Anasayfa / Yargı Kararları / Bağ-Kur Uygulamaları İle İlgili Yargıtay Kararları-1
  • A A A
  • Bağ-Kur Uygulamaları İle İlgili Yargıtay Kararları-1

    Sponsorlu Bağlantılar

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2009/17324 E.N , 2011/3247 K.N.

    İlgili Kavramlar

    ZORUNLU SİGORTALILIK TESPİTİ

    İçtihat Metni

    Davacı, 8/9/1996-4/10/2000 tarihleri arasında 1479 sayılı Kanun kapsamında zorunlu sigortalılık tespiti istemine ilişkindir.

    Mahkeme, davanın reddine karar vermiştir.

    Hükmün, davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi D…. D…. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Davanın, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 4/1-b bendi kapsamındaki sigortalılara ilişkin olduğu ancak, geçiş hükümlerini içeren aynı Kanunun Geçici 7. maddesi gereğince mülga 1479 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerektiğinden, söz konusu mevzuat hükümlerine göre yapılan inceleme sonucunda; davanın yasal dayanaklarından olan 1479 sayılı Kanunun 26. maddesi ile, sigortalı olmak hak ve yükümlülüğünden vazgeçilemeyeceği ve kaçınılamayacağı, bu Kanuna göre sigortalı sayılanların, sigortalı sayıldıkları tarihten itibaren üç ay içinde Kuruma başvurarak kayıt ve tescil yaptırmalarının zorunlu olduğu, aksi durumda, Kurumca re’sen tescil işleminin yapılacağı hükme bağlanmıştır.

    Buna karşın, 1479 sayılı Kanunda sigortalılık hak ve mükellefiyetlerinin belirli tarihlerden başlatılmasını zorunlu kılan düzenlemeler de yer almaktadır. Bunlardan ilki, “Tescilini yaptırmayanlar hakkında yapılacak işlemler” başlıklı Ek-Geçici 13. madde hükmünde, tescilleri yapılmamış, ancak, sigortalılık niteliğini taşıyanlar yönünden Yasanın tanıdığı hak ve mükellefiyetlerin 2654 sayılı Kanunun yürürlük tarihi olan 20.04.1982 tarihinden başlatılacağı öngörülmüştür.

    619 sayılı KHK’nin Geçici 1. maddesi hükmünde ise; “Bu Kanuna göre sigortalılık niteliği taşıdıkları halde bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olan sigortalıların sigortalılık hak ve mükellefiyetleri bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlar. Ancak, 1479 sayılı Kanuna göre zorunlu sigortalı olarak tescil edilmiş olmak kaydıyla, 20.04.1982 tarihinden bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar vergi dairelerine kayıtlı olarak kendi nam ve hesabına bağımsız çalıştıklarını belgeleyen sigortalıların, vergiye kayıtlı bulundukları süreler, bu süreye ilişkin primleri, ödeme tarihinde bulundukları gelir basamağı prim tutarı üzerinden ödemek kaydıyla sigortalılık süresi olarak değerlendirilir.” denilmekte olup, 04.10.2000 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de, Anayasa Mahkemesi’nin 08.08.2001 tarihinde yürürlüğe giren 26.10.2000 günlü kararı uyarınca 619 sayılı KHK. tüm hükümleriyle iptal edilmiştir.

    Bu konuda benzer düzenlemeyi öngören 4956 sayılı Kanunun 47. maddesiyle değişik 1479 sayılı Kanunun Geçici 18. maddesinde; “Bu Kanuna göre sigortalılık niteliği taşıdıkları halde 04.10.2000 tarihine kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olan sigortalıların sigortalılık hak ve mükellefiyetleri 04.10.2000 tarihinden itibaren başlar. Ancak, bu Kanuna göre zorunlu sigortalı olarak tescil edilmiş olanların sigortalılıkları, bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren altı ay içinde Kuruma yazılı olarak başvurmaları ve 20.04.1982-04.10.2000 tarihleri arasındaki vergi kayıtlarını belgelemek ve belgelenen bu sürelere ilişkin olarak 49 uncu ve ek 15 inci maddelere göre hesaplanacak prim borçlarının tamamını, tebliğ tarihinden itibaren bir yıl içinde, ödeme tarihinde bulundukları gelir basamağının yürürlükte olan prim tutarı üzerinden ödemek kaydıyla bu süreler sigortalılık süresi olarak değerlendirilir.” hükmünü içermekte olup, söz konusu düzenleme Kanunun yayım tarihi olan 02.08.2003 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir.

    Dosyanın incelenmesinden; davacının 7/5/2001 tarihinde 8/9/1996 tarihli vergi kaydına istinaden 4/10/2000 tarihi itibarıyla re’sen tescil edildiği, 8/9/1996-31/3/2003 tarihleri arasında vergi kaydı, 1/2/1999 tarihinden itibaren devam eden oda kaydı bulunduğu, Kurum’un vergi kaydının sona ermesi nedeniyle 31/3/2003 tarihiyle sigortalılığı sona erdirdiği anlaşılmaktadır.

    Mahkemece, 4956 sayılı Kanun ile 1479 sayılı Kanuna eklenen geçici 18. madde hükmünde belirtilen sürede müracaatının olmaması sebebiyle davanın reddine karar verilmiş olup, davacının sigortalılık tesciline ilişkin giriş bildirgesinin 2001 yılında re’sen tanzim edilerek kuruma ibraz edilmiş olması karşısında geçici 18. madde hükmünün Kanunun yayım tarihi olan 02.08.2003 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiş bulunmasına göre; somut olayda uygulanma olanağı bulunmamaktadır.

    Hal böyle olunca, mahkemece, 1479 sayılı Yasanın 24 ve 25. maddeleri çerçevesinde ve yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, davacının, ihtilaf konusu dönemde zorunlu sigortalılık şartlarını taşıyıp taşımadığı irdelenerek, varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.

    O hâlde, davacı avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davacıya iadesine, 10.03.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2010/130 E.N , 2011/7751 K.N.

    İlgili Kavramlar

    BAĞKUR SİGORTASINDA BASAMAK FARKI

    İçtihat Metni

    Davacı; 04.10.2000 tarihi itibarıyla Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil edildiğini, sigortalılığının 12. basamaktan başlatıldığını, şu an 15. basamaktan primlerini ödediğini, davalı Kurumca primlerin 14. basamaktan ödenmesi gerekirken 12. basamaktan ödendiğinden bahisle 5.251,97 TL prim borcu tahakkuk ettirildiği, oysa 2000′de basamağının 12. basamak olarak belirlendiğini belirterek, Kurum işleminin iptalini ve sigorta basamağının belirlenmesi talebinde bulunmuştur.

    Mahkemece; ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmün, davalı Kurum Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Dilek Doğan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    İnceleme konusu somut olayda; 15.11.2000 tarihinde verilen giriş bildirgesi üzerine, 5434 sayılı Kanun kapsamındaki hizmeti gözetilerek 1479 sayılı Yasanın 51.maddesi gereği intibakla 04.10.2000 tarihi itibarıyla 12.basamaktan tescili yapılan davacının, 07.11.2002 tarihli talebine istinaden 13. basamağa, 03.12.2004 tarihli talebine istinaden 01.01.2005 tarihinde 14. basamağa yükseltildiği, 11.01.2007 tarihinde 15. basamağa yükseltilmesi talebinde bulunduğu, anılan basamaklar üzerinden prim ödemeleri yapılırken, davalı Kurum’un Emekli Sandığı tarafından davacının 15 yıl, 3 ay, 14 gün hizmetinin bulunduğunu bildirmesi üzerine 21/5/2008 tarihli işlemle tescil basamağını “14″ olarak belirlendiği ve 5.251,97 TL prim borcu tahakkuk ettirdiği, 20/6/2008 tarihli işlemle de tahakkuk ettirilen prim borcunun yatırılmadığından bahisle basamak yükseltme talebinin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

    Mahkemece, davacının kurumu yanıltmadığı, davacının basamak tespiti ve intibak işlemlerinin Kurum tarafından yapıldığı, davacının iyiniyetli olduğu ve Kurum’un hatasından sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle prim borcu tahakkuku ve basamak yükseltme talebinin reddine ilişkin 21.05.2008 ve 20.06.2008 tarihli Kurum işlemlerinin iptaline ve 5510 sayılı Kanunla basamak düzenlemesinin kaldırıldığından bahisle basamak tespiti konusunda ise, karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

    1479 sayılı Kanun’un 51′nci maddesinin üçüncü fıkrasında, diğer sosyal güvenlik Kanunlarına tabi olarak çalıştıktan sonra Bağ-Kur kapsamına girenlerin diğer sosyal güvenlik Kurumlarında geçirdikleri süre intibak ettirilmek suretiyle en yakın basamaktan aşağısını on ikinci basamaktan yukarısını seçemeyecekleri öngörülmüş, 04.10.2000 tarihinde yürürlüğe giren 619 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile anılan fıkra “Ancak, diğer sosyal güvenlik kanunlarına tabi bir işte çalıştıktan sonra bu Kanun kapsamına girenlerin basamakları, diğer sosyal güvenlik kanunları kapsamında geçirilen süre dikkate alınarak intibak ettirilmek suretiyle belirlenir” şeklinde değiştirilmiş, anılan KHK. Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilerek, 08.08.2001 tarihinde yürürlükten kalkmıştır. Ancak bu defa 02.08.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4956 sayılı Kanun’la düzenleme aynen korunmuştur.

    1479 sayılı Kanun’un 52′nci maddesinde ise; sigortalının altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir ve on ikinci basamaklarda en az iki tam yılını doldurmadıkça, yazılı talepte bulunmadıkça ve sırası dışında basamak yükseltemeyeceği öngörülmüş, 01.10.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanun ile “Sigortalının bu Kanuna göre seçtiği, intibak ettirildiği veya yükseltildiği ilk on iki basamakta bekleme süresi bir yıl, on üçüncü basamaktan itibaren, her bir basamakta bekleme süresi iki yıldır.

    İlk on bir basamakta sıra itibariyle basamak yükseltilmesi, prim ödemeye ve talebe bakılmaksızın Kurumca yapılır. On ikinci basamaktan itibaren basamak yükseltilebilmesi için, sigortalının yazılı talepte bulunması ve talep tarihinden önceki ayın sonu itibariyle prim ve diğer borçlarını ödemiş olması şarttır.

    Sigortalılar, Kurumca yükseltildikleri tarihten veya yazılı talepte bulundukları tarihi takip eden aybaşından itibaren, basamak yükseltme farkı ile yükseltildikleri basamak üzerinden primlerini öderler.” şeklinde değiştirilmiştir.

    Belirtilen yasal düzenlemeler karşısında, 4/10/2000 tarihinden önce 15 yıl 3 ay 14 gün Emekli Sandığı hizmeti bulunduğu sabit olan davacının tescil basamağının “14″ olarak belirlenmesi ve bu belirlemeye dayalı olarak fark prim borcu tahakkuk ettirilmesine ilişkin Kurum işlemi yerindedir. Ne var ki, anılan işlemlerde kusuru görülmeyen davacının basamak farkından doğan prim alacağının gecikme zammından sorumlu tutulması mümkün değildir.

