönündeki direnmesi yerinde olduğundan işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 10.HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, 6.12.2000 gününde oybirliği ile karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2007/21-623 E.N , 2007/717 K.N.
İlgili Kavramlar
HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE
KAMU ALACAĞI
ÖDEME EMRİNİN İPTALİ
PRİM BORCU
Özet
KAMU ALACAĞI NİTELİĞİNDEKİ PRİM BORCU VE GECİKME ZAMMINA DAYALI ÖDEME EMRİNİN İPTALİ DAVASI, ÖDEME EMRİNİN TEBLİĞİNDEN İTİBAREN, 7 GÜNLÜK HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜREDE AÇILMALIDIR. MENFİ TESPİT DAVASI NİTELİĞİNDEKİ BU DAVADA, “BÖYLE BİR BORCUN OLMADIĞI” VEYA “KISMEN ÖDENDİĞİ” VEYA “ZAMANAŞIMINA UĞRADIĞI ” İDDİALARI DIŞINDA BAŞKA BİR İTİRAZ NEDENİ İLERİ SÜRÜLEMEZ.
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki “ödeme emrinin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Kayseri Birinci İş Mahkemesi)’nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 11.12.2003 gün ve 1654-1062 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Yirmibirinci Hukuk Dairesi’nin 22.03.2004 gün ve 2387-2758 sayılı ilamı ile, (…Dava, davalı Kurum tarafından re’sen tahakkuk ettirilen, prim aslı ve gecikme zammına ilişkin 22.03.1999 tarih 922704 sayılı ve 22.03.1999 tarih 022705 sayılı ödeme emirlerinin iptali istemine ilişkindir. Mahkemece istemin kısmen kabulüne karar verilmiş ise de bu sonuç dosya içeriğine, usul ve yasaya uygun bulunmamaktadır.
Gerçekten, mahkemece bozma sonrası yaptırılan bilirkişi incelemesinde dava konusu olmayan idari para cezalarının yerinde olduğunun tartışıldığı ve bu doğrultuda davanın kısmen kabulü kısmen reddi yolunda hüküm kurulduğu görülmektedir.
Oysa dava, prim aslı ve gecikme zammı tahakkukunun iptali istemine ilişkindir. Kayseri Sigorta İl Müdürlüğü’nün mahkemenin 23.10.2001 tarihli müzekkeresine verdiği 07.04.2001 tarihli yazı içeriğinden davacının dava konusu ödeme emirlerine Kurum ünitesine itirazda bulunmayan bu borcun idari aşamada kesinleştiği davanın niteliği itibariyle menfi tespit davası olduğu açıktır.
Davalı idarenin, prim aslı ve gecikme zammı tahakkuk ettirme gerekçesi, davacının sigortalı olarak çalıştırdığı Muzaffer ve Tuncer’in ayda 30 gün çalışmış olmalarına rağmen 15′er günlük çalışmalarının bildirilmemesine dayanmaktadır. Davacının imzasını taşıyan 05.02.1999 tarihli teftiş tutanağında adı geçen işçilerin çalışmalarının sürekli olmalarına karşın vergi ve sigorta primlerinin çok olması sebebiyle her ay 15 gün çalışılmış gibi belge düzenlendiği, yine işçi Muzaffer imzasını taşıyan 04.02.1999 tarihli tutanaklarda fırındaki çalışmasının devamlı olduğunu bildirdiği görülmektedir. Aynı işçi Muzaffer, 19.10.1999 tarihli celsede tanık olarak verdiği ifadede ayda 15 gün çalıştığını belirterek 04.02.1999 tarihli tutanak ifadesiyle çelişmiş, ancak bu çelişki mahkemece giderilmemiştir.
Mahkemece bu durumda yapılacak iş; davacı tarafından yapılan fırın işletmeciliğinin devamlılık arzeden işlerden olduğu ve müfettiş tutanaklarının aksi sabit oluncaya kadar geçerli olan belgelerden olduğu da gözetilmek suretiyle adı geçen işçilerin ayda 30 gün mü yoksa 15 gün mü çalıştıkları doğru olarak saptamalı ve buna göre tahakkuk ettirilen prim aslı ve gecikme zammının yerinde olup olmadığı tespit edilerek sonucuna göre hüküm vermekten ibarettir.
O halde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davalı vekili
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, prim ve gecikme zammına dayalı bulunan ödeme emirlerinin iptali istemine ilişkindir.
Yerel mahkemece, sigorta müfettiş tutanağının gerçeği yansıtmadığı gerekçesiyle, idari para cezalarını irdeleyen bilirkişi raporu dayanak alınarak istemin kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Özel Daire’nin yukarıda yazılı bozma kararı üzerine, davanın dayanağını oluşturan ödeme emirleri, tebligat evrakı ve ilgili diğer belgeler dava dosyasına katılmaksızın; sigorta müfettişi raporunun yok hükmünde olduğu, buna dayalı işlemlerin ise iptalinin gerekeceği belirtilerek önceki hükümde dire-nilmiştir.
Davacıya ait fırın işyerinde sigorta müfettişince yapılan 14.12.1998 tarihli yerel denetimde, iki sigortalı yönünden Kuruma eksik prim gün sayısı bildirildiğinin rapor edilmesi üzerine, bildirilmeyen sürelere ilişkin bildirge ve bordroların verilerek, primlerinin ödenmesinin istendiği, anılan belgelerin Kuruma verilmesine karşın, primlerinin tamamının ödenmediği uyuşmazlık konusu değildir.
Fiilen ya da işyeri kayıtlarından çalıştığı tespit edilen sigortalılara ait Kuruma verilmesi gereken belgeler, yapılan tebligat üzerine bir ay içerisinde verilmemesi ya da eksik verilmesi hallerinde Kurum* tarafından resen düzenlenerek, bu süreye ilişkin sigorta primleri işverenden istenmekte, işverenin, tebliğ edilen prim borcuna karşı Kurum ünitesine bir ay içinde itiraz hakkı bulunmaktadır. İtirazın reddi halinde ise, bir ay içinde yetkili mahkemeden Kurum işleminin iptali istenebilmekte, ne var ki, yetkili mahkemeye başvuru prim borcunun takip ve tahsiline engel teşkil etmemektedir (506 sayılı Kanun m. 79/7-8).
Belirtilen yasal yöntem uyarınca, süresinde Kuruma itiraz edilmemesi ya da itirazın reddedilmiş olması hallerinde tebliğ edilen prim borcu idari aşamada kesinleşmiş olmaktadır.
Primlerin ödenmesini düzenleyen 506 sayılı Kanun’un 80. maddesinde, 01.12.1993 gün ve 3917 sayılı Kanun’un 1. maddesi ile yapılan değişiklik uyarınca, Kurum alacaklarının takibinde 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri geçerli kılınmıştır. Prim borçları, bu düzenleme ile kamu alacağı derecesine getirilerek, takip ve tahsilinde icra ve iflas hukukuna göre çabukluk ve sadelik sağlanmak istenmiştir.
Davanın yasal dayanağını 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 58. maddesi oluşturmaktadır.
Anılan madde ile, Kurum alacakları için 6183 sayılı Kanun’un 55. maddesi hükmü uyarınca düzenlenip tebliğ edilen ödeme emirlerine karşı 7 gün içerisinde dava açabilme olanağı bulunmaktadır.
Ödeme emrinin iptali istemine ilişkin olarak anılan maddeye dayalı açılacak dava “menfi tespit” niteliğinde olup, “böyle bir borcu olmadığı” veya “kısmen ödendiği” veya “zamanaşımına uğradığı” iddiaları dışında başka bir itiraz nedeni ileri sürülemeyecektir.
İtiraz davası için öngörülen 7 günlük sürenin hak düşürücü nitelikte olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 10.04.2001 gün ve 2002/21-201-297, 24.03.2004 gün ve 2004/10164-170 sayılı kararları). Hak düşürücü süre, niteliği itibariyle bir itiraz olup sonuçlarını kendiliğinden meydana getirir, resen gözönünde tutulmalıdır.
Kamu alacağına ilişkin olarak anılan madde kapsamında öngörülen menfi tespit davası dışında, yeni ve ayrı bir menfi tespit davası açılmasına anılan kanun hükümleri cevaz vermemektedir. Zira, tahsil edilmesi istenen alacak, kamu alacağı niteliğinde imtiyazlı olup sürüncemede kalması önlenerek, hızla tahsili sağlanmak istenmektedir. 6183 sayılı Kanun’da, İcra ve İflas Kanunu’nun 72. maddesine koşut bir hükme yer verilmemiş bulunması karşısında, Yasada öngörülen 7 günlük itiraz süresini geçiren kamu alacağı borçlusu, aynı konuda yeni bir menfi tespit, istirdat davası açamayacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 26.04.2006 gün ve 2006/21-198 Esas, 249 Karar sayılı kararı).
6183 sayılı Kanun ile menfi tespit davasına, “Üçüncü şahıslardaki menkul malların, alacak ve hakların haczini” düzenleyen 6183 sayılı Kanun’un 5479 sayılı Kanun ile değişik 79. maddesinde üçüncü şahıslar yönünden yer verilmiş ise de, bu olanak, kamu alacağı borçluları yönünden tanınmamıştır.
Yukarıda açıklanan maddi ve yasal olgular dikkate alındığında; ödeme emrinin iptaline yönelik eldeki davanın hak düşürücü süre içerisinde açılıp açılmadığının öncelikle belirlenmesi, hak düşürücü sürede açılmadığının saptanması halinde esasa yönelik inceleme yapılmaksızın davanın anılan nedenle reddine karar verilmesi, hak düşürücü süre içerisinde olduğunun belirlenmesi halinde ise 6183 sayılı Kanun’un 58. maddesinde belirtilen sınırlı itiraz nedenleri dikkate alınarak yapılacak inceleme ve değerlendirme sonucunda karar verilmesi gerekmektedir.
Yerel mahkemece, tanımlanan yasal yöntem izlenmeksizin idari para cezalarına ilişkin değerlendirme öngören bilirkişi raporu dayanak alınarak, kesinleşen idari para cezalarının mahsubu sonucunda direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı HUMK’nın 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), istek halinde peşin harcın geri verilmesine 03.10.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2008/11425 E.N , 2009/15912 K.N.
İlgili Kavramlar
HACZEDİLEMEYECEK MALLAR
PRİMLERİN ÖDENMESİ
İçtihat Metni
Davacı, Şanlıurfa Öğretmenevi Müdürlüğü’nün banka hesaplarına konulan haczin iptaline karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Hatice Kamışlık tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Davalı Kurum, 506 sayılı Yasanın 80. maddesi uyarınca Şanlıurfa Öğretmenevi Müdürlüğü’nün prim borçlarının tahsili için 6183 sayılı Yasa uyarınca icra takibi yapmış, 11.01.2008 tarihli haciz bildirisi ile, davacının Denizbank A.Ş.’deki banka hesaplarına haciz koymuştur. Mahkemece, 5018 sayılı Yasanın Geçici 11. maddesi uyarınca söz konusu hesaba haciz konulamayacağından bahisle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davanın Yasal dayanağı olan 6183 sayılı Yasanın 70. maddesinde hangi malların haczedilemeyeceği hususu düzenlenmiştir. Anılan maddenin 1. bendinde “233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine tabi iktisadi devlet teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları, bunların müesseseleri, bağlı ortaklıkları, iştirakleri ve mahalli idarelerin malları hariç olmak üzere Devlet malları ile hususi kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar” ın haczedilemeyeceği hükme bağlanmıştır.
5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi Ve Kontrol Kanunu’nun Geçici 11. maddesinde “Genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerine bağlı olarak kurulan döner sermaye işletmeleri ve fonların bütçeleri, ilgili idarelerin bütçeleri içinde yer alır.
Bu Kanun kapsamında kamu idarelerinde kurulmuş döner sermaye işletmeleri 31.12.2007 tarihine kadar yeniden yapılandırılır.
Döner sermaye işletmeleri yeniden yapılandırılıncaya kadar bunların bütçelerinin hazırlanması, uygulanması, sonuçlandırılması ve muhasebesi ile kontrol ve denetimi Maliye Bakanlığınca yürürlüğe konulacak yönetmelikle belirlenir.
Fonların muhasebesi de bu Kanunun öngördüğü muhasebe sistemine göre yürütülür.” hükmü öngörülmüş olup, 06.08.2008 tarih ve 26959 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 24.07.2008 tarih ve 5793 sayılı Kanunun 37. maddesi ile birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış, ikinci fıkrasında yer alan “31.12.2007″ ibaresi “31/12/2010″ olarak değiştirilmiştir.
Kural olarak yasalar yürürlükte oldukları zamanlarda meydana gelen olaylarda uygulanabileceğinden, mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular ile, davaya konusu haczin dayanağı olan icra takibinin yapıldığı tarihteki yasal düzenlemeler gözetilerek, Şanlıurfa Öğretmenevi Müdürlüğü’nün hukuki statüsü araştırılıp, kamu idarelerine bağlı olarak kurulan döner sermaye işletmesi olup olmadığı tespit edilip, davaya konu hesaptaki paranın ne surette devlet malı olduğu açıklanarak, sonucuna göre haczinin mümkün olup olmayacağına karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 20.10.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2008/107 E., 2008/3778 K.
GECİKME ZAMMI
TESPİT VE İPTAL İSTEMİ
“İçtihat Metni”
Davacı, SSK tarafından tahakkuk ettirilen primlerin ve idari para cezasının iptaline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, bozmaya uyarak ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi A… B…… tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Dava hukuki nitelikçe, 4792 sayılı Kanunun 3917 sayılı Kanunla değişik 6.maddesi kapsamında sigorta müfettişi raporuna dayanılarak Kurumca re’sen tahakkuk ettirilen prim ve gecikme zammından dolayı davacının borçlu olmadığının tespitine ve buna ilişkin düzenlenen ödeme emrinin iptaline ilişkindir.
Mahkemece bozma ilamına uyulduğu halde gereğince araştırma yapılmadan hüküm kurulmuştur. Davacı işveren, Sümerbank Ayakkabı Fabrikasından 08.07.2002 tarihinde ilk ihalesini alması nedeniyle işyerini tescil ettirdiğini, ve bu işyerinden işçileri Kuruma bildirdiğini, kısa bir süre sonra davaya konu ihaleyi aldığını, ikinci ihale konusu iş nedeniyle ayrıca işyeri tescili yaptırmadığını, ancak, bu ihale nedeniyle 11 işçi daha aldığını ve bu işçilerin işe giriş bildirgelerini ilk ihale nedeniyle tescil edilen işyerinden Kuruma bildirdiğini, dolayısıyla prim kaybına sebebiyet vermediğini, işyeri kayıtlarının incelenmesi halinde bu durumun açığa çıkacağını savunmaktadır.
Mahkemece yapılacak iş, uyuşmazlık konusu ikinci ihaleye ait 120.000 adet EGM bot sayolarının fason ara operasyon yapım işinin 01.10.2002-25.12.2002 tarihleri arasındaki 86 günlük sürede kaç işçi ile yürütülüp sonuçlandırılacağının ayakkabı imalatında uzman kişiler vasıtasıyla tespit edilmesi ve ihale konusu işte eksik işçilik bildirimi yapılıp yapılmadığının saptanması gerekir. Bu husus saptandıktan sonra ilk ihale nedeniyle tescil edilen işyerinden bildirimi yapılan 11 işçi göz önünde tutularak eksik bildirim yapılıp yapılmadığı hususu değerlendirilerek varılacak sonuca göre hüküm kurulmalıdır.
Mahkemece açıklanan maddî ve hukukî esaslar gözetilmeksizin yetersiz bulunan bilirkişi raporunun hükme dayanak kılınarak yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O hâlde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 20.03.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2008/8796 E.N , 2009/19073 K.N.
İlgili Kavramlar
KEFİL VE YABANCI ŞAHIS VEYA KURUMLAR MÜMESSİLLERİNİ TAKİP
TEMİNAT İSTEME
VERGİ ZİYAI SUÇU VE CEZASI
İçtihat Metni
Dava, haciz konan taşınmazın satış işleminin iptali, haczin kaldırılması ve borçlu olmadığının tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Alparslan Koçak tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Özel hukuk gerçek ve tüzel kişileri, üçüncü kişilerden olan alacaklarını “kamu gücü”nün yardımını kullanarak tahsil edebilirler. Söz konusu kamu gücünün yardım ve kullanımına ilişkin usul ve esaslar 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda düzenlenmiştir. Şüphesiz Devlet de özel hukuk kişisi olarak davrandığında, anılan kanun hükümlerinden yararlanarak alacağını tahsil edecektir. Ancak, kamu hizmetinin karşılanması amacıyla devletin kamu gücüne göre koyduğu mali yükümlerden doğan alacaklar olarak tanımlanan, kamu alacaklarının tahsilinde Devlet kamu gücünün kullanımını Özel Hukuk’tan doğan alacaklar bakımından yetkili kılınan mercilerden istemez. Kamu gücünü, Devlet bizzat, kendisi kullanır. Bu konudaki usul ile ilgililerin hak ve ödevleri 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’la düzenlenmiştir. (Turgut Candan; Açıklamalı A.A.T.U.H.K. Maliye ve Hukuk Yayınları, Mart 2007, s;3)
6183 sayılı Kanun, İcra ve İflas Kanunundaki belli özellik ve teknikleri bünyesinde toplamış ise de; bir hukuk dalı olarak Kamu Hukuku ve Mali Hukuk kapsamında olup, Kamu Hukuku ve Mali Hukukunun temel ilkelerine ve dolayısıyla “kıyas yasağı” na tabi bulunmaktadır. 6183 sayılı Kanunda hakkında hüküm bulunmayan durumlarda İcra İflas Kanunu hükümlerinin uygulanacağına ilişkin genel bir hüküm de bulunmamaktadır. Bu nedenle; açıkça atıf yapılan durumlar dışında (Örneğin; 6183 SK. m; 21, 100) İcra ve İflas Kanunu hükümleri uygulanamaz. (Aziz Taşdelen; Genel İcra Hukuk İle Karşılaştırmalı Kamu İcra Hukukunda Hacizde İstihkak İddiaları ve Davaları)
6183 sayılı Kanunun 9. maddesi; “213 sayılı Vergi Usul Kanununun 344. maddesi uyarınca vergi ziyaı cezası kesilmesini gerektiren haller ile 359. maddesinde sayılan hallere temas eden bir amme alacağının salınması için gerekli muamelelere başlanmış olduğu takdirde vergi incelemesine yetkili memurlarca yapılan ilk hesaplara göre belirtilen miktar üzerinden tahsil dairelerince teminat istenir. Türkiye’de ikametgâhı bulunmayan amme borçlusunun durumu amme alacağının tahsilinin tehlikede olduğunu gösteriyorsa, tahsil dairesi kendisinden teminat isteyebilir.” hükmünü içermekte olup, 10/5. maddesinde; alacaklı Kamu idarelerinin teminat olarak kabul edebilecekleri arasında “İlgililer veya ilgililer lehine üçüncü şahıslar tarafından gösterilen ve alacaklı amme idaresince haciz varakasına müsteniden haczedilen menkul ve gayrimenkul mallar” da sayılmıştır.