    Yukarıda belirtilen fiili ve hukuki olgular ışığında, Mahkemece eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma sebebidir.

    O halde, davalı Kurum Avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 26/05/2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2010/2761 E.N , 2011/7886 K.N.

    İlgili Kavramlar

    BAĞKUR SİGORTALILIĞI

    İçtihat Metni

    Dava, 12.07.2007 Tarihli Kurum işleminin iptali istemine ilişkindir.

    Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde isteğin reddine karar verilmiştir.

    Hükmün, davacılar avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Ayşe Barutcu tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Davacı, 30.03.1987 tarihinde Kuruma intikal eden giriş bildirgesine istinaden muhtarlık kaydına dayalı olarak 01.01.1987 tarihi itibarıyla 7728 969 866 sicil numarasıyla Tarım Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil edilmiş, giriş bildirgesinde 8.basamağı seçmiştir. 30.12.1991 tarihinde 9.basamağa, 23.12.1994 tarihinde 10.basamağa, 27.12.1996 tarihinde 11.basamağa yükseltme formu vermiş, giriş bildirgesinde, daha önce Bağ-Kur’a prim ödediniz mi bölümünde, ödemedim kısmını işaretlemiştir. 01.01.1987 – 22.12.1997 tarihleri arasında 10 yıl 11 ay 21 gün (3951 gün) Tarım Bağ-Kur sigortalılığı vardır.

    Davacı, 24.12.1997 tarihinde Kuruma intikal eden isteğe bağlı giriş bildirgesine istinaden 24.12.1997 tarihi itibarıyla 0682 619 320 sicil numarasıyla isteğe bağlı Esnaf Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil edilmiş olup, 24.12.1997 – 23.11.2001 dönemi 1.409 gün isteğe bağlı sigortalı hizmeti mevcuttur. Askerlik borçlanmasının geçerli olduğunun tespitine ilişkin Yargıtaydan geçerek kesinleşen ilam uyarınca, davacı 720 günlük askerlik borçlanmasını da ödeyerek 23.11.2001 tarihinde tahsis talebinde bulunmuş, Kurumca 6080 günlük hizmeti üzerinden ve 12. basamaktan 01.12.2001 tarihi itibarıyla yaşlılık aylığı bağlanmıştır.

    Davacının helva-ekmek satışı nedeniyle 01.05.1969 – 31.12.1982 tarihleri arasında vergi mükellefi olduğu, 22.02.1983 tarihinde Kuruma intikal eden giriş bildirgesine istinaden 20.04.1982 tarihi itibarıyla 1.basamak üzerinden 322 794 024 sicil numarasıyla tescil edildiği, oda ve Esnaf Sicil Memurluğu kaydının bulunmadığı, 20.04.1982 – 31.12.1982 dönemi priminin ödendiği, Kurum tarafından 09.03.2007 tarihli işlem ile 0682 619 320 sicil nosu iptal edilerek 322 794 024 sicil numarasına aktarıldığı ve yine askerlik borçlanmasının da bu sicil numarasına aktarıldığı anlaşılmaktadır. Kurumca, basamağın 5.basamağa düştüğü gerekçesiyle basamak farkından kaynaklanan ve yersiz ödenen maaşın yasal faiziyle birlikte ödenmesi davacıya 12.07.2007 tarihli yazıyla bildirilmiştir.

    Uyuşmazlık, davacının sonradan ortaya çıkan ve emekli aylığının bağlanması sırasında dikkate alınmayan, 1479 sayılı Yasa kapsamındaki 1.basamaktan tescil edilen sigortalılığı nedeniyle basamak intibakının ne şekilde olacağı ve tahsis talep tarihi itibarıyla hangi basamak üzerinden aylık bağlanması gerektiği, basamak farkından kaynaklanan yaşlılık aylığı nedeniyle borcunun bulunup bulunmadığı hususudur.

    Davacının, 2926 sayılı Yasa sigortalısı olarak tescil edildiği tarihte yürürlükte bulunan, basamak seçilmesi başlıklı 34.madde “Sigortalı bu Kanuna göre sigortalılığın başladığı tarihte 33 üncü maddede belirtilen basamaklardan dilediğini seçer.

    Üç ay içinde basamak seçilmemesi halinde, birinci basamak seçilmiş sayılır.

    Gerek, bu Kanun gerekse diğer sosyal güvenlik kanunları kapsamından çıkarak yeniden bu Kanun kapsamına girenlerin, evvelce bu Kanuna göre fiilen prim ödemiş oldukları son basamak üzerinden sigortalılıkları devam eder. ” hükmünü getirmiş olup, görüldüğü üzere, daha önce başka bir sosyal güvenlik kuruluşuna tabi hizmetin bulunması durumunda, 2926 sayılı Yasa kapsamındaki sigortalılığının tescili sırasında basamak seçilmesine engel bir hüküm yoktur.

    Öte yandan 1479 sayılı Yasanın 51/3 fıkrasında, “Ancak, diğer sosyal güvenlik kanunlarına tabi bir işte çalıştıktan sonra Bağ-Kur kapsamına girenler bu Kanunun 50. maddesinde belirtilen aylık gelir basamaklarından diğer sosyal güvenlik kurumlarında geçirdiği süre intibak ettirilmek suretiyle en yakın basamaktan aşağısını, 12. basamaktan yukarısını seçemezler” hükmü öngörülmüş olmakla, davacının 2926 sayılı Yasa kapsamında geçen Tarım Bağ-Kur hizmetlerinin intibakı neticesinde ise, davacıya 12.basamak üzerinden yaşlılık aylığı bağlanmasına ilişkin Kurum işleminde mevzuata aykırı bir yön bulunmamaktadır. Davacının hep yüksek basamaktan primlerini ödemiş olduğu ve Kurumun prim kaybının bulunmadığı da açıktır. Bu nedenle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması, kabule göre de, ölü kişi hakkında karar verilemeyeceğinden, mirasçıların davaya devam etmeleri karşısında karar başlığına davacının mirasçılarının isminin yazılması gerekirken, ölen davacının adının yazılmış olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde, davacılar vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacılara iadesine, 30.05.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2011/777 E.N , 2011/8687 K.N.

    İlgili Kavramlar

    EKSİK BAĞLANAN YAŞLILIK AYLIĞI

    İçtihat Metni

    Dava, davacının 4956 sayılı Yasadan yararlanarak 12.basamaktan 23.basamağa yükselerek prim ödemesine karşın eksik bağlanan yaşlılık aylığının 01.09.2007 tarihinden itibaren farklarıyla birlikte ödenmesi gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.

    Mahkemece, bozmaya uyularak ilamında belirtildiği şekilde, davanın kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmün, davalı Kurum avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Ayşe Barutcu tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Davacı, vergi kaydına dayalı olarak 20.04.1982 tarihinde tescil edilmiş, 17.09.2003 tarihli dilekçeyle, 4956 sayılı Yasanın Geçici 2.maddesinden yararlanarak 12.basamaktan 23.basamağa yükseltilmesini istemiş, 24.08.2007 tarihli tahsis talebine göre 24.basamaktan yaşlılık aylığı bağlanmıştır. Mahkemece bozma ilamı doğrultusunda alınan bilirkişi raporu esas alınarak, davacının 01.09.2007 tarihi itibarıyla aylığının 1.016,29 TL olduğunun ve eksik aylık miktarlarının ödenmesine karar verilmiştir.

    4447 sayılı Yasa ile değişik 1479 sayılı Yasanın 36.maddesiyle, aylık hesabında ilk defa “ağırlıklı ortalama” kavramı getirilmiş, aynı yasa ile 1479 sayılı Yasaya eklenen Geçici 11.maddesine göre, 4447 sayılı Yasanın yürürlük tarihi olan 01.01.2000 tarihinden önce sigortalı olupta, bu yasa döneminde halen sigortalılıkları devam edenlerin aylık hesabının ne şekilde yapılacağı düzenlenmiştir. Buna göre; A aylığı, sigortalının, aylık başlangıç tarihindeki toplam sigortalılık süresi esas alınarak, 4447 sayılı Yasanın yürürlük tarihinden önce (01.01.2000) bulunduğu gelir basamağının 01.07.2003 tarihli gelir tablosundaki değeri üzerinden, bu Yasanın yürürlük tarihinden önceki hükümlere göre hesaplanan aylığının, bu Yasanın yürürlüğe girdiği tarihe kadar geçen sigortalılık süresinin toplam sigortalılık süresine orantılı olarak hesaplanan tutarının hesap edilmesi gerekir. Bu durumda, A aylığının hesap formülü şu şekilde olacaktır:

    01.07.2003 tarihli gelir tablosu karşılığı Aylık gelir tutarı x ABO x 01.01.2000 öncesi hizmeti

    A Aylığı= _____________________________ ____ _

    Toplam Hizmetleri

    Bilirkişi raporunda, A aylığı hesap edilirken, bozma ilamına uygun olarak, satın alınan basamaktan geriye doğru gidilerek 01.01.2000 tarihi itibarıyla bulunulan basamağın, 20.basamak olarak tespiti doğrudur. Ancak, 01.07.2003 tarihli gelir tablosundaki 20.basamak karşılığı tutarı 904,39 TL esas alınması gerekirken, aylık bağlama tarihindeki tablonun esas alınarak A aylığının belirlenmesi hatalıdır.

    Keza B aylığının hesabında da; yine 01.07.2003 tarihli gelir tablosunun esas alınması suretiyle, fiilen geçen sürelere ilişkin ağırlıklı ortalama ile basamak yükseltilerek geçen sürelere ilişkin ağırlıklı ortalamalar ayrı ayrı hesaplanıp toplanarak, toplam ağırlıklı ortalamanın belirlenmesi ve 01.01.2000 tarihinden sonraki hizmeti ile aylık bağlama oranının çarpımının toplam hizmete bölünmesi suretiyle belirlenmesi ve A aylığı ile B aylığının toplanarak, 01.01.2004 tarihinden itibaren güncelleştirme yapılmak suretiyle aylık başlangıç tarihi itibarıyla bağlanacak aylık miktarının hesap edilmesi gerekirken, sadece satın alınan basamaktan geriye doğru gidilip, 01.01.2000 tarihi itibarıyla bulunulan basamaktan, aylık bağlama tarihine kadar ki basamaklar ve bunların aylık bağlama tarihindeki gelir tablosu esas alınarak ağırlıklı ortalama hesabı yapılmış olması hatalıdır. Yukarda belirtilen formülün, somut olaya uygulanması gerekirse, davacının 01.01.2000 tarihinden itibaren fiilen bulunduğu basamak ve süreleri, 8.basamakta 6 ay, 9,10 ve 11.basamakta 12′şer ay, 12. basamakta 13 ay olmak üzere toplam 55 aylık süre, 01.07.2003 tarihli gelir tablosu karşılığının her basamakta kalınan süre ile çarpılıp, toplam miktarın 55 aya bölünmesi suretiyle ağırlıklı ortalama 1 elde edilir. Satın alınan basamaklarda ise, 13.basamaktan 22.basamağa kadar her basamakta 24 ay, 23.basamakta 26 ay ve 24.basamakta 11 ay olmak üzere, 01.07.2003 tarihindeki karşılıklarının basamakta kalınan süre ile çarpımı sonucu bulunan toplam rakamın toplam 277 aya bölünmesi suretiyle ağırlıklı ortalama 2 elde edilir. Ağırlıklı ortalama 1 ve 2′nin toplamı ağırlıklı ortalamayı oluşturur. Bulunan ağırlıklı ortalamanın, aylık bağlama oranı ve 01.01.2000 sonrası hizmet ile çarpımı sonucu bulunacak rakamın toplam hizmete oranı B aylığını oluşturur. O halde B aylığının formülü ise şöyledir.