Kefalete ilişkin olarak ise; 6183 sayılı Kanunda açık atıf bulunmadığından İcra ve İflas Kanununun 38. maddesindeki icra kefiline ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanması mümkün bulunmamaktadır. Şahsi kefalet, 6183 sayılı Kanun’un 11. maddesinde özel olarak düzenlenmiş olup; “10. maddeye göre teminat sağlayamayanlar muteber bir şahsı müteselsil kefil ve müşterek müteselsil borçlu gösterebilir. Şahsi kefalet tespit edilecek şartlara uygun olarak noterden tasdikli mukavele ile tesis olunur. Şahsi kefaleti ve gösterilen şahsı kabul edip etmemekte alacaklı tahsil dairesi muhtardır. Amme alacağını ödeyen kefile buna dair bir belge verilir.” hükmünü içermektedir. Anılan maddeye göre; şahsi kefalet, alacaklı idarenin kabulüne bağlı olarak, ekonomik yönden kamu alacağını ödemeye muktedir “muteber” şahıs tarafından verilmeli, müteselsil kefalet niteliğinde olmalı ve noterden tasdikli mukavele ile tesis olunmalıdır. Mukavelenin düzenleme şeklinde olması şart olmayıp, alacaklı tahsis dairesi tarafından düzenlenen mukavelenin borçlu ve kefili tarafından imzalanıp notere tasdik ettirilmesi yeterlidir.
Açıklanan şartları taşıyan kamu borçlusunun kefili de 6183 sayılı Kanunun 57. maddesi uyarınca asıl borçlunun tabi tutulduğu usullerde takip olunmalıdır. Bir başka deyişle; hakkında takibe geçilerek ödeme emri tebliğ edilmelidir.
Somut olayda; kamu borçlusu/işveren Hüseyin Karabulut hakkında 1998/4 – 2002/1 dönemleri arasındaki prim borçları için, davalı Kurum tarafından 6183 sayılı Kanun kapsamında takip başlatılmıştır. Söz konusu takibin kesinleşmesi üzerine, cebren tahsili amacıyla 17.07.2003 tarihinde borçluya ait işyerinde haciz işlemi yapılırken, borçlunun oğlu olduğu ve aynı işyerinde çalıştığı anlaşılan davacının, haciz tutanağındaki imzasının altına not başlığı ile; “en kısa zamanda tecil ve taksitlendirme başvurusu yapacağını” beyan ettiği yazılmış, 11.02.2004 tarihinde ise; davacının “Kurum yetkililerine başvurarak sigortanın kendi sigortası olduğunu, borcu kendisinin taksitler halinde ödeyeceğini” beyan ettiği hususu görüşme ve işlem kâğıdına yazılmak suretiyle altı davacı tarafından imzalanmıştır. Bu arada borçlu 29.01.2007 tarihinde vefat etmiş, davalı Kurum davacıya ait davaya konu taşınmaz kaydına 22.03.2007 tarihinde haciz şerhi koydurmuştur. Davacının borçlu babasının mirasını reddi üzerine, Eskişehir 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 10.04.2007 tarih, 323/589 sayılı kararı ile mirasın reddi işleminin tesciline hükmedilerek kesinleşmiştir. İşbu dava ile davacı, taşınmazın satış işleminin iptaline, haczin kaldırılmasına ve borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiş, davalı Kurum ise, davacının aynı zamanda kefil olduğunu savunmuştur.
Mahkemece, davacının mirası reddettiği ve haciz sırasındaki beyanının icra kefili niteliğinde olmadığı gerekçesiyle, davanın kabulüyle istem hüküm altına alınmış ise de; dosya içeriğinden, davacının murisi borçlu/işverenden teminat istenip istenmediği, davacının üçüncü kişi olarak teminat gösterip göstermediği, davacının davaya konu alacağa ilişkin usulüne uygun herhangi bir kefaleti bulunup bulunmadığı, davacı hakkında yine aynı alacağa ilişkin herhangi bir takip yapılıp yapılmadığı ve bu kapsamda bir ödeme emri tebliğ edilip edilmediği anlaşılamamaktadır. Bu nedenle; davalı Kurum nezdindeki vefat eden borçlu/işveren ile davacının takip dosyalarının asılları veya onaylı suretleri getirtilmeli, davacının sıfat ve konumu belirlenmeli, deliller hep birlikte değerlendirilip takdir edilerek, varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir.
Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme ve araştırma sonucunda yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usûl ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
S O N U Ç:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 22.12.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2008/11459 E., 2009/4800 K.
GÖREVLİ MAHKEME
“ÖZET”
TÜRK MEDENİ KANUNU HÜKÜMLERİNE GÖRE KURULAN VE 506 SAYILI SOSYAL SİGORTALAR KANUNU ‘NA TABİ OLMAYAN VAKIF İLE ARALARINDA 506 SAYILI KANUN KAPSAMINDA BİR SOSYAL GÜVENLİK İLİŞKİSİ BULUNMAYAN KİŞİLER ARASINDAKİ UYUŞMAZLIK, 5521 SAYILI İŞ MAHKEMELERİ KANUNU ‘NUN 1. MADDESİNDE TANIMLANAN UYUŞMAZLIK KAPSAMINA GİRMEDİĞİNDEN, DAVAYA İŞ MAHKEMESİ TARAFINDAN DEĞİL, GENEL MAHKEMECE BAKILMALIDIR.
“İçtihat Metni”
Davacı, prim borçlarının hesaplanarak davalı munzam sandığa yatırılmasına ve emekliliğin sağlanmasına, emekli aylıklarının yasal faizi ile birlikte tahsiline, olmadığı takdirde ödenen primlerin yasal faizi ile birlikte iadesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
29.06.1956 tarih ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun “Müstahdem ve işçiler lehine yardım akçesi” başlıklı 468. maddesi hükmü uyarınca; “Esas mukavelede şirketin müstahdem ve işçileri için yardım sandıkları ve sair yardım teşkilatı kurulması ve idamesi maksadiyle akçe ayrılması derpiş olunabilir. Yardım maksadına tahsis olunan para ve diğer mallar, şirket mallarından ayrılarak bunlarla Medeni Kanun hükümleri dairesinde bir tesis (vakıf) meydana getirilir/’
13.07.1967 tarih ve 903 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’ne eklenen “İstihdam Edilenlere ve İşçilere Yardım Vakıfları” başlıklı 77/A maddesi ile getirilen düzenleme uyarınca; “Türk Ticaret Kanunu’nun 468. maddesi gereğince kurulan istihdam edilenler ve işçilere yardım vakıfları ayrıca aşağıdaki hükümlere tabidirler.” denmekte olup, maddenin son fıkrasında “Faydalananlar vakfa aidat ödedikleri veya vakfı düzenliyen hükümler onlara edayı talep hususunda bir hak bahşettiği takdirde, vakfın edalarını dava yoliyle…” talep edebilecekleri hükme bağlanmıştır.
4721 sayılı Türk Medeni KanunuVıun “Çalıştırılanlara ve işçilere yardım vakfı” başlıklı 110. maddesi de benzer bir düzenleme içermekte olup; “Yararlananların, vakfın edimlerinin yerine getirilmesini dava yoluyla” isteyebilecekleri belirtilmektedir.