    B Aylığı=Ağırlıklı Ortalama (1 ve 2′nin toplamı) X ABO X 1.1.2000 sonrası hizmet

    Toplam Hizmetleri

    Bu şekilde hesap edilen A ve B aylıklarının toplamı, 01.07.2003 tarihi itibarıyla aylık miktarını oluşturur. Bu aylığın, 01.01.2004 tarihinden itibaren çeşitli yasalarla getirilen artırım ve sosyal destek ödemesiyle güncellenmesi suretiyle 01.09.2007 tarihindeki aylığı hesap edilmelidir.

    Hükme esas alınan bilirkişi raporunun, yukarda açıklanan hesap tarzına aykırı olması nedeniyle, başka bir bilirkişiden yukarda açıklanan şekilde hesap raporu alınarak, elde edilecek sonucun daha yüksek olması halinde, davalı Kurum lehine oluşan usuli kazanılmış hak durumu da gözetilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde yetersiz bilirkişi raporunun hükme esas alınması suretiyle verilen karar, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 13.06.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2011/1530 E.N , 2011/8620 K.N.

    İlgili Kavramlar

    ÖDENEN PRİMLERİN TAHSİLİ

    YAŞLILIK AYLIĞI TESPİTİ

    İçtihat Metni

    Davacı, 01.10.2008 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti ile 8 aylık ücret tutarının tahsiline ve bu dönemde yersiz tahsil edilen primlerin iadesine karar verilmesini talep etmiştir.

    Mahkemece, ilamında belirtilen gerekçelerle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Hasan Özcan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Yasanın 28. maddesidir. 09.10.2008 tarihinde Kurumca düzenlenen matbu dilekçe ile malullük aylığı talebinde bulunan davacının, bu talebinin yeterli düzeyde çalışma gücü kaybı bulunmadığı için reddedildiği, 20.05.2009 tarihli talebi ile ilk talebinin 5510 sayılı Yasanın 28. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesine yönelik istem üzerine, Kurumca davacıya, prim borçlarını ödediği 29.07.2009 tarihini takip eden ay başından itibaren yaşlılık aylığı bağlandığı anlaşılmaktadır.

    Davada öncelikle çözülmesi gereken sorun, davacının 09.10.2008 tarihli dilekçesine konu talebinin, 5510 sayılı Yasanın 25. maddesi çerçevesinde malullük aylığına mı, yoksa 28. maddesi çerçevesinde yaşlılık aylığına mı yönelik olduğu hususudur.

    5510 sayılı Yasanın 28. maddesinin 4. fıkrasındaki “Sigortalı olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten önce 25 inci maddenin ikinci fıkrasına göre malûl sayılmayı gerektirecek derecede hastalık veya özürü bulunan ve bu nedenle malûllük aylığından yararlanamayan sigortalılara, en az onbeş yıldan beri sigortalı bulunmak ve en az 3960 gün malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi bildirilmiş olmak şartıyla yaşlılık aylığı bağlanır.” hükmü ile, ilk defa sigortalı olarak çalışılmaya başlandığı tarihte, malul sayılmayı gerektirecek düzeyde hastalık ve özrü bulunan sigortalıların yaşlılık aylığı şartları düzenlenmiş, anılan maddenin 5. fıkrasının “Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmet sunucularının sağlık kurullarınca usûlüne uygun düzenlenecek raporlar ve dayanağı tıbbî belgelerin incelenmesi sonucu, Kurum Sağlık Kurulunca çalışma gücündeki kayıp oranının;

    a) % 50 ilâ % 59 arasında olduğu anlaşılan sigortalılar, en az 16 yıldan beri sigortalı olmaları ve 4320 gün,

    b) % 40 ilâ % 49 arasında olduğu anlaşılan sigortalılar, en az 18 yıldan beri sigortalı olmaları ve 4680 gün, malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi bildirilmiş olmak şartıyla ikinci fıkranın (a) bendindeki yaş şartları aranmaksızın yaşlılık aylığına hak kazanırlar. Bunlar 94 üncü madde hükümlerine göre kontrol muayenesine tâbi tutulabilirler.” hükmü ile de, sigortalı iken çalışma gücünü kaybeden, ancak kayıp oranı 25. madde çerçevesinde malullük aylığı bağlanmasını gerektirir seviyede olmayan sigortalıların yaşlılık aylığı şartları düzenlenmiş bulunmaktadır.

    Davacının 09.10.2008 tarihli dilekçesi, şekli olarak, 5510 sayılı Yasanın 25. maddesi kapsamında malullük aylığı talebi niteliğinde görülse de, anılan dilekçe, Kurumca hazırlanan matbu dilekçe olup, davacının 26.10.1990 tarihli askeri hastane raporuna göre, rahatsızlığının sigortalı olarak çalışmaya başlamadan öncede mevcut olduğu gözetildiğinde ve ilk talebini açıklar nitelikteki 20.05.2009 tarihli dilekçe içeriği de nazara alındığında, davacının 09.10.2008 tarihli tahsis talebinin, anılan Yasanın 28. maddesi kapsamında yaşlılık aylığına yönelik olduğunun kabulü zorunludur.

    Hal böyle olunca, davacının tahsis talep tarihinde, anılan yasal düzenleme çerçevesinde, yaşlılık aylığı tahsisini gerektirecek düzeyde malul sayılmayı gerektirecek hastalık veya özrünün bulunup bulunmadığının tespiti için, öncelikle tüm tedavi evrakının davacıdan ve ilgili kurumlardan sorularak temini ile, 5510 sayılı Yasanın 95. maddesinde öngörülen prosedür çerçevesinde, Sosyal Sigortalar Yüksek Sağlık Kurulundan davacının ilk defa sigortalı olarak işe başladığı tarihteki çalışma gücü kayıp oranı ile tahsis talep tarihindeki çalışma gücü kayıp oranı ayrı ayrı belirlenmeli, anılan Kurul raporlarının Kurum açısından bağlayıcı olduğu gözetilmeli, davacının rapora itirazı halinde, Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas dairesinden rapor alınmalı, raporlar arası çelişkinin bulunması halinde ise, Adli Tıp Genel Kurulundan çelişkileri giderecek şekilde yeniden rapor alınarak, davacının işe başladığı tarihte maluliyetini gerektirir derecede rahatsız olup olmadığı ve oranı ile, tahsis talep tarihindeki çalışma gücü kayıp oranı tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenmeli, bu aşamadan sonra, davacının yukarıda zikredilen 28. maddenin 4 ve 5 fıkraları çerçevesinde ilk tahsis talep tarihinde yaşlılık aylığı şartlarına haiz olup olmadığı ayrı ayrı irdelenmeli, tahsis şartlarının varlığı halinde, tahsis talep tarihinden sonra, Kurumca tahsil edilen prim tutarı ve davacıya tahsis edilmesi gereken yaşlılık aylığı Kurumdan sorularak varılacak sonuca göre karar verilmelidir.

    Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin, eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 13.06.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2011/21-190 E.N , 2011/394 K.N.

    İlgili Kavramlar

    SİGORTA TESPİTİ

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 10. İş Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 25.12.2008 gün ve 2007/1026 E., 2008/681 K. sayılı kararın incelenmesi davalı Kurum vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesi’nin 28.01.2010 gün ve 2009/2089 E., 2010/733 K. sayılı ilamı ile;

    (…Dava, davacının 22.07.1987-11.07.1988; 11.07.1988-31.12.1989 ve 27.06.1996- 30.06.2001 tarihleri arasındaki vergi kaydı nedeniyle 1479 sayılı Yasa’ya tabi zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

    Mahkemece, istemin kabulüne karar verilmişse de varılan sonuç doğru olmamıştır.

    1.4.1972 tarihinde yürürlüğe giren 1479 sayılı Yasanın 24. maddesinde zorunlu Bağ-Kur sigortalılığı için esnaf sicili veya kanunla kumlu meslek kuruluşu kaydı aranırken 20.4.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 sayılı Yasa ile 1479 sayılı Yasa’nın 24. maddesi değiştirilecek zorunlu Bağ-Kur sigortalılığı için gelir vergisi mükellefi olması şartı getirilmiş ancak gelir vergisinden muaf olanlar için meslek kuruluşuna kayıtlı olma yeterli görülmüş, 22.3.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3165 sayılı Yasa ile 24 madde değiştirilerek zorunlu Bağ-Kur sigortalılığı için vergi kaydı veya esnaf sicil kaydı veya oda kaydının bulunması yeterli görülmüş, 2.8.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4956 sayılı Yasa ile 24. madde değiştirilerek zorunlu Bağ-Kur sigortalılığı için gelir vergisi mükellefi olma şartı getirilmiş ancak gelir vergisinden muaf olanlar için esnaf sicil kaydı ve oda kaydının bir arada bulunması yeterli görülmüştür.

    Dosyadaki kayıt ve belgelerden davacının 4.10.2000 tarihine kadar kayıt ve tescilinin mevcut olmadığı, uyuşmazlık dönemine ilişkin primlerinin Kurumca tahsil edilerek uzun yıllar kullanılmış olduğu gibi bir durumun da bulunmadığı, uyuşmazlık dönemlerinde vergi kaydı ile oda kaydının bulunduğu ve 17.01.2008 tarihinde davalı SGK tarafından re’sen tescil edildiği, davacının sigortalı olmak için Kuruma başvurusunun bulunmadığı anlaşılmaktadır.

    1479 sayılı Bağ-Kur kanununda 506 sayılı Yasanın 79/10.maddesine benzer şekilde geçmiş günlerin tespitine yönelik yasal düzenleme mevcut değildir. Başka bir anlatımla Bağ-Kur Kanununda açık bir hüküm olmadığından geçmiş hizmetlerin tespitine olanak yoktur.

    24.07.2003 tarihli 4956 sayılı Yasanın 47.maddesi ile 1479 sayılı Yasaya eklenen Geçici 1 8.maddede bu kanuna göre sigortalılık nitelikleri taşıdıkları halde 04.10.2000 tarihine kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olan sigortalıların hak ve mükellefiyetlerinin 04.10.2000 tarihinden itibaren başlayacağı, ancak bu kanuna göre zorunlu sigortalı olarak tescil edilmiş olan sigortalıların sigortalılıklarının bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren altı ay içinde Kuruma yazılı olarak başvurmaları ve 20.04.1982-04.10.2000 tarihleri arasındaki vergi kayıtlarını belgelemek ve belgelenen bu sürelere ilişkin olan hesaplanacak prim borçlarının tamamını tebliğden itibaren bir yıl içinde ödemede bulundukları taktirde bu sürelerin sigortalılık süresi olarak değerlendirileceği bildirilmiştir.