17.07.1964 tarih ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun yürürlüğe girmesi üzerine “Bankalar, sigorta şirketleri, ticaret ve sanayi odaları ve borsalar veya bunların teşkil ettikleri birlikler personelinin malullük, yaşlılık ve ölümlerinde yardım yapmak üzere bu kanunun yayımı tarihine kadar tesis veya dernek olarak kurulmuş bulunan sandıklar, bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren “…bu personelin, iş kazalariyle meslek hastalıkları, hastalık, analık, malullük, yaşlılık ve ölüm, eşlerinin analık, eş ve çocuklarının hastalık hallerinde, en az bu kanunda belirtilen yardımları sağlıyacak, birer tesis (vakıf) haline getirildikleri takdirde, bu teşekküllerin ve sandıkların personeli 506 sayılı Kanun uygulanmasında sigortalı sayılmayacakları belirtilmektedir.
İşlevi, tıpkı Sosyal Güvenlik Kurumu (devredilen SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı) gibi emeklilik sandığı niteliğinde bulunan bu vakıflar dışında bulunan, Türk Ticaret Kanunu’nun 468. maddesi hükmü dikkate alınarak, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 77/A maddesi uyarınca tesis (vakıf) şeklinde yapılandırılan ve “munzam sandık-vakıf” olarak ifade de edilen yardımlaşma sandıklarından yararlananlara dava hakkı da anılan Medeni Kanun hükümleriyle tanınmıştır.
Bu tür “munzam sandık-vakıflara ilişkin olarak, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun “Yardımlaşma sandıkları” başlıklı 128. maddesinde; “Sigortalı çalıştırılan her türlü işlerde/ ve işyerlerinde, herhangi ad altında kurulmuş veya kurulacak olan borç verme, emekli ve yardım sandıkları ve benzerleri, faaliyetlerine ve kuruluş amaçlarına göre ilgililere menfaatler sağlamaya devam edebilir” ifadeleriyle yer verilmiş olması, 1964 yılında kabul edilen 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesinde tanımlanan, emeklilik sandığı niteliğinde bulunan vakıflar gibi bir yeniden yapılanma sürecine girip girmeyecekleri yönünde oluşan tereddütleri gidermeye yönelik olup, amacı; “İş kazalariyle meslek hastalıkları, hastalık, analık, malullük, yaşlılık ve ölüm hallerinde bu kanunda yazılı şartlarla sosyal sigorta yardımları” sağlamak olan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun, “uyuşmazlıkların çözüm yeri’Vıi düzenleyen 134. maddesindeki “Bu kanunun uygulanmasından doğan uzlaşmazlıklar, yetkili iş mahkemelerinde veya bu davalara bakmakla görevli mahkemelerde görülür.” hükmü kapsamında ele alınarak, yardımlaşma sandıklarınca sağlanan, bir ekonomik, mali değerle ifade edilen yardımların dahi, sigorta kollarından sağlanan yardımlar gibi ele alınmasında yasaca olanak bulunmamaktadır.
Kaldı ki, 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda da “yardımlaşma sandıklarına ilişkin bir düzenlemeye de yer verilmeyerek, bu yönde oluşan tereddütler giderilmiştir.
Davalı Vakfın, Türk Ticaret Kanunu’nda ifade edilen olanaktan yararlanmak üzere, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi 77/A maddesi uyarınca kurularak, yararlananlarına belirli şartlar altında ekonomik ve mali olanaklar sağlamayı amaçladığı, 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesinde tanımlanan nitelikte emekli sandığı vakfı niteliğinde bulunmadığı, Sosyal Güvenlik Bakanlığının 29.06.2000 gün ve 24094 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu’nun Uygulanmasına İlişkin 2 Nolu Tebliği ekindeki “506 Sayılı Kanun’un Geçici 20. Maddesine Tabi Özel Emekli Sandıkları” başlıklı listede de davalı vakfın adının geçmediği anlaşılmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 20.12.2006 gün 2006/18-820 esas, 810 karar sayılı kararlarında da belirtildiği gibi; davalı vakfın 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’na tabi bulunmadığı, Türk Kanunu Medenisi hükümlerine göre kurulduğu, taraflar arasında 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir sosyal güvenlik ilişkisi bulunmadığı, ortada iş mahkemelerinin görev alanını düzenleyen 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesi kapsamında bir uyuşmazlığın bulunmadığı, vakıf senedinin uygulanmasından doğan davalara bakma görevinin genel mahkemelere ait olduğu düşü-nülmeksizin, görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esasına girilip yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 24.03.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2007/21097 E., 2009/443 K.
AYNİ YARDIM
İHTİRAZİ KAYIT
ÖZEL SAĞLIK SİGORTASI
ÖZEL SAĞLIK SİGORTASI PRİMİ
PRİM ALACAĞI
“İçtihat Metni”
Dava, işyeri sigortalıları için ödenen “özel sağlık sigortası primi”nin sosyal sigorta primlerinin hesabına esas tutulacak kazançların aylık tutarına dahil edilerek (sosyal sigorta) primi kesilmemesi gerektiğinin tesbiti; ihtirazi kayıt ile yapılan ödemelerin istirdadı istemine ilişkindir.
Mahkeme, sigortalılar için ödenen “özel sağlık sigortası primi”nin 506 sayılı Kanunun 77/2. maddesinde belirtilen istisnalardan olmadığı gerekçesi ile açılmış bulunan “menfi tesbit davasının reddine” karar vermiştir.
Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
Davaya konu somut uyuşmazlıkta; davalı Kurumun, “işverenlerce çalışanlar için ödenen ‘özel sağlık sigortası’ primlerinin sigorta prim matrahına dahil edilmesi gerektiğini” bildirmesi; davacı işverence, Kuruma yapılan itirazın sonuçsuz kalması üzerine, 2005 Nisan ayından itibaren özel sağlık sigortası primleri “prime esas kazanç matrahı”na dahil edilerek, “ihtirazi kayıtla” ödenmiştir.
Uyuşmazlık; işyeri sigortalıları için, Nisan 2005-Şubat 2006 devresinde ödenen “özel sağlık sigortası primi”nin, sosyal sigorta primine esas kazanç matrahına dahil edilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Davanın yasal dayanağı, uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 4958 sayılı Kanunun 36. maddesi ile değişik 77. maddesi olup, anılan maddede;
“Sigortalılarla işverenlerin bir ay için ödiyecekleri primlerin hesabında:
a) Sigortalıların o ay için hakettikleri ücretlerin,
b) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaktan sigortalılara o ay içinde ödenenlerin,
c) İdare veya kaza mercilerince verilen karar gereğince (a) ve (b) fıkralarında yazılı kazançlar niteliğinde olmak üzere sigortalılara o ay içinde yapılan ödemelerin,
Brüt toplamı esas alınır.
Şu kadar ki, ölüm, doğum ve evlenme yardımları, yolluklar, kıdem, ihbar ve kasa tazminatları, aynî yardımlar ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca miktarları yıllar itibariyle belirlenecek yemek, çocuk ve aile zamları, sigorta primlerinin hesabına esas tutulacak kazançların aylık tutarının tespitinde nazara alınmaz. Bunların dışında her ne ad altında ödeme yapılırsa yapılsın tüm ödemeler prime tabi tutulur…” denmektedir.
“Bunların dışında her ne ad altında ödeme yapılırsa yapılsın tüm ödemeler prime tabi tutulur” bölümü 4958 sayılı Kanun ile anılan maddenin ikinci fıkrasına son cümle olarak eklenmiştir.
Anılan maddede “özel sağlık sigortası primi”ne ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Bu durumda, “özel sağlık sigortası” primlerinin, “ayni yardım” ya da, sigortalıya yapılmış (primlerin hesabına esas tutulacak kazançların aylık tutarına -matrahına- dahil edilebilecek) bir ödeme niteliğinde olup olmadığının belirlenmesi önem taşımaktadır.
Anayasanın 56. maddesi Devlete, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak amacıyla hizmet verme; bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak yerine getirme; sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için, genel sağlık sigortası oluşturma görevi yüklemiştir.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 1. maddesinde Yasanın amacı “…sağlık sigortası bakımından kişileri güvence altına almak…” olarak açıklanmıştır.
Özel sağlık sigortasında ise, genel ve özel şartlar çerçevesinde sigortalının, sigorta süresi içinde gerek çalışma hayatında, gerekse, özel yaşamında oluşabilecek kaza ve hastalık durumunda, doktora muayene olması, tanı veya tedavi için hastaneye yatırılması ve cerrahi müdahale dahil her türlü tedavi olanağının sağlanması, tedavileri için gerekli masraflar ile, varsa, gündelik tazminatları poliçede yazılı meblağlara kadar güvence altına alınmaktadır. Özel sağlık sigortasından yurtiçinde, ya da, yurtdışında tercih edilecek doktor veya sağlık kurumundan hizmet alma serbestisi bulunabilmektedir. Sigorta ettiren ile, sigortalının aynı kişi olması zorunluluğu bulunmamaktadır. Bazı durumlarda sigorta ettiren kendi menfaatini değilde, bir başkasının (somut ilişkide olduğu gibi işyeri sigortalısının/çalışanının) menfaatini sigorta ettirmiş olabilir. Ödenen prim, riziko bedeli primidir. Tasarruf unsuru bu sigortada mevcut olmadığı için primde de bu unsur yoktur. Bu şekilde yapılan sözleşmelerde (sigorta akdinden doğan borç ve yükümlülükler kapsamında) prim ödeme yükümlülüğü de sigorta ettiren işverene ait bulunmaktadır. Bu durumda özel sağlık sigortasından amaçlanan ise, (Sosyal Güvenlik Kurumunca sağlanan sağlık yardımlarına ek olarak) sigortalılara özel sağlık kuruluşlarından da sağlık desteği teminidir.
İşveren tarafından özel sağlık kuruluşlarından, poliçe kapsamında yararlanabilmek amacıyla yaptırılan özel sağlık sigortasına ilişkin primlerinin sigortalı (ücret) geliri kapsamında değerlendirilmesi, özel sağlık sigortasının sağlık hizmeti biçimindeki (ayni) niteliği dikkate alındığında da isabetli bulunmamaktadır. Kaldı ki, özel sağlık sigortası primleri karşılığında teminat altına alınan sağlık yardımları nedeniyle oluşan ve özel sigorta şirketlerince karşılanan giderlerin Sosyal Güvenlik Kurumu yönünden “karşılanmayan sigorta riski” nedeniyle gider azaltıcı nitelikte bulunduğu da unutulmamalıdır.
Aksine düşünce, Devletin özel sağlık sigortasının yaygınlaştırılması konusundaki politikasıyla da uyumlu bulunmamaktadır. Nitekim, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 63/3. maddesi ile “Ücretin safi değeri”; “Sigortanın veya emeklilik sözleşmesinin Türkiye’de kain ve merkezi Türkiye’de bulunan bir sigorta veya emeklilik şirketi nezdinde akdedilmiş olması şartıyla; ücretlinin şahsına, eşine ve küçük çocuklarına ait hayat, ölüm, kaza, hastalık, sakatlık, işsizlik, analık, doğum ve tahsil gibi şahıs sigorta poliçeleri için hizmet erbabı tarafından ödenen primler ile bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları…” indirildikten sonra kalan miktar olduğu belirtilmektedir. Bu ve benzeri diğer düzenlemeler ile prim veya katkı payları nedeniyle vergi matrahından indirimler sağlanmasına karşın, sigorta primine esas matrahın belirlenmesinde farklı bir uygulamaya gidilmesi çelişki yaratmaktadır.
Uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan 506 sayılı Kanunun 77. maddesinin engel bir düzenleme içermiyor olması karşısında, özel sağlık sigortasını teminen sigorta ettiren (işveren) tarafından sigorta şirketlerine yapılan prim ödemelerinin, sigortalının ücret gelirine dahil olduğu, bir diğer ifadeyle, bu prim ödemesinin sigortalıya yapılmış nakdi ödeme niteliğinde bulunduğu değerlendirmesi somut uyuşmazlıkta kabul edilemez.
Belirtilen bu maddi ve yasal olgular gözetilerek, “özel sağlık sigortası primleri”nin sigorta primlerinin hesabına esas tutulacak kazançların aylık tutarının tesbitinde dikkate alınmayacağının kabulü ile, prime esas kazanç matrahına dahil edilen özel sigorta primleri nedeniyle davalı Kuruma yapılan fazla prim ödemeleri, işveren ve Kurum nezdindeki belgeler getirtilerek yaptırılacak bilirkişi incelemesi sonucunda belirlenerek, sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, yazılı düşüncelerle davanın reddi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,temyiz harcının istek hâlinde davacıya iadesine, 26.01.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2007/13934 E., 2009/52 K.
BİRLİKTE SORUMLULUK İLKESİ
MÜTESELSİL BORÇ
ÖDEME EMRİNİN İPTALİ
PRİM ALACAĞI YÖNÜNDEN ZAMANAŞIMI SÜRESİ
“İçtihat Metni”
Davacı, ödeme emrinin iptali ile borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Nesrin Şengün tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Dava, hukuki nitelikçe; dava dışı işveren Ö… Gıda Tarım Hayvancılık Tic.San.Ltd.Şirketinin süresinde ödenmeyen 01.03.1999-30.11.1999 tarihleri arasındaki döneme ait prim ve gecikme zammının, işveren şirketin üst düzey yöneticisi olduğunan bahisle davacıdan tahsili için, 6183 sayılı Kanunun 58. maddesi kapsamında, 08.12.2006 tarihinde tebliğ edilen ödeme emrinin iptali ve borçlu olunmadığının tesbiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, 506 sayılı Kanunun 80. maddesi ile Borçlar Kanununun 134/1. maddesi hükümlerine dayanılarak davacının, üst düzeyde yöneticisi olduğu işveren şirketin prim borcundan işveren ile birlikte müteselsilen sorumluluğu nedeniyle, ödeme emri tebliği dolayısıyla işverene karşı kesilen zamanaşımının davacı yönünden de kesildiği, bu durumda da, zamanaşımı süresinin dolmadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir.
Davanın yasal dayanağı, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçici 7. maddesi uyarınca 506 sayılı Kanunun 80. maddesi olup, birlikte sorumluluk ilkesini getiren anılan madde hükmüne göre; sigorta primlerini (fer’ileri ile) haklı sebepleri olmaksızın yasal süresi içerisinde tahakkuk ve tediye etmeyen tüzel kişiliği haiz işverenlerin üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri; işbu prim borcundan dolayı Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulmuşlardır. Bu bağlamda, müteselsil borçluluğun en belirgin özelliği; alacaklıya karşı borçlulardan her birinin; edimin tamamından sorumlu olması, başka bir ifade ile, alacaklının borçlulardan hepsini birden takip ya da dava edebileceği gibi bunların içinden dilediği birini veya birkaçını dava ya da takip edebilmesi ise de; bu özellik, müteselsil borçların nispi bağımsızlığını ortadan kaldırır nitelik taşımamaktadır. Müteselsil borçların nispi bağımsızlığı ilkesinin zamanaşımı yönünden sonuçları ise; müteselsil borçlulukta, zamanaşımının borçlulardan biri bakımından durmasının diğer borçlulara sirayet etmemesi; müteselsil borçlulardan birinin ileri sürdüğü zamanaşımı def’inden bunu ileri sürmemiş olanların yararlanmalarının mümkün bulunmamasıdır. Her ne kadar, Borçlar Kanununun 134/1. maddesi hükmü, zamanaşımının borçlulardan birine karşı kesilmesi halinde, bundan diğer borçluların etkileneceği esasını içermekte ise de, yukarıda açıklandığı üzere, müteselsil borçlulukta her bir borçlunun borcunun diğerlerinkinden belli ölçüde bağımsız olduğu, bu bağlamda, zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin, her borçlunun borcu bakımından ayrı ayrı incelenmesi gereği gözetildiğinde, anılan hükmün, istisnai nitelikte bir hüküm olması itibariyle Hukuk Genel Kurulunun 07.03.1986 tarih. E 1984/10-250, K 1986/205 sayılı kararında da ifade edildiği gibi, sözü edilen kural sadece tam teselsül durumunda uygulanmalıdır.
Davada uyuşmazlık konusu olan hususda, 506 sayılı Kanunun 80.maddesi kapsamında, tüzel kişiliği haiz işverenlerin üst düzeydeki yönetici ya da yetkililerinin, sigorta primi ve feri’lerinden dolayı Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müteselsilen sorumlu tutulmalarında; müteselsil borçlulardan işverene karşı zamanaşımının kesilmesinin, diğer borçlu üst düzey yönetici ya da yetkililere sirayet edip etmeyeceğidir. Bu yönde, anılan maddede öngörülen birlikte sorumluluk ilkesinin, eksik teselsül esasına dayanması giderek davaya konu alacağın tahsiline dayanarak alınan 6183 sayılı Kanunda, müteselsil borçlulardan birisi aleyhine takibe geçilmiş olmasının, diğer borçlular için zamanaşımının kesilmesine neden olacağına ilişkin bir düzenlemenin yer almaması karşısında; zamanaşımın işlemesi, durması yanında kesilmesinin de her bir borçlu yönünden ayrı ayrı ele alınması gerekir.
Diğer taraftan, dava konusu somut olayda, Kurumun prim alacağı yönünden zamanaşımı süresinin ne olması gerektiği hususunun değerlendirilmesine gelince; 506 sayılı Kanunun 80.maddesinde 3917 sayılı Kanunla yapılan değişiklik uyarınca, Kurumun süresi içerisinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gereği öngörülmüş; 3917 sayılı Kanunla yapılan bu değişiklik aynı Kanunun 8.maddesi hükmüne göre, 08.12.1993 tarihinde yürürlüğe girmiş; daha sonra, 24.06.2004 tarih, 5198 sayılı Yasayla aynı maddede yapılan değişiklik sonucunda, Kurum alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Yasanın 102. maddesinin de uygulanma olanağı bulunmadığı düzenlemesi getirilmiş ve düzenleme 06.07.2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu durumda, zamanaşımı süresi bakımından 3917 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden önceki dönemle, 5198 sayılı Yasanın yürürlüğü sonrasına ilişkin prim ve gecikme zamları yönünden, Sosyal Sigortalar Kurumu’nun alacak hakkı, Borçlar Kanunu’nun 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Giderek, zamanaşımının başlangıç tarihi ise, yine, Borçlar Kanunu’nun 128. maddesi gereğince alacağın muaccel olduğu tarihtir ve zamanaşımının kesilmesi ve durdurulmasına ilişkin Borçlar Kanunu’nun 132. ve ardından gelen maddeleri de burada aynen geçerlidir. 08.12.1993 tarihinde yürürlüğe giren, 3917 sayılı Kanunun getirdiği düzenlemenin geçerli olduğu tarihler arasındaki döneme ilişkin prim ve gecikme zammı alacakları yönünden ise, 6183 sayılı Kanunun zamanaşımına ilişkin 102. ve ardından gelen maddeleri geçerlidir. Bu yönde 102. madde hükmüne göre zamanaşımı süresi 5 yıl olup, zamanaşımı süresinin başlangıcı ise, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını takip eden yıl başıdır.