    Somut olayda davacının uyuşmazlık konusu 22.07.1987-11.07.1988; 11.07.1988- 31.12.1989 ve 27.06.1996-30.06.2001 tarihleri arasında oda ve vergi kaydı bulunmakta ise de, 1479 sayılı Yasa’nın Ek. 18.maddesine göre bu dönemin sigortalı olarak kabul edilebilmesi için önceden tescilinin bulunması koşulu gerçekleşmediğinden davacının 04.10.2000 tarihinden önceki dönemde sigortalı olarak kabul edilmesi mümkün değildir. HGK.nun 03.11.2004 tarihli 2004/10-524 Esas, 2004/581 Karar ve 15.11.2006 gün 2006/21-703-728 sayılı kararı da bu yöndedir. Diğer yandan davacı 1479 sayılı Yasa’ya 14.03.1985 tarihli 3165 sayılı Yasa ile eklenen Ek Geçici 16.maddeye göre süresi içinde geçmiş hizmetlerini borçlanmayı da talep etmemiştir.

    Mahkemece istemin reddine karar verilmesi gerekirken bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde, davalı kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…)

    gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN : Davalı Kurum vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, davacının 22.07.1987-11.07.1988; 11.07.1988-31.12.1989 ve 27.06.1996- 30.06.2001 tarihleri arasındaki vergi kaydı nedeniyle 1479 sayılı Yasa’ya tabi zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

    Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen karar; Özel Dairece, yukarıda metni aynen yazılı gerekçe ile bozulmuş; mahkemece, önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiş; hükmü Davalı kurum vekili temyiz etmiştir.

    İşin esasının incelenmesinden önce, davalı vekilinin direnme kararını temyizinin süresinde olup olmadığı hususu önsorun olarak tartışılmıştır.

    5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 8/2. maddesinde, İş Mahkemesinde karar yüze karşı verilmişse nihaî kararın taraflara tefhimi, yokluklarında verilmiş ise tebliği tarihinden itibaren sekiz gün içinde temyiz olunabileceği belirtilmiştir. Kanunda öngörülen bu süre geçtikten sonra verilen temyiz dilekçesinin kabulüne olanak bulunmamaktadır(Hukuk Genel Kurulunun 06.10.2004 gün ve 2004/9-606 esas, 2004/469 sayılı kararı).

    Bilindiği üzere; 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun,

    434/1.fıkrasında;

    “Temyiz dilekçesi hangi mahkemeye verilmişse o mahkemece temyiz defterine kaydolunur ve temyiz edene ücretsiz bir alındı kağıdı verilir.”

    434/2. fıkrasında;

    “Temyiz isteği harca tabi değilse dilekçenin temyiz defterine kaydedildiği, harca tabi ise harca tabi ise yatırıldığı tarihte yapılmış sayılır.”

    hükmü yer almaktadır.

    Somut olayda, direnme kararı davalı Kurum vekiline 14.10.2010 tarihinde tefhim edilmiş, temyiz dilekçesi 19.10.2010 tarihinde hakimce havale edilmiş; temyiz defterine ise 04.11.2010 tarihinde 2010/372 sıra no ile kayıt edilmiş ve davalı Kurum harca tabi olmadığından temyiz harcı alınmamıştır.

    İstekli yanın hakim havalesinin ardından temyiz dilekçesini aynı tarihte ya da yasal süre içinde mahkeme kalemine verdiğini ortaya koyan bir belge veya deftere kayıt işlemi bulunmadığı gibi, yasanın açık hükmü gereği kalemden alınması gereken bir alındı kağıdı da ibraz edilmemiştir.

    Şu durumda; davalı vekilinin temyiz başvurusu, yasada öngörülen yasal (8) günlük süre geçtikten sonra yapılmış olup, süre yönünden dilekçenin reddine karar vermek gerekmiştir.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı Kurum vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE, 08.06.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2011/10-170 E.N , 2011/413 K.N.

    İlgili Kavramlar

    ÇALIŞMA SÜRESİNİN TESPİTİ

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “tesbit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;Samsun 2.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.04.2009 gün ve 36 – 238 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 12.07.2010 gün ve E:2009/11246, K:2010/10914 sayılı ilamı ile;

    (…Dava hukuki nitelikçe; 4956 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 02/08/2003 tarihine kadar ki dönemde Bağ-Kur’a kayıt ve tescili bulunmayan, ancak, bu tarihten sonra Kurumca, 04/10/2000 tarihi itibariyle 1479 sayılı Kanuna göre zorunlu sigortalı olarak tescili yapılan davacının; Vezirköprü Şoförler odasında 07.01.1987 tarihinden, Esnaf Sicil Memurluğu’nda 03.04.1987 tarihinden, Vezirköprü Mal Müdürlüğü’nde 06.01.1987 tarihinden itibaren devam eden oda ve vergi kaydına dayalı olarak kendi nam ve hesabına bağımsız çalışma süresinin tespiti istemine ilişkindir.

    1479 sayılı Kanunda, 506 sayılı Kanun’un 79/10. maddesine paralel nitelikte bir düzenleme bulunmadığı için, kural olarak hizmet tespiti davası açılmasının mümkün olmadığını dikkate alan yasa koyucu, sigortalılık niteliğini taşıdıkları hâlde Kuruma tescil edilmemiş kişilere zaman zaman kendi ad ve hesaplarına bağımsız çalıştıkları süreleri borçlanma ve bu sürelerin sigortalılık süresi olarak değerlendirilmesi olanağını tanımıştır.

    02.08.2003 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 4956 sayılı Kanun’un 47. maddesi ile 1479 sayılı Kanun’a eklenen geçici 18.maddesinde;sigortalılık niteliği taşıdıkları halde 04.10.2000 tarihine kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olan sigortalıların sigortalılık hak ve mükellefiyetlerinin 04.10.2000 tarihinden itibaren başlayacağı belirtilmiş;aynı maddede, Kanunun yürürlük tarihinden itibaren altı ay içinde Kuruma yazılı olarak başvurmak şartıyla, 04.10.2000 tarihine kadar kayıt ve tescilini yaptırmayanlara, 20.04.1982 – 04.10.2000 tarihleri arasında vergiye kayıtlı oldukları süreyi borçlanma imkanı getirmiştir.

    Somut olayda, 4956 sayılı Kanun ile eklenen 1479 sayılı Kanunun geçici 18. maddesinde belirtilen altı aylık süre içinde 01.09.2003 tarihinde Kuruma intikal eden giriş bildirgesine göre 04.10.2000 tarihi itibarıyla tescili yapılan davacının söz konusu madde hükmünden yararlanıp yararlanmayacağı hususu uyuşmazlık konusudur.

    1479 sayılı Kanunun Geçici 18.maddesinde öngörülen “yazılı başvuru” şartı, şekil şartı olmayıp; sigortalının, 04.10.2000 tarihi öncesi döneme ilişkin vergiye kayıtlı olduğu süreyi, yasada belirtilen altı aylık süre içinde, Kuruma başvuruda bulunması veya borçlanma süresine ilişkin primi ödemesi halinde, prim ödemesinin de, borçlanma iradesini ortaya koymuş olacağı kabul edilerek sözkonusu maddeden yararlanması için yeterli sayılmalıdır. Ancak altı aylık yasal sürenin geçirilmesi halinde anılan maddeye göre, 04.10.2000 tarihi öncesi vergiye kayıtlı olunan dönemin 1479 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olarak değerlendirilmesi mümkün bulunmamaktadır.

    Mahkemece yapılacak iş, davacının 1479 sayılı Kanunun Geçici 18.maddesi uyarınca yazılı başvurusunun bulunup bulunmadığı, yazılı başvurusu bulunmasa dahi, vergiye kayıtlı bulunduğu 06.01.1987 – 04.10.2000 dönemine ilişkin prim borcunun anılan maddede öngörülen yasal süre içinde ödenip ödenmediği hususunun araştırılarak, ödenmiş ise bu hususun borçlanma iradesini ortaya koyduğu kabul olunarak davanın kabulüne, aksi takdirde ise reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…)

    gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, 15.06.2011 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2010/21-289 E.N , 2010/277 K.N.

    İlgili Kavramlar

    BAĞ-KUR SİGORTALILIĞININ TESPİTİ

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “Bağ-Kur sigortalılığının tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Denizli 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.10.2008 gün ve 2007/1272-2008/743 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesi’nin 16.3.2009 gün ve 368-3867 sayılı ilamıyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 388.maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların mümkünse sıra numarası altında birer birer açık şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.

    Aynı kural HUMK.nun 389.maddesinde de tekrarlanmış; HUMK.nun 381.maddesinde ise “Kararın tefhimi en az 388.maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir.

    Bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar ve hükmün hedefine ulaşması engellenir. Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.

    Ayrıca, bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği de aşikardır.

    Nitekim, Yargıtay’ın yerleşmiş görüşü de bu yöndedir (Hukuk Genel Kurulu’nun 19.6.1991 gün 323/391 sayılı;10.9.1991 gün 281-415 sayılı; 25.9.1991 gün 355-440 sayılı; 05.12.2007 gün ve 2007/3-981/936 sayılı; 23.01.2008 gün ve 2008/14-29/4 sayılı kararları).

    Ceza Genel Kurulu’nca da önceleri C.M.U.K.nun benzer hükümleri taşıyan 261 ve 268 maddelerinin, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile birlikte de bu kanunun 34, 223, 230,231,232 maddelerinin uygulanmasında bozulan kararın geçerliliğini ve yerine getirilme yeteneğini yitirdiğinden “önceki hükümde direnilmesine” denilmekle yetinilerek ve atıf suretiyle hüküm kurulamayacağı kabul edilmiştir (Ceza Genel Kurulu’nun 2.2.1976 gün 1/22-25 sayılı; 12.05.1998 gün ve 1998/6-104-171 sayılı; 05.02.2002 gün ve 2001/1-417-2002/153 sayılı kararları).

    Somut olayda da aslolan kısa kararda, hüküm fıkrası oluşturulmamış; yalnızca “önceki kararda direnilmesine” denilmekle yetinilmiştir.

    O itibarla mahkemece HUMK.nun 388.maddesinin açık hükmü gözetilmeksizin yazılı biçimde karar verilmesi doğru değildir. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

    S O N U Ç :Direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının iadesine, 2.6.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    21. Hukuk Dairesi 2009/3127 E.N , 2010/2793 K.N.

    İlgili Kavramlar

    İSTEĞE BAĞLI SİGORTALILIK

    YAŞLILIK AYLIĞI

    Özet

    VERİLEN KARARDA İKİ TARAFA YÜKLENİLEN HAK VE YÜKÜMLÜLÜKLER HİÇBİR ŞÜPHE VE TEREDDÜDE YER VERMEYECEK ŞEKİLDE AÇIK OLMALIDIR.

    YAŞLILIK AYLIĞINDAN YARARLANABİLMEK İÇİN, SİGORTALININ YAZILI TALEPTE BULUNMASI, PRİM VE HER TÜRLÜ BORÇLARININ ÖDENMİŞ OLMASI GEREKİR.

    İçtihat Metni

    Davacı, 31.08.2001-28.12.2006 tarihleri arası isteğe bağlı Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespiti ile yaşlılık aylığı bağlanmasına karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.

    Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici nedenlere göre, davalı Kurumun aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine.