2000/195 takip sayılı dosya üzerinden düzenlenen 03.02.2000 tarih ve 8051 sayılı ödeme emrine konu primlerin; 3917 sayılı Kanunla getirilen düzenlemenin geçerli olduğu dönem içerisinde kalan 01.03.1999-30.11.1999 dönemine ilişkin olduğu ve ödeme emrinin 08.12.2006 tarihinde tebliğ edildiği hususu gözetildiğinde, davacının zamanaşımı define değer verilerek borcu ödemekle yükümlü olmadığından bahisle ödeme emrinin iptaline karar verilmesi gereğinin gözetilmemiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,temyiz harcının istek hâlinde davacıya iadesine, 19.01.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2007/12572 E., 2007/20695 K.
EK PRİM
EKSİK İNCELEME İLE VERİLEN HÜKÜM
GECİKME FAİZİ
“İçtihat Metni”
Davacı, ek prim ve gecikme faizi tahakkukunun terkinine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, bozmaya uyarak ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Dava, hukuki nitelikçe, davacı tarafından üstlenilen ve bitirilen çırçır ve prese fabrikası inşaatı işi nedeniyle 4792 sayılı Kanunun 3917 sayılı Kanunla değişik 6. maddesi kapsamında sigorta müfettişi raporuna dayanılarak Kurumca re’sen tahakkuk ettirilen prim ve gecikme zammından dolayı davacının borçlu olmadığının tespiti, ölçümleme işleminin iptali ve yersiz ödenen tutarın geri verilmesi istemine ilişkindir.
Önceki bozma kararlarımızda “yapılardaki değer azalışı gerekçesiyle indirime gidilerek maliyet bedellerinin eksik hesaplanması” kesin bozma sebebi sayılmış, ayrıca tüm binaların maliyet hesabında 2002 yılının 1999 yılına göre eskalasyon katsayısı esas alınarak belirlenen m2 birim fiyatları ile Kurumun esas aldığı birim fiyatı arasındaki farkın neden ileri geldiği, Kurumca yapı sınıfı 4/A olarak belirlenerek işçilik hesabı buna göre yapılmış olmasına rağmen, hükme dayanak alınan bilirkişi raporunda ise Kurumca belirlenen birim maliyet fiyatlarının gerekçesi ve dayanağı açıklanmadan 3A ve 2A olarak değerlendirilerek buna göre maliyet ve işçilik hesabının yapılmış olması isabetsiz bulunarak bu yönde gerekli araştırma yapılması istenmiştir. Mahkemece her iki konuda bozma kararına uyulmasına karar verildiği halde, bozma öncesi hükme dayanak alınan bilirkişi raporunun yetersiz bulunmuş olduğu dikkate alınmadan, aynı bilirkişiden ek rapor alınarak ve bozma gereği yerine getirilmeyerek eski kararın verilmiş olması isabetsizdir.
Öncelikle; müfettiş raporunda ruhsatta inşaat sınıfının “4″ olduğunun belirtilmesi karşısında, davaya konu fabrika inşaatına ait ruhsat getirtilmeli, çeşitli tarihlerde Bayındırlık Bakanlığınca yayınlanan inşaat birim maliyetleri hakkındaki tebliğlerde, brim maliyet bedelleri belirlendiğinden, işin yapıldığı dönemde yürürlükteki tebliğe göre, dava konusu fabrika inşaatı işi bir bütün olarak ele alınarak, inşaatın hangi sınıfa girdiği ve brim maliyet bedelleri belirlenmeli, Kurumca yapılan belirlemeden farklı olması halinde gerekçeleri gösterilmelidir. İnşaatın bölümlere ayrılarak, her biri için ayrı yapı sınıfı ve brim maliyet bedelleri tespit edilmesinin de mümkün olamayacağı gözetilmelidir. Ayrıca, önceki bozma kararlarımızda da belirtildiği üzere geçerli bir nedene dayanmadığı halde değer azalışı gerekçesiyle Kurumca belirlenen asgari işçilik miktarından da indirim yapılmamalıdır.
Mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki esaslar doğrultusunda yargılama yapılarak, yeniden konusunda uzman bir başka bilirkişi veya bilirkişi heyetinden rapor alınarak, elde edilecek sonuca göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O hâlde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 10.12.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2007/7651 E., 2007/19839 K.
İŞSİZLİK SİGORTASI
İŞSİZLİK SİGORTASI PRİMİ
“İçtihat Metni”
Dava, kapsam dışı personel statüsünde çalışanların, Uyuşmazlık Mahkemesinin 1995/1 Esas 1996/1 Karar sayılı kararı uyarınca Anayasanın 128. maddesinde sözü edilen “diğer kamu görevlileri” olduğu ve iş güvencesi bakımından kamu personeli sayılarak, kamu görevlilerinin sahip olduğu iş güvencesine sahip olmakla 4447 sayılı kanun 51. maddede sayılan haller nedeniyle işsiz kalmalarının ve dolayısıyla işsizlik sigortası hükümlerinden yararlanmalarının mümkün bulunmadığı gerekçesi ile davacının ücretinden işsizlik sigortası primi kesilemeyeceğinin tespiti ve kesintilerin şimdilik 500,00 YTL’lik kısmının Kurumca tahsil edildiği tarihten itibaren işleyecek faizi ile birlikte tahsiline ilişkindir.
Mahkemece, bozmaya uyarak, davanın kabulü ile davacıya yapılan ücret ödemelerinden kesilen işsizlik sigortası primlerinin, davalı Kurumca tahsil edildiği tarihten başlamak üzere yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Hükmün, davalı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.10.2007 tarih 2007/10-663-770 sayılı kararında açıklandığı üzere; 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanununda, sigortalılara işsiz kalmaları halinde, Kanunda öngörülen ödemenin yapılması yanında, yeni bir iş bulabilmeleri için mesleki geliştirme, yeni bir meslek edindirme ve yetiştirme eğitimi verme hizmetleri de amaçlar arasında sayılmıştır.
İşsizlik sigortası zorunlu olup, işlevini yerine getirebilmesi, uygulamanın sistematik bir bütünlük içerisinde yapılmasına bağlıdır. İşsizlik sigortasının kişiler bakımından kapsamı 506 sayılı Kanuna paralel bir şekilde düzenlenmiştir. 506 sayılı Kanun anlamında sigortalılık niteliğini kazanma açısından aranan koşullar, işsizlik sigortasının kapsamı için de aynen geçerli olmaktadır. 506 sayılı Kanunun 2. maddesinde belirtilen sigortalılar (bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanlar) ile aynı Kanunun Geçici 20. maddesinde açıklanan sandıklara tabi sigortalılar ve mütekabiliyet esasına dayalı olarak yapılan anlaşmalara göre çalışan yabancı işçiler, işsizlik sigortasının kapsamında yer almaktadır.
Kapsamda bulunmayanlar ise; 4447 sayılı Kanunun 4571 sayılı Kanunla değişik 46. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilmektedir. Buna göre, 506 sayılı Kanunun 3. maddesinde “sigortalı sayılmayanlar” işsizlik sigortasının da kapsamı dışında bulunmaktadırlar. Bunun dışında, sosyal güvenlik kuruluşlarından yaşlılık aylığı alıp da sosyal güvenlik destek primi ödeyerek ya da ödemeksizin çalışanlar ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu, 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanunu, 3466 sayılı Uzman Jandarma Kanunu, 2802 sayılı Hakimler Ve Savcılar Kanunu, 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu, 2914 sayılı Yüksek Öğretim Personel Kanunu, 233 ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler ile 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi kamu kurum ve kuruluşlarının teşkilat kanunlarındaki hükümlerine göre sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre geçici personel statüsünde çalıştırılanlar bu kanun kapsamına dahil değildir. Anılan madde sınırlayıcı olup, kapsamının yorum yolu ile genişletilmesi düşünülemez.