    2-Dava, davacının 31.08.2001-18.12.2006 tarihleri arasında isteğe bağlı Bağ-Kur sigortalı olduğunun tespiti ile yaşlılık aylığı bağlanmasına ve birikmiş aylıkların ödenmesi istemine ilişkindir.

    Mahkemece istemin kabulü ile davacının 01.10.1991-25.05.2001 tarihleri arasında zorunlu, 01.09.2001-28.12.2006 tarihleri arasında ve dava tarihi olan 30.01.2007 tarihine kadar isteğe bağlı Bağ-Kur sigortalı olduğunun tespiti ile dava tarihi olan 30.01.2007 tarihi tahsis talep tarihi kabul edilerek emeklilik talebinin kabulü ile birikmiş aylıklarının ödenmesine karar verilmiştir.

    Dosyadaki kayıt ve belgelerden davacının 01.10.1991-31.12.1999 tarihleri arasında vergi, 04.10.1991-25.05.2001 tarihleri arasında Oda, 01.10.1991-25.05.2001 tarihleri arasında sicil kaydı bulunduğu, 08.11.1991 tarihli bildirge-ye istinaden 01.10.1991 tarihi itibariyle kayıt ve tescil edildiği, daha sonra 29.12.2006 tarihinde Oda kaydının 25.05.2001 tarihinde sona erdiği gerekçesi ile 25.05.2001 tarihinden geçerli olmak üzere 1479 sayılı Yasa kapsamında zorunlu Bağ-Kur sigortalılığının sona erdirildiği, prim ödemeleri nedeni ile Ku-rum tarafından 01.12.2003 tarihinden itibaren isteğe bağlı Bağ-Kur sigortalısı kabul edilerek sigortalılığının devam ettirildiği, 31.10.2006 tarihli tahsis talep dilekçesi ile davacının yaşlılık aylığı talebinde bulunduğu, davacının 01.10.1991-25.05.2001 tarihleri arasında 1479 sayılı Yasa kapsamında zorunlu Bağ-Kur sigortalısı, 01.09.2001-31.01.2007 tarihleri arasında isteğe bağlı Bağ-Kur sigortalı olduğunun kabul edilmesi halinde 31.07.2008 tarihi itibari ile 353,54 YTL prim borcu bulunduğunun kurum tarafından mahkemeye bildirildiği, davacı tarafından yargılama sırasında 08.11.2008 tarihinde 355,00 TL prim ödemesi yapıldığı anlaşılmaktadır.

    Davacı primlerini düzenli olarak ödediğinden, mahkemece davacının 01.09.2001 ile dava tarihleri arasında isteğe bağlı sigortalı olduğunun tespitine karar verilmesi doğrudur.

    HUMK’nın 389. maddesi uyarınca verilen karar ile iki tarafa tahmil ve bahşedilen vazife ve haklar şüphe ve tereddüdü mucip olmayacak surette gayet sarih, açık yazılmalıdır.

    Öte yandan, her dava açıldığı tarihteki duruma göre karara bağlanır. Davacı ancak dava açıldığı tarihte var olan alacağının hüküm altına alınmasını isteyebilir, dava tarihinden sonra doğacak haklar için o davada karar verilmesi mümkün değildir.

    1479 sayılı Yasa’nın 35. maddesinde yaşlılık aylığından yararlanma şartları gösterilmiştir. Buna göre yaşlılık aylığından yararlanabilmek için sigortalının; yazılı talepte bulunması, talepte bulunduğu tarihte prim ve her türlü borçlarını ödemiş olması, şartı getirilmiştir. Somut olayda davacının tahsis talebi kabul edilen 30.01.2007 dava tarihinde prim borcu bulunmaktadır. Bu nedenle yaşlılık aylığının prim borcunu ödediği 08.11.2008 tarihini takip eden aybaşı olan 01.12.2008 tarihinden itibaren bağlanması gerekirken, mahkemece emeklilik talebi kabul edilerek, yaşlılık aylığının başlangıç tarihi belirtilmeden ve dava tarihi itibari ile yaşlılık aylığı koşulları gerçekleşmemiş olan davacının birikmiş aylık alacağı bulunmadığı halde birikmiş aylıkların ödenmesi ile ilgili infazda tereddüt oluşturacak şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    Sonuç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 15.03.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    21. Hukuk Dairesi 2009/7031 E.N , 2010/5644 K.N.

    İlgili Kavramlar

    SİGORTALILIĞIN TESPİTİ İLE KURUM İŞLEMİNİN İPTALİ

    Özet

    5510 SAYILI YASA’NIN GEÇİCİ 8. MADDESİNDE, BU YASA ‘MN 4. MADDESİNE GÖRE SİGORTALILIK NİTELİĞİ TAŞIDIKLARI HALDİ, BU YASA’NIN YÜRÜRLÜK TARİHİNE KADAR KAYIT VE TESCİL YAP-TIRMAYANLARIN SİGORTALILIK HAK VE YÜKÜMLÜLÜKLERİNİN BU KANUN ‘UN YÜRÜRLÜK TARİHİNDEN İTİBAREN BAŞLAYACAĞI ÖNGÖRÜLMÜŞTÜR. SÖZ KONUSU DÜZENLEME MUHTARLARI DA KAPSAMAKTADIR.

    İçtihat Metni

    Davacı, 06.03.2003 tarihinden itibaren muhtar olarak görev yaptığı gerekçesi ile sigortalı olduğunun tespitine, aksine kurum işleminin iptaline karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.

    Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Davacı, 06.03.2003 tarihinden itibaren muhtar olarak görev yaptığı gerekçesi ile Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitini istemiştir.

    Mahkeme, davanın kabulü ile davacının 06.03.2003 tarihinden dava tarihi olan 09.02.2009 tarihine kadar Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitine karar vermiştir.

    Davacının 06.03.2003 tarihinden İtibaren muhtar olarak görevli olduğu uyuşmazlık konusu değildir.

    Uyuşmazlık; davacının muhtarlık görevi nedeniyle 06.03.2003 tarihinden itibaren sigortalı sayılıp sayılmayacağı noktasında toplanmaktadır.

    Davanın yasal dayanağını oluşturan 2108 sayılı Muhtar Ödenek ve Sosyal Güvenlik Yasası’nın 4. maddesi hükmüne göre; köy ve mahalle muhtarlarından bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmayanlar 1479 sayılı Bağ-Kur Kanunu kapsamına alındığı gibi, 5510 sayılı Sosyal Güvenlik ve Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden itibaren de 5510 sayılı Yasa’nın 4/b maddesine göre sigortalı sayılmışlardır.

    Öte yandan; 5510 sayılı Yasa’nın geçici 8. maddesinde, bu Yasa’nın 4. maddesine göre sigortalılık niteliği taşıdıkları halde bu Yasa’nın yürürlük tarihine kadar kayıt ve tescil yaptırmayanların sigortalılık hak ve yükümlülüklerinin bu Kanun’un yürürlük tarihinden itibaren başlayacağı öngörülmüştür. Söz konusu düzenleme muhtarları da kapsamaktadır.

    2108 sayılı Yasa’nın borçlanmaya ilişkin 5. maddesi hükmü 5510 sayılı Yasa’nın 106/3. maddesi ile 01.10.2008 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır.

    Mahkemenin 5510 sayılı Yasa’nın geçici 8. maddesini gözardı ederek, davacının 01.10.2008 tarihinden itibaren 5510 sayılı Yasa’nın 4/b maddesi hükmüne göre sigortalı olduğunun tespitine karar vermesi gerekirken yazılı şekilde karar vermesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde; davalı Kurum’un bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    Sonuç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA),

    11.05.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2010/1353 E.N , 2010/13567 K.N.

    İlgili Kavramlar

    TAZMİNAT

    İçtihat Metni

    Davacı, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sağlık Kurulu’nun 04.01.2006 tarihli raporundaki görüş uyarınca bakmakla yükümlü olduğu eşine alınan “portatif merdiven çıkma cihazı (yumuşak ve tek basamak modlu, güvenlik frenli)” bedeli olan 7.486,70 Euro’nun, Bağ-Kur’a başvuru tarihi olan 01.03.2006 tarihinden itibaren bu para birimi için geçerli en yüksek mevduat faiziyle birlikte tahsilini istemiş; birleşen dosyada ise İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sağlık Kurulu’nun 04.01.2006 tarihli raporu uyarınca bakmakla yükümlü olduğu eşine alınan “ayakta dik pozisyonlandırma cihazı (motorlu kalkış-motorlu sürüş)” bedeli olan 16.214,13 Euro’nun, fatura ödeme vade tarihi olan 23.03.2006 tarihinden itibaren bu para birimi üzerinden işleyecek günlük onbinde dört vade farkıyla birlikte ödeme tarihindeki kur özerinden tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Mahkemece, uyulan bozma ilamı üzerine sürdürülen yargılama sonucunda,

    Davanın kısmen kabulü ile,

    1- 25.654,00 TL ayakta dik pozisyonlandırma cihaz bedeli ile 11.796,80 TL portatif merdiven çıkma cihaz bedelinin temerrüt tarihi olan Eylül 2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte 1479 sayılı Kanunun Ek 13. maddesine göre ödeme tarihine göre katkı payı tenzil edilmek suretiyle davalıdan alınarak davacıya ödenmesine,

    2-Davacının geç ödeme nedeniyle kur ödeme farkından kaynaklandığını belirttiği maddi zarar talebinin reddine,” karar verilmiştir.

    Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Ercan Turan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Hükme dayanak alınan, İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı başkan ve üyelerinden oluşan kurul tarafından düzenlenen raporda, “…Multiple Skleroz tanılı hastanın motorsuz tip cihazı hareket ettirebilmek için fiziksel kuvvet yetersizliği mevcut olup, hastanın fiziksel, psikolojik, işlevsel ve sosyal sağlığını tehdit eden ve yukarıda açıklanan komplikasyonların hastada ortaya çıkmasının engellenmesi, hastanın sağlığının korunması, kendi ihtiyaçlarını görme kabiliyetinin artırılması, sosyal katılım imkanlarının kısıtlanmasının önlenmesi ve tıbbi durumunun elverdiği en yüksek seviyeye çıkarılabilmesi amacıyla, hastanın sağlık kurulu raporlarında belirtilen motorlu tipte cihazları kullanması uygun ve gereklidir.” Sonucuna varılmış; Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu Raporunda ise, aynı yöndeki değerlendirmeden hareketle, “…1941 doğumlu F… S… E…’in hastalığı nedeniyle ortaya çıkabilecek ve yaşamsal tehlike yaratabilecek komplikasyonları önleyeceği, çalışma hayatına kazandırabilmesi ve rehabilitasyonu açısından gerekli bulunduğu, cihazın motorlu tipini kullanması durumunda mevcut durumunu koruyabileceği, motorsuz tipin kullanılması durumunda ise, kol kaslarının dayanıklılık ve gücünün etkilenmesi nedeniyle zaman içinde performansının düşeceği ve kişiye olumsuz etkisinin olacağı…” belirtilmiştir.

    Sıralanan raporlardaki irdeleme ve fiyat araştırması konusunda bozma içeriği doğrultusunda yapılan inceleme sonucu, dik pozisyonlandırma cihazı bedeli yönünden kurulan hükümde usul ve yasaya aykırılık görülmemiştir.