Maddede “kapsam dışı personel” ifadesi yer almamış olmakla birlikte tam bir değerlendirme yapılabilmesi için tanımına ve içeriğinin belirlenmesine gereksinim vardır. Kapsam dışı personel iş hukuku ile ilgili bir kavramdır. Kapsam dışı bırakılma, toplu iş sözleşmesinden yararlanmama sonucunu doğurur, işçiyle işveren arasındaki bireysel iş ilişkisini, hizmet sözleşmesine dayanan olguyu etkilemez. Kapsam dışı bırakılacak olanlar, iş sözleşmeleri veya işyerinde uygulanan personel yönetmelikleri ile iş hukukunun güvencesi altında bulunmaktadır.
İşçiler ya yasadan ötürü zorunlu olarak kapsam dışı kalmakta, yada toplu iş sözleşmesinin tarafları serbest iradeleri ile bazı işçi gruplarını kapsam dışı bırakmaktadırlar. Bunlar hizmet akdiyle çalışan, İş Kanununa, sosyal güvenlikleri yönünden ise 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa tabi kişiler olup, kapsam dışı bırakılmaları, bunların işçilik sıfatını, bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılmaları olgusunu etkilememektedir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4. maddesinde kamu hizmetlerinin; memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçiler eliyle gördürüleceği, 5. maddesinde ise; bu Kanuna tabi kurumların, dördüncü maddede yazılı dört istihdam şekli dışında personel çalıştıramayacakları kurala bağlanmıştır.
399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3/a maddesinde ise teşebbüs ve bağlı ortaklıklarda hizmetlerin; memurlar, sözleşmeli personel ve işçiler eliyle gördürüleceği belirtilmiş, bu düzenlemede ayrıca bir “kapsam dışı personel” ifadesine yer verilmemiş, (e) bendinde; işçilerin bu kanun hükmünde kararnameye tabi olmadığı ifade edilmiştir. Yine aynı Kanun Hükmünde Kararnamenin 25. maddesinin (c) fıkrasında sözleşmeli personelin ücretinin nasıl saptanacağı, 25 ve devamı maddelerinde diğer mali ve sosyal haklar düzenlenmesine karşın, bu düzenlemeler içinde de kapsam dışı personele yer verilmemiştir. Kapsam dışı personel mali ve sosyal haklar yönünden 233 ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelere tabi tutulmamıştır.
Haklarında, statü hukukuna ilişkin hiçbir yasal düzenleme bulunmayan, sadece KİT’lerce kendi durumlarına uygun yönetmelikler çıkartılan kapsam dışı personelin Anayasa’nın 128. maddesinde sözü edilen “diğer kamu görevlileri” tanımı içerisinde kabulüne yasaca olanak bulunmamaktadır. Kapsam dışı personel kamu hukukunda iş gücünün istihdamını belirleyen, statü hukukuna tabi bir çalışma statüsü değildir. Kapsam dışı bırakılan işçiler, işverenleri ile olan çalışma ilişkilerine hizmet akdi çerçevesinde devam etmektedirler. Sınırlı olarak belirtilen istihdam türlerine toplu sözleşmenin taraflarınca yeni bir statü eklenemez.
Kapsam dışı personelin, 4571 sayılı Kanunun 3. maddesi ile işsizlik sigortası kapsamında bulunmadıkları yönünde açıklık getirilen “sözleşmeli personel”e benzer şekilde gibi değerlendirilmeleri gerektiği yönündeki düşünceye gelince; KİT personel rejimini düzenleyen 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile de 657 sayılı Kanunda aynı adı taşımakla birlikte farklı bir sözleşmeli personel uygulamasına gidildiği görülmektedir. Sözleşmeli personel; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu 4/B maddesinde; Kalkınma planı, yıllık program ve iş programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, işletilmesi ve işlerliği için şart olan, zaruri ve istisnai hallere münhasır olmak üzere özel bir meslek bilgisine ve ihtisasına ihtiyaç gösteren geçici işlerde, kurumun teklifi üzerine Devlet Personel Dairesi ve Maliye Bakanlığının görüşleri alınarak Bakanlar Kurulunca geçici olarak sözleşme ile çalıştırılmasına karar verilen ve işçi sayılmayan kamu hizmeti görevlileri olarak tanımlanmaktadır.
Bunların dışında 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin istihdam şekillerinde sözleşmeli personel ibaresi yer almış ve 3/C maddesinde; “..teşebbüs ve bağlı ortaklıkların genel idare esasları dışında yürüttükleri hizmetlerinde bu Kanun Hükmünde Kararnamede belirtilen hukuki esaslar çerçevesinde akdedilecek bir sözleşme ile çalıştırılan ve işçi statüsünde olmayan personel” olarak tanımlanmıştır. Kamu iktisadi teşebbüslerinde çalışan sözleşmeli personel, 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine tabi bulunmaktadır. Bu kanun hükmünde kararnamede hüküm bulunmayan konularda ise 657 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaktadır. Görüldüğü gibi, işçi niteliğinde bulunan kapsam dışı personelin, farklı esaslara ve statüye tabi tutulmuş olan sözleşmeli personel gibi ele alınarak değerlendirilmeleri mümkün bulunmamaktadır.
4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Kanununun, özelleştirme programına alınacak kuruluşlardan personel naklini düzenleyen 22. maddesinde (kapsam dışı personel) ifadesine yer verilmiş olması, Yasanın amaç ve kapsamıyla ilgilidir. Anılan yasa, özelleştirme uygulamalarını düzenlemeye, özelleştirmeye tabi yerlerde çalışanların mali ve sosyal haklarını güvence altına almaya yöneliktir. Nitekim 1. maddesine; özelleştirme uygulamaları kapsamında bulunanlara mali ve sosyal haklar sağlanması amacından söz edilmektedir. Özelleştirme uygulamalarına ilişkin bir yasa ile kamuda çalışanların istihdam ilişkilerini düzenlenmesi beklenmemelidir. KİT’lerde çalışan ve özelleştirme uygulamalarında nakle tabi tutulan kapsam dışı personelin, sözleşmeli personel gibi (kamu personeli olarak) nitelendirilmeleri, yasanın amacına da aykırı bulunacaktır. Kaldı ki, 2005 yılında anılan maddede yapılan değişiklik ile (kapsam dışı personel) ifadesi yerine; “iş kanunlarına tabi olarak görev yapmakla birlikte toplu iş sözleşmesi hükümlerinden yararlanmayan genel müdür, genel müdür yardımcısı, teftiş kurulu başkanı, kurul başkanı, daire başkanı, müessese, bölge,fabrika, işletme ve şube müdürü, müfettiş ve müfettiş yardımcısı, müşavir ve başuzman unvanlı kadrolara atanmak suretiyle görev yapan personel” ifadesine yer verilerek, duruma açıklık getirilmeye çalışılmaktadır.
Belirtilen düzenlemeler hep birlikte değerlendirildiğinde; KİT’lerde “kapsam dışı personel” adı altında, İş Kanununa tabi olarak çalıştırılan ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa göre sosyal sigorta yönünden sigortalı kabul edilip bu Kurumla ilişkilendirilen davacının ücretinden işsizlik sigortası primi kesilmesinde yasaya aykırılık bulunmamaktadır.
Açıklanan maddi ve hukuksal olgular gözetilerek, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle ve yazılı gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 27/11/2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2006/9956 E., 2006/14104 K.
İCRA TAKİBİNİN İPTALİ
ÖDEME EMRİNİN İPTALİ
“İçtihat Metni”
Davacı, icra takibinin ve ödeme emirlerinin iptaline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, bozmaya uyarak ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Dava, hukuki nitelikçe; 6183 sayılı Kanun çerçevesinde yapılan takibe konu 2004/263 numaralı ödeme emrinin iptali istemine ilişkin olup, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda davanın kabulüne karar verilmiştir.
Bozma ilamında da açıklandığı gibi; davanın yasal dayanaklarından olan 506 sayılı Kanunun 80 inci maddesi hükmüne göre, sigorta primlerini haklı sebepleri olmaksızın yasal süresi içerisinde tahakkuk ve tediye etmeyen tüzel kişiliği haiz işverenlerin üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri, Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludurlar. Diğer taraftan, kanuni temsilcilerin sorumluluğunu düzenleyen 6183 sayılı Kanunun mükerrer 35 inci maddesi hükmüne göre de, tüzel kişilerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan kamu alacakları, kanuni temsilcilerin kişisel mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilmektedir. Dava dışı işveren Anonim Şirketin Yönetim Kurulu Üyesi olan davacının 506 sayılı Kanunun anılan maddesi kapsamında kurum alacağından işveren ile birlikte teselsül hükümleri gereğince sorumluluğu için, prim veya diğer kurum alacağının tahakkuk ettiği, ödenmesi gereken dönemde, üst düzey yönetici sıfatıyla şirketi temsil ve ilzam yetkisine sahip bulunması gerekmekte olup; Kurum alacağından 6183 sayılı Kanunun anılan maddesi kapsamında sorumlu tutulabilmesi için ise; yine, işbu alacağın gerçekleştiği, ödenmesi gereken dönemde kanuni temsilci sıfatı taşıması ve giderek kanuni temsilci statüsü kazanabilmesi için de, tüzel kişiyi borç altına sokma ve yönetme yetkisine sahip olması zorunludur.
Dava dışı borçlu Anonim Şirketin 03.04.2000 tarihli Yönetim Kurulu toplantısında alınan ve Karabük 3. Noterliğince 10.04.2000 tarihinde onaylanan karar tutanağı içeriğine, yine, aynı Noterlikçe aynı tarihte onaylanan ve şirketin temsil şeklini belirten sirkülere göre, davacının şirketi temsil ve ilzama yetkili olduğu anlaşılmaktadır. Davanın dayanakları olan ve yukarıda belirtilen kanun maddelerinde öngörülen sorumluluk koşullarının davacı yönünden gerçekleştiği belirgin bulunmakla, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu istemin aynen hüküm altına alınması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 07.11.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi 2006/7185 E., 2006/14644 K.
PİRİM BORCUNUN İPTALİ
“İçtihat Metni”
Davacı, davalı Kurum tarafından tahakkuk ettirilen prim borcunun iptaline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Kurum yoklama memuru tarafından düzenlenen durum tespit tutanağı uyarınca, davacıya ait yazlık evde fiilen çalıştıkları belirlenen Nebi ve Melahat adlı işçiler nedeniyle re’sen tahakkuk ettirilen prim borçlarının iptali istemli davanın, çalışmaları tespit edildiği için adlarına sigorta primi tahsili yoluna gidilen sigortalıların hak alanını ilgilendirdiğinden, anılan kişilere yöntemince husumet yöneltilerek davaya katılımları sağlanıp, kanıtlarını sunma olanağı tanınması gereği üzerinde durulmaksızın; yalnızca Sosyal Sigortalar Kurumu’na yöneltilen husumetle yetinilerek sürdürülen yargılama sonucunda, “M…….’ın davacıya ait yazlık villada hizmet akdine dayanan 506 sayılı yasa kapsamında bir çalışması olmadığı…” sonucuna varır şekilde eksik inceleme ve araştırmaya dayalı hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,14.11.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi
2006/10921 E., 2006/15160 K.
İSTİHKAK İDDİASI
İçtihat Metni
Davacı, istihkak iddiasının reddine dair Kurum işleminin iptali ile menkul mallar üzerindeki haczin kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir. Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı SSK’nın temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Davacının temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;
Davalı Kuruma olan prim borcundan dolayı K…… İnş. Baskı Devre Elektronik San. Ve Tic. Ltd. Şti. ile A…… Baskı Tic. Ltd.Şti. hakkında 6183 Sayılı Yasa hükümleri uyarınca yapılan takip sonucunda haczedilen menkul mallar üzerinde istihkak iddiasında bulunan davacı şirket ile borçlu şirketlerin tescil adreslerinin ve temsilcilerinin aynı oluşu dolayısı ile aynı yerde faaliyette bulundukları, dava konusu menkul malların davacı şirkete ait olduğu konusunda yazılı nitelikte belge ibraz edilmediği, şirketler arasında muvazaalı olarak menkullerin devredildiği gerçeği karşısında, buna ilişkin olan davacının temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
Diğer yandan, 6183 Sayılı Yasanın 68/2 Maddesi hükmü uyarınca istihkak iddiasına dayalı davalarda %10 tazminata hükmedilebilmesi için, takibin tehirine karar verilmiş olması gerekeceğinden ve dosya kapsamına göre takibin tehiri yoluna gidilmediği anlaşıldığından, tazminata hükmolunmaması gerekirken yazılı şekilde aksinin kabulü, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Ne var ki; bu hususun düzeltilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hüküm bozulmamalı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmalıdır.
SONUÇ: Hüküm fıkrasının birinci bendinde yer alan “6183 sayılı yasanın 68. maddesi gereğince, hacizli malın değerinin %10 tutarında tazminatın davacıdan alınıp, davalı kuruma ödenmesine” sözlerinin silinmesine ve hükmün düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, 21.11.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi
2006/11520 E., 2006/15657 K.
İçtihat Metni
Davacı, SSK’na borçlu olmadığının tespiti ile sorumluluğun N…… İnşaat Taahhüt ve Sanayi Ticaret Ltd Şti ile önceki maliklere ait olduğuna ve bağımsız bölümün ilişiksiz belgesinin verilmesine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde mahkemenin görevsizliğine karar vermiştir.
Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Davanın yasal dayanağı 506 Sayılı Kanunun 80 ve 81.maddeleridir. Dava dışı müteahhit N…… İnşaat Ltd.Şti.’nin yürüttüğü inşaat dolayısıyla çalıştırdığı sigortalılar yönünden Kuruma ödemekle yükümlü olduğu prim borcunu ödemediği iddiasıyla Kurumca hakkında icra takibi başlatılmış, bu arada inşaatı biten dairelerden biri davacıya satılmış, davacının oturma ruhsatı almak üzere girişimde bulunması üzerine prim borcu nedeniyle belediyenin ruhsat vermemesinden kaynaklanan uyuşmazlığın giderilmesi için iş bu dava açılmıştır.
Davacı ile Kurum arasındaki uyuşmazlığın temelinde; işveren sıfatıyla, 506 Sayılı Kanundan kaynaklanan sorumluluğunu yerine getirmeyen müteahhidin prim borcu bulunmaktadır. Şu halde, 506 Sayılı Kanunun 134.maddesi uyarınca bu kanunun uygulanmasından doğan bu uyuşmazlığa İş Mahkemesince bakılması gerekir. Mahkemenin yetersiz gerekçeyle görevsizlik kararı vermiş olması, ayrıca kabule göre de “yargı yolu yanlışlığı nedeniyle görevsizlik” kararı verilmesi gerekirken, “görevsizlik” kararı verilmesi isabetsiz bulunmuştur. Mahkemece, yapılacak iş, işin esasına girerek öncelikle, temel uyuşmazlığın taraflarının müteahhit şirket ile davalı Kurum olduğu gerçeğini dikkate alarak, davacının iş bu davada aktif husumet (sıfat) ehliyetinin bulunup bulunmadığını irdelemek, husumet ehliyetinin varlığının kabulü halinde talep hakkında bir karar vermekten ibarettir. O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 01.12.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.
————————————————–
T. C. YARGITAY
10. Hukuk Dairesi
2006/13157 E., 2006/1904 K.
İCRA TAKİBİNİN İPTALİ
ZAMANAŞIMI
İçtihat Metni
Davacı, borçlu olmadığının tespiti ile icra takibinin iptaline karar verilmesini istemiştir. Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalı Avukatı ve davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Davacının temyizine gelince;
Dava; 1997 yılı 3., 4., ve 5. aylara ilişkin prim borcu için tebliğ edilen ödeme emrinin iptali talebine ilişkindir. Davacı, davaya konu ödeme emrine itirazında zamanaşımı definde bulunduğuna göre, bu yönde; 506 sayılı Kanunun 80′nci maddesinde 3917 sayılı Kanunla yapılan değişiklik uyarınca, Kurumun süresi içerisinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 Sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekir. 3917 Sayılı Kanunla yapılan bu değişiklik, aynı kanunun 8. maddesi hükmüne göre, 08.12.1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu durumda, zamanaşımı süresi bakımından; 3917 Sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden önceye ilişkin prim ve gecikme zamları yönünden, Sosyal Sigortalar Kurumunun alacak hakkı, Borçlar Kanunu madde 125′de öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Giderek zamanaşımının başlangıç tarihi ise yine Borçlar Kanununun 128. maddesi gereğince alacağın muaccel olduğu tarihtir ve zamanaşımının kesilmesi ve durdurulmasına ilişkin Borçlar Kanununun 132 ve ardından gelen maddeleri de burada aynen geçerlidir. 3917 Sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden aynı maddede 5198 sayılı Kanunun 11. maddesi hükmüyle yapılan ve Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanunun 51. maddesi yanında 102. maddesinin de uygulanmayacağına ilişkin değişikliğin yürürlüğe girdiği 06.07.2004 tarihine kadarki döneme ilişkin prim ve gecikme zamları yönünden ise; 6183 Sayılı Kanunun zamanaşımı konusunu düzenleyen 102. madde ve ardından gelen maddeleri geçerlidir. Bu yönde; 102. madde hükmüne göre, zamanaşımı süresi; 5 yıl olup, zamanaşımı süresinin başlangıcı ise alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını takip eden yıl başıdır. Dava konusu olayda; yukarıda öngörülen esaslar çerçevesinde ödeme emrine konu primler, 1997 yılı 3., 4., ve 5. aylara ilişkin olup, 3917 Sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden sonra ve 5198 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 06.07.2004 tarihinden önceki döneme ilişkin olduğundan, takip tarihi itibariyle 6183 Sayılı Kanunun 102. maddesi ve devamındaki hükümler gereğince primin ödenmesi gereken vadesinin rastladığı takip eden yılbaşından itibaren 5 yıllık zamanaşımı süresinin fazlasıyla geçtiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm tesis edilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde; davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz olunan hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 12.02.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.
isvesosyalguvenlik.com – Mevzuat Bilgi Kültür Platformu