    Davacı tarafından bedelinin tahsili istenen portatif merdiven çıkma cihazı ise, dosyaya sunulan belgelerden anlaşıldığı üzere, her tür tekerlekli sandalye ile uyumlu, tekerlekli sandalyede oturan kişinin sandalyesinden kalkma veya kaldırılma gereksinimi doğmaksızın, merdivenlerden indirilip çıkarılmasına yardımcı olan bir cihazdır. Bozma ilamı üzerine sürdürülen yargılama sırasında elde edilen raporlar, portatif merdiven çıkma cihazı yönünden irdeleme içermediği gibi, gerekliliği konusunda da bir sonuca varmamıştır.

    Portatif merdiven çıkma cihazının, bozma ilamında belirtildiği üzere, iyileşmeye yardımcı olma kavramı kapsamında, sağlığı koruma, çalışma gücünü yeniden kazandırma ve kendi ihtiyaçlarını görme kabiliyetini artırma yönünde herhangi bir katkı sağlamayıp; tekerlekli sandalyeden kaldırılmaksızın merdivenden indirilip çıkarılma konularında kolaylık sağladığı ve hükme dayanak bilirkişi raporlarındaki gerekliliğe ilişkin değerlendirmelerin de bu cihaza yönelik olmadığı yönü gözetilerek; portatif merdiven çıkma cihazı bedelinin tahsili konusundaki istemin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle, bu istemin de kabulüne karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 12.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2010/8139 E.N , 2010/16134 K.N.

    İlgili Kavramlar

    YAŞLILIK AYLIĞINA HAK KAZANDIĞININ TESPİTİ

    İçtihat Metni

    Dava, 1479 sayılı Yasa kapsamındaki sigortalılık süresinin ve buna bağlı olarak, 13.12.2007 tarihli başvuru gözetilerek, yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti istemine ilişkindir.

    Mahkemece, “davanın kabulü ile,

    1-a-Davacının 13/12/1983-19/12/1985 tarihleri arası zorunlu sigortalı,

    b-30/05/1986-30/11/1988 tarihleri arası isteğe bağlı sigortalı,

    c-27/12/1999-13/12/2007 tarihleri arası zorunlu sigortalı olduğunun tespitine,

    2-Emeklilik talep tarihinin 13/12/2007 tarihi olarak kabulü ile takip eden ay başı 01/01/2008 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı almaya hak kazandığının tespitine,” karar verilmiştir.

    Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Ercan Turan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Davacının 1479 sayılı Yasa kapsamındaki sigortalılık tescili, 12.03.1983 tarihli giriş bildirgesindeki 01.01.1983 tarihinde başlayan vergi kaydı esas alınarak, 18 yaşını doldurduğu 13.12.1983 tarihi itibariyle sağlanmıştır.

    Sigortalılığa dayanak alınabilecek vergi kaydı 01.01.1983-19.12.1985 tarihleri arasındaki dönemi kapsayan; oda kaydı ise 05.01.1983-19.12.1985 tarihleri arası dönemde gerçekleşmiş bulunan davacı, Kuruma 30.05.1986 tarih, 3157 sayıyla intikal ettiği yönünde kayıt bulunan İS formuyla vergi kaydının son bulduğunu ve isteğe bağlı sigortalı olmak istediğini beyan etmiş; zorunlu ve isteğe bağlı sigortalılığa ilişkin prim ödemeleri, 31.01.1983-28.12.1984 tarihleri arası dönem ile 30.06.1997 tarihi sonrasında gerçekleşmiştir.

    Kurum tarafından, davacının isteğe bağlı sigortalılık iradesi yönünden dayanak alınan 30.05.1986 tarihli formda, vergi dairesi müdür yardımcısının isim ve imzasına yer verilmekle birlikte; anılan yetkilinin 1986 yılında Bozüyük Vergi Dairesinde görevli olmadığı, bu dairedeki görevinin 21.11.1991-15.09.1998 tarihleri arasındaki dönemi kapsadığı belirlenmiş ve 30.05.1986 tarihinde intikali yönünde işlem yapılan İS formunun, 1986 yılında intikal etmediği, sonradan geriye dönük hizmet kazandırmak amacıyla dosyaya konulduğu, isteğe bağlı sigortalılık kaydının bilgisayara kayıt işleminin de 28.12.1995 tarihinde geriye doğru yapıldığı sonucuna varılarak, sigortalılık süresinin belirlenmesi konusunda da bu yönde işlem yapılmıştır.

    Davacı hakkında resmi belgede sahtecilik ve kamu kurumuna karşı dolandırıcılık suçları nedeniyle yürütülen soruşturma sonucunda, “suçların şüpheli tarafından işlendiği yönünde kamu davası açmaya yeterli deliller bulunmaması, ayrıca 765 sayılı TCK 102/3 ve 102/4 maddelerinde düzenlenen 5 ve 10 yıllık zamanaşımı sürelerinin” geçtiği gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.

    Mahkemece, “her ne kadar davalı kurum tarafından davacı Z… Ö…’in sahte evrak tanzimi ve bu suçu azmettirdiği iddiası ile C. Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulduğu savunmasında bulunularak davanın reddi istenmiş ise de, Bilecik C. Başsavcılığının 2008/2693 Sor. Nolu dosyasında 17/06/2009 tarihinde resmi belgede sahtecilik ve kamu kurumuna karşı dolandırıcılık suçlamaları yönünden kovuşturmaya yer olmadığına karar verilip bu karara itiraz üzerine Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 30/03/2009 tarih 2009/788 sayılı kararı ile itiraz isteminin reddi ile kararın kesinleştiği belirlenmiş olmakla yapılan bilirkişi incelemesi sonrasında düzenlenen gerek ilk raporda gerek bilirkişi ek raporunda davacının dava dilekçesinde belirtilen dönemlerdeki istemleri irdelenerek 4247 sayılı yasadan yararlanılarak 31/12/1996 tarihine kadar olan prim borçlarının 10 taksit halinde ödendiği, kurum tarafından düzenlenmiş yazı içeriği ile bu tarih itibariyle ödemelerinden ortaya çıkan fazla ödemesi karşılığında 1997 yılından da iki aylık hizmet kazanması gerektiğinin belirtilmiş olması karşısında davacının talep ettiği zorunlu sigortalı ve isteğe bağlı sigortalı sayılması gereken tarih aralıkları yönünden bu taleplerinin haklı olduğu, tahsis talep tarihi itibariyle 22 yıl 5 ay 25 gün sigortalılık süresi olup 01/06/2002 tarihi itibariyle prim ödeme süresinin 20 yıla ulaşmasına 3 yıl 17 gün kalıp geçici 10. maddenin 2. fıkrası c bendi gereği tahsis talep tarihi itibariyle prim borcu da olmayan ve 42 yaşını doldurmuş davacının 1479 sayılı yasanın 37. maddesi uyarınca tahsis talebinde bulunduğu 13/12/2007 tarihini izleyen ilk ay başı olarak 01/01/2008 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığı” gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.

    İsteğe bağlı sigortalılık konusundaki formun Kurum kayıtlarına intikal tarihi olarak belirtilen tarihte, ilgili vergi dairesinde görevli olmayan yetkili isim ve imzasına yer verilmiş olması ve düzenleme tarihinin tahrifat içermesine karşın, bu sahteciliğin davacı tarafından yapıldığının kanıtlanamamış olması, belgenin gerçeğe uymayan 30.06.1986 tarihinde verildiğini kabule olanak sağlamamaktadır. Ayrıca, 07.11.2008 tarihli müfettiş raporunda, “Z… Ö… ifadesinde, 28.12.1995 tarihinde düzenlenen ancak tahrif edilerek 30.05.1986 tarihinde düzenlenmiş gibi gösterilen “İS” talep dilekçesindeki imzanın kendisine ait olmadığını ve isteğe bağlı sigortalılık talebinin bulunmadığını” belirttiği bilgisine yer verilmiş olup; mahkemece, anılan ifadeyi içerir belgenin dosya içeriğine katılması gereği üzerinde de durulmamıştır.

    Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında, davacının tahrif içeren gerçeğe aykırı İS formuyla geçmişe dönük isteğe bağlı sigortalılık süresi edinme olanağının bulunmadığı yönü gözetilerek; isteğe bağlı sigortalılık istemini içerir formun Kurum kayıtlarına intikal ettiği gerçek tarihin tespitiyle, bu tarih sonrası için yapılan prim ödemeleri üzerinden zorunlu ve isteğe bağlı sigortalılık süresi hesaplanarak, yaşlılık aylığı isteminin buna göre değerlendirilmesi gereği üzerinde durulmamış olması; ayrıca sigortalılık süresine ilişkin tarihlerin hüküm fıkrasına yanlış yazımı sonucu, belirtilen tarihler itibariyle aylık bağlanması için yeterli sigortalılık süresinin oluşmadığı yönü dahi gözetilmeksizin yazılı gerekçelerle hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 07.12.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2010/2829 E.N , 2010/13933 K.N.

    İlgili Kavramlar

    ÖLÜM AYLIĞI

    TAZMİNAT DAVASI

    YURT DIŞI ÇALIŞMA SÜRESİNİN BORÇLANILMASI

    Özet

    TRAFİK KAZASI SONUCU ÖLÜM NEDENİYLE ÖLENİN YURT DIŞI ÇALIŞMA SÜRESİNİN 3201 SAYILI YASA UYARINCA BORÇLANILIP, PRİM BORCUNUN ÖDENMESİ VE ÖLÜM AYLIĞI BAĞLANMASINDA; SONRADAN YÜRÜRLÜĞE GİREN YASA UYARINCA OLUŞAN DURUM NEDENİYLE, KURUM GİDERLERİNİN, KUSURLU EYLEM TARİHİ İTİBARİYLE KURUM ZARARINA YOL AÇMAMIŞ OLAN KİŞİLERDEN TAZMİNİ YOLUNA GİDİLMESİ, HUKUK DEVLETİNİN TEMEL UNSURLARINDAN OLAN HUKUKİ GÜVENLİK İLKESİNİN İHLALİNE YOL AÇAR.

    İçtihat Metni

    Trafik kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan peşin sermaye değerli gelirin, 1479 sayılı Yasanın 63. maddesi uyarınca tazmini davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davalı avukatı tarafından istenilmesi üzerine tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

    1479 sayılı Yasa kapsamında sigortalı olan Selahattin, davalılardan Ali’ye ait olup, Nöbedi yönetiminde bulunan aracın yol açtığı 23.08.1998 tarihli trafik kazası sonucunda ölmüş; şerit tecavüzünde bulunarak kazaya neden olan Nöbedi’nin tam kusurlu olduğu, aynı kazada ölen diğer sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirlerin tazminine ilişkin davanın yargılaması sonucu verilen kararla kesinleşmiştir.

    Kazanın gerçekleştiği tarih itibariyle 1973 yılına ilişkin 20 günlük 506 sayılı Yasa kapsamında sigortalılığı ile 21.11.1988 – 20.03.1991 tarihleri arası döneme ilişkin 1479 sayılı Yasa kapsamında sigortalılık süresi bulunan Selahat-tin’in hak sahiplerine, yeterli prim ödeme gün sayısı bulunmadığı için ölüm aylığı bağlanamamıştır.

    23.08.1998 tarihinde ölen sigortalının eşi tarafından, 03.12.2007 tarihinde yapılan başvuru üzerine, Selahattin’in 02.02.1980 – 02.11.1982 tarihleri arasındaki iki yıl dokuz aylık (990 gün) yurtdışı çalışma süresinin 3201 sayılı Yasa uyarınca borçlanılıp, prim borcunun ödenmesi ve ölüm aylığı başvurusu yapılması üzerine, hak sahiplerine 01.01.2008 tarihinden itibaren ölüm aylığı bağlanmış; bağlanan ölüm aylığının kusurlu araç sürücüsü ile araç işleteninden tahsili amacıyla da eldeki dava açılmıştır.

    3201 sayılı Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun’un 3. maddesi, 06.08.2003 gün ve 25191 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 4958 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu’nun 56. maddesi ile değiştirilmiş; getirilen düzenleme uyarınca, borçlanmanın yurda kesin dönüş yapıldıktan sonraki 2 yıl içinde yapılması gereğine ilişkin zorunluluk kaldırılmıştır.

    Sigortalının ölümü sonrası gerçekleşen yasal düzenleme uyarınca, sigortalı tarafından yasal başvuru süresi geçirildiği için borçlanılmasına olanak bulunmayan 02.02.1980 – 02.11.1982 tarihleri arasındaki yurtdışı çalışma süresinin borçlanılma olanağı doğmuş; borçlanılarak edinilen sigortalılık süresi gözetilerek, hak sahiplerine ölüm aylığı bağlanmıştır.

    “Anayasa’nın 2. maddesi ile benimsenen hukuk devleti, bütün faaliyetlerinde hukukun egemen olduğu devlettir. Bu devlette hukuk güvenliğini sağlayan bir düzen kurulması asıldır. Böyle bir düzende devlete güven ilkesi ise vazgeçilmez temel öğelerdendir. Devletin yaptığı düzenlemelerde haksız bir edinime yol açılması ve kişilerin haksızlığa uğratılması kabul edilemez” (Anayasa Mahkemesi, 23.11.2006 T., 2003/10 E, 2006/106 K). Hukuk kurallarındaki değişikliklerin toplumsal gereksinimleri karşılarken, değişiklik tarihine kadar oluşmuş hukuksal durum ve istikrarı zedelememelidir.

    Devletin, vatandaşları karşısındaki sosyal ve ekonomik yükümlülüklerini yerine getirmek amacıyla oluşturduğu yeni yasal düzenlemelerin, sosyal güvenlik yasalarıyla sağlanan yardımlardan yararlanmayı kolaylaştırması; bu politikalar gereğince oluşan Kurum giderlerinin, kusurlu eylem tarihi itibariyle kurum zararına yol açmamış olan kişilere rücu edilmesi, hukuk devletinin temel unsurlarından olan hukuki güvenlik ilkesini ve hukuksal kuralların öngörülebilirliği gereğine ilişkin ilkenin ihlaline yol açacaktır.

    Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında, sonradan yürürlüğe giren yasa uyarınca oluşan durum nedeniyle, davalının tazmin sorumluluğu yoluna gidilmesine olanak bulunmadığından, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, kabulü yönünde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde, davalı Nöbedi vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalılardan Nöbedi’ye iadesine, 19.10.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2009/2904 E.N , 2011/10891 K.N.

    İlgili Kavramlar

    FARK AYLIĞI

    YURT DIŞINDA ÇALIŞMA HİZMETİNİN İNTİBAKI

    İçtihat Metni

    Dava, davacının Kuruma 3201 sayılı Yasa uyarınca borçlandığı sürenin basamak intibakında esas alınmasıyla 18.basamaktan emekli olması gerektiğinin tespiti ile fark aylıklarının ödenmesi istemine ilişkindir.

    Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Ayşe Barutcu tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Davacı, Beki Köyü muhtarı olması nedeniyle 26.04.1999 tarihinde Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil edildiğini, 26.04.1999 – 28.03.2004 tarihleri arasında zorunlu Bağ-Kur sigortalısı, 01.04.2004 – 30.04.2005 dönemi isteğe bağlı Bağ-Kur sigortalısı, 01.05.2005 – 28.12.2006 dönemi Tarım Bağ-Kur sigortalısı olmak üzere Türkiye’deki hizmetlerinin 7 yıl 7 ay 28 gün olduğunu, 14.05.1979 – 30.08.1997 döneminde yurdışında geçen çalışmalarını da 3201 sayılı Yasaya göre borçlanmak suretiyle tahsis talebinde bulunduğunu, 1479 sayılı Yasanın 51.maddesi uyarınca intibak işleminin yapılarak kendisine 18.basamaktan aylık bağlanması gerekirken, 6.basamaktan aylık bağlandığını belirterek basamak farkından kaynaklanan aylıklarının tahsiline karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, davacının emekli basamak aylığının 15.basamağa yükseldiğinin tespiti ile aylık farklarının buna göre ödenmesine karar verilmiştir.

    Somut olayda, davacının muhtar seçilmesi nedeniyle 1479 sayılı Yasa kapsamında 1.basamak üzerinden tescili yapılmış, tahsis talebi üzerine, 2829 sayılı Yasa gereğince hizmet birleştirmesi yapılarak, son yedi yılda en fazla hizmetin Esnaf Bağ-Kur hizmeti olması nedeniyle, 1479 sayılı Yasaya göre 6.basamak üzerinden aylık bağlanmıştır. Uyuşmazlık, 3201 sayılı Yasa borçlanması sonucu elde edilen hizmetlerin basamak intibakında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği noktasındadır.

    3201 sayılı Yasanın 11.maddesi, “1479 sayılı Kanuna tabi hizmeti bulunan ve bu Kanuna göre yurt dışında geçen çalışma sürelerini Bağ-Kur’a borçlananların Borçlandıkları süreler, Bağ-Kur’dan ayrıldıkları son basamak üzerinden, talebe bakılmaksızın basamak intibakında değerlendirilir.

    Ancak, 1479 sayılı Kanunun değişik 51 inci maddesinin dördüncü fıkrası ile 52 nci maddesinin ikinci fıkrası hükümleri uygulanmaz.” hükmünü getirmiş olup, maddenin düzenleniş şeklinden, öncelikle Kurum sigortalısı olarak tescil olunduktan sonra yurt dışına giden ve tekrar Türkiye’ye dönüşte Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil olunan ve 3201 sayılı Yasa borçlanmasında bulunanlar için intibak esaslarını belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır.

    Daha önce yurtdışında çalışıp, Türkiye’ye döndükten sonra Kurum sigortalısı olan sigortalılar için bir düzenleme bulunmadığı gibi, basamak intibakı yapılmasına engel bir düzenleme de bulunmamaktadır. O halde, genel hükümler uyarınca basamak intibakının yapılmasına engel bir hüküm yoktur.

    01.10.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4447 sayılı Yasanın 31.maddesi ile değişik 1479 sayılı Yasanın 50.maddesi hükmüne göre, sigortalıların ödeyecekleri primler ve bağlanacak aylıkların hesabında yirmi dört basamaklı gelir tablosu uygulanacağı, 51. maddesinde, sigortalının bu Kanuna göre sigortalılığın başladığı tarihte 50 nci maddede belirtilen aylık ve gelir basamaklarının ilk oniki basamağından dilediğini seçebileceği, üç ay içinde basamak seçilmemesi halinde birinci basamağın seçilmiş sayılacağı, diğer sosyal güvenlik kanunları kapsamında geçirilen süre dikkate alınarak intibak ettirileceği, basamağın yanlış seçilmesi, basamak seçiminin yazılı olarak bildirilmemiş olmasına karşın prim ve kesenek yatırılmış olması ve diğer hallerde hangi basamağın seçilmiş sayılacağı ve bu madde hükmü ile ilgili diğer işlemlerin ile ilgili işlemlerin bir yönetmelikle düzenleneceği, 52 nci maddesinde ise, sigortalının bu kanuna göre seçtiği, intibak ettirildiği veya yükseltildiği ilk oniki basamakta bekleme süresinin bir yıl, onüçüncü basamaktan itibaren her bir basamakta bekleme süresinin iki yıl olduğu, ilk onbir basamakta sıra itibarıyla basamak yükseltilmesinin, prim ödemeye ve talebe bakılmaksızın Kurumca yapılacağı, onikinci basamaktan itibaren basamak yükseltilmesi için sigortalının yazılı talepte bulunması ve talep tarihinden önceki ayın sonu itibarıyla prim ve diğer borçlarını ödemiş olmasının şart olduğu, sigortalıların Kurumca yükseltildikleri tarihten veya yazılı talepte bulundukları tarihi takip eden aybaşından itibaren, basamak yükseltme farkı ile yükseltildikleri basamak üzerinden primlerini ödeyecekleri belirtilmiştir.

    4447 sayılı Yasanın 39.maddesi ile 1479 sayılı Yasaya eklenen Geçici 11.maddesinde; “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce bağlanan malüllük, yaşlılık ve ölüm aylıkları, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ödenen son aylık tutarlar esas alınarak, bu Kanunun yürürlük tarihinden sonra 36 ncı maddenin son fıkrası hükmüne göre artırılarak ödenir.

    Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sigortalı olanlara bağlanacak yaşlılık aylığı;

    a) Sigortalının, aylık başlangıç tarihindeki toplam sigortalılık süresi esas alınarak, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce bulunduğu gelir basamağının aylık başlangıç tarihinde yürürlükte bulunan gelir tablosundaki değeri üzerinden, bu Kanunun yürürlük tarihinden önceki hükümlere göre hesaplanan aylığının, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar geçen sigortalılık süresinin toplam sigortalılık süresine orantılı olarak hesaplanan tutarı ile,

    b) Sigortalının, bu Kanunun yürürlük tarihi ile aylık başlangıç tarihi arasında aylar itibariyle prim ödediği gelir basamaklarının bu basamaklardaki prim ödeme süreleri de dikkate alınarak, aylık başlangıç tarihinde yürürlükte bulunan gelir basamakları üzerinden hesaplanacak ağırlıklı ortalamasının, aylık başlangıç tarihindeki toplam sigortalılık süresi esas alınmak suretiyle bu Kanunun 36 ncı maddesinin ikinci fıkrasına göre bulunacak aylık bağlama oranı üzerinden hesaplanan aylığın, bu Kanunun yürürlük tarihinden sonra geçen sigortalılık süresinin toplam sigortalılık süresine orantılı olarak hesaplanan tutarı, toplamıdır. Bu şekilde hesaplanan aylık, bu Kanunun 36 ncı maddesinin üçüncü fıkrasına göre artırılır.

    İkinci fıkraya göre bağlanacak aylık, sigortalının aylık başlangıç tarihindeki toplam sigortalılık süresi esas alınarak, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce bulunduğu gelir basamağı üzerinden bu Kanunun yürürlük tarihinden önceki hükümlere göre hesaplanan aylığının, bu Kanunun yürürlük tarihi ile aylık başlangıç tarihi arasında geçen takvim yılları için, her yılın Aralık ayına göre Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından açıklanan en son temel yıllı kentsel yerler tüketici fiyatları indeksindeki değişim oranı kadar artırılmış tutarından az olamaz.

    Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce sigortalı olanlara bağlanacak malüllük ve ölüm aylıkları, sigortalının bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra sigortalılık süresinin bulunması halinde, bu süreler esas alınarak hesaplanır.” hükmü öngörülmüştür.

    Bütün bu açıklamalar ışığında, davacının 1479 sayılı Yasa ve 2926 sayılı Yasa kapsamındaki hizmetlerinden önce yurtdışında geçen çalışmalarını 3201 sayılı Yasaya göre borçlandığı sürelerin 1479 sayılı Yasanın (4956 sayılı Yasa ile değişik) 51.maddesinin ikinci fıkrasına göre, diğer sosyal güvenlik kuruluşlarında geçirdiği süre gibi dikkate alınarak, aynı yasanın 52.maddesinde öngörülen basamak yükseltme esasları çerçevesinde 12.basamak dahil basamak intibakının gerçekleştirilmesi gerekmekte, 12. basamaktan sonraki intibakın ise, borçlanma bedelinin ödenmesi tarihindeki Merkez Bankası döviz alış fiyatı üzerinden dolar kurunun günlük borçlanma miktarının 30 gün ile çarpılması suretiyle (Ödeme tarihindeki Merkez Bankası döviz kuru X 3.5 ABD Doları X 30 gün ) bulunan bir aylık prim karşılığı borçlanma tutarı, aynı tarihteki 1479 sayılı Yasanın 50.maddesine göre oluşturulmuş prim tablosundaki (bu Kanundan yararlanmak suretiyle tarafına aylık bağlanmış sigortalılara sağlık yardımı yapılmadığından sağlık sigortası primi hariç) en yakın tutarın karşılığı olan basamağı geçmeyecek şekilde tespit edilerek, daha sonra Türkiye’de 1479 sayılı Yasa kapsamında ve 2926 sayılı Yasa kapsamındaki hizmetlerinin bu şekilde belirlenen basamağa intibak ettirilerek, basamak farkından kaynaklanan prim ve gecikme zammı borcunun belirlenip ödetilmesi ve belirlenen basamak üzerinden 1479 sayılı Yasanın Geçici 11.maddesi hükmüne göre aylığın belirlenmesi, yukarda açıklanan şekilde belirlenen basamağın daha yüksek olması halinde davacının temyiz etmemiş olması nedeniyle davalı Kurum lehine kazanılmış usulü hakkın gözetilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 11.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2009/11720 E.N , 2011/8190 K.N.

    İlgili Kavramlar

    HAVA AMBULANS UÇAK ÜCRETİ

    İçtihat Metni

    Dava, özel ambulans uçak ücretinin ödenmesi istemine ilişkindir.

    Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Dilek Doğan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Somut olayda, davacının, 2006 yılında ateşli silahla yaralanması sonucu kaldırıldığı Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinden Ankara İbni Sina Hastanesine ambulans uçakla sevkedildiği, Mahkemece, Dicle Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı tarafından düzenlenen ve başhekim tarafından onaylanan “Ankara Üniversitesi İbni Sina Tıp Fakültesi Reanimasyon kliniğine ambulans uçak ile sevki uygundur” şeklindeki rapora istinaden; Sağlık Bakanlığı 2007 yılı Hava ve Deniz Ambulansları Ücret Tespit Komisyonu kararında belirlenen fiyat üzerinden İstanbul-Diyarbakır 2 saat, Diyarbakır Ankara 1.25 saat, Ankara-İstanbul arası 1 saat olmak üzere toplam 4:25 saat uçuş süresine ilişkin olarak hesaplanan 18.240,82 TL’nin davalı Kurumdan tahsiline karar verildiği anlaşılmıştır.

    1479 sayılı Yasa’ya 3235 sayılı Yasa ile eklenen hükümlerle sigortalılar ve yakınlarına sağlık yardımı yapılması hükme bağlanmıştır. Anılan Yasa’nın Ek 13. maddesi ile Sağlık Yardımlarının kapsamı, tedavi süresince gerekli ilaç ve iyileştirme giderlerinin sağlanması olarak belirlenmiştir. Yasa’nın Ek 11. maddesinde ise; sağlık hizmetlerinin, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, SSK, mahalli idareler, üniversiteler ile KİT’lere bağlı sağlık tesisleri ile diğer sağlık tesislerinden satın alınmak suretiyle yürütülmesi kabul edilmiş olup, özel ambulans uçak ücretinin karşılanıp karşılanmayacağına ilişkin özel bir düzenleme bulunmamaktadır.

    29/4/2006 tarih ve 26153 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2006 yılı Bütçe Uygulama Talimatı’nın Yol Masrafı ve Gündelikler başlıklı 2.4 maddesinde ise; “….Ancak, sağlık kurumunca hastanın memuriyet mahalli dışına sevk işlemi sırasında ilgili hekim tarafından, hastalığın ne olduğu, mutat taşıt ile seyahat edememe ve ambulans veya uygun görülen herhangi bir taşıtla gitmesinin gerekçelerini belirten ayrı bir rapor düzenlenmesi ve bu raporun başhekim tarafından da onaylanması halinde ambulans ücreti veya uygun görülen taşıt bedeli ilgilinin kurumunca ödenecektir.” hükmü yer almaktadır.

    Öte yandan, 31/12/2008 tarih ve 27097 sayılı Resmi Gazete’de yer alan 2008 yılı Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ’in Mutat taşıt dışı araç ile nakile ilişkin yol giderlerinin ödenmesi başlıklı 22.2.1 maddesinde ise; “… Hava ambulans ücretleri sadece SUT’un “Organ ve doku nakli tedavileri” başlıklı (18) numaralı maddesi kapsamında sağlanan sağlık hizmetleri için ödenir. Organın/ dokunun naklin yapılacağı sağlık kurumuna, hava ambulansı dışında ki özel hava taşıtı ile getirilmesi halinde gidiş-dönüş yol giderleri hava ambulansı için belirlenen tutarlar esas alınarak ödenir. …” düzenlemesine yer verilmiştir.

    2006 yılı Bütçe uygulama talimatında yer alan “uygun görülen taşıt” ibaresinin, 2008 ve müteakip yıllarda çıkarılan sağlık uygulama tebliğlerinde yer alan ” hava ambulans ücretlerinin sadece Sağlık Uygulama Tebliğinin organ ve doku nakli tedavileri kapsamında sağlanan sağlık hizmetleri için ödeneceğine” ilişkin hükümleri içerdiği dikkate alındığında hava ambulans uçak ücretini kapsamayacağı açıktır.

    Ayrıca, Mahkemece hükme esas alınan sağlık kurulu raporunda “17/5/2006 tarihinde ateşli silah yaralanması nedeniyle kliniğe başvuran M… H…’in 24/5/2006 tarihinde Ankara Üniversitesi İbni Sina Tıp Fakültesi Reanimasyon kliniğine ambulans uçak ile sevki uygundur” denilmekte olup, yaralanmanın mahiyeti ve yapılan tedavi içeriğine göre davacının sevkinin zorunlu olup olmadığı, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinde tedavi için gerekli imkanların bulunup bulunmadığı, sevki zorunlu olduğu halde bu sevkin kara ambulansıyla gerçekleştirilmesinin mümkün olup olmadığı hususlarında araştırma yapılmamış olduğundan, Mahkemece eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma sebebidir.

    Yukarıda belirtilen hukuki ve fiili olgular ışığında Mahkemece yapılması gereken iş, öncelikle yaralanmanın mahiyeti ve yapılan tedavi içeriğine göre, sevkin zorunlu olup olmadığına ilişkin gerekli araştırmayı yapmak, gerekirse uzman bilirkişi kurulundan rapor almak, sevkin zorunlu olduğu kanaatine varılırsa, usulünce kara ambulans ücretini belirlemek ve hâsıl olacak sonuca göre karar vermekten ibarettir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 02.06.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2009/10927 E.N , 2011/2714 K.N.

    İlgili Kavramlar

    BORÇLARIN YENİDEN YAPILANDIRILMASI

    HİZMET BORÇLANMASI

    SİGORTALILIK SÜRESİNİN TESPİTİ

    Özet

    HÜKÜM ALTINA ALINAN DÖNEMDE HERHANGİ BİR VERGİ, KANUNLA KURULU MESLEK KURULUŞU, ESNAF VE SANATKARLAR SİCİL MEMURLUĞU KAYDI BULUNMAYAN DAVACININ ZORUNLU SİGORTALI KABUL EDİLEMEYECEĞİ BELİRGİN İSE DE; SİGORTA PRİMLERİNİN KENDİSİNDEN 3780 VE 4247 SAYILI KANUN HÜKÜMLERİNE GÖRE VE/VEYA İCRA TAKİBİ İLE TAHSİL EDİLİP EDİLMEDİĞİ BELİRLENEREK SONUCUNA GÖRE KARAR VERİLMELİ; 5510 SAYILI KANUNUN GEÇİCİ 24. MADDE HÜKMÜNDEN YARARLANMAK İÇİN BAŞVURAN DAVACI HAKKINDA HANGİ İŞLEMİN YAPILDIĞI, BORCUN TAKSİTLENDİRİLİP TAKSİTLENDİRİLMEDİĞİ VE YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRİP GETİRMEDİĞİ SAPTANARAK BU YÖNDEKİ TALEP HAKKINDA KARAR VERİLMELİDİR.

    İçtihat Metni

    Dava, 1479 sayılı Kanun kapsamındaki zorunlu sigortalılık sürelerinin ve 5510 sayılı Kanunun geçici 24. madde hükmünden yararlanılması gerektiğinin tespiti istemlerine ilişkindir.

    Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmün, davalılardan SGK Başkanlığı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    1-) Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalılardan SGK Başkanlığı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-) 1985 yılının Mayıs ayında düzenlenen giriş bildirgesi üzerine resen tescil edilerek 01.01.1983 günü itibarıyla 1479 sayılı Kanun hükümlerine tabi zorunlu sigortalılığı başlatılan, 2006 yılının Haziran ayında tesis edilen işlemle tescil tarihi 20.04.1982 olarak değiştirilip, 20.04.1982 – 31.08.1982, 01.01.1983 -31.12.1984, 22.03.1985 – 12.01.1986 dönemlerinde ve 01.02.1990 tarihinden itibaren zorunlu sigortalı kabul edilen davacının, 12.01.1986 – 31.12.1989 dönemine yönelik sigortalılık süresinin hüküm altına alınması için açtığı işbu davanın yargılama aşamasında 25.07.2008 günü Kuruma başvurarak 5510 sayılı Kanunun geçici 24. madde hükmünden yararlandırılması isteminde bulunduktan sonra katıldığı oturumda son çıkan yapılandırma yasasından faydalandırılmasına da karar verilmesini talep ettiği anlaşılmakta olup, yapılan yargılamada dava kısmen kabul edilerek, dava konusu dönemde hiçbir kaydı bulunmayan davacının tanık anlatımlarına dayanılarak 12.01.1986 – 22.04.1987 dönemine ilişkin sigortalılık süresi hüküm altına alınıp, en son çıkan yapılandırma yasasından yararlandırılmasına karar verildiği belirgindir.

    Davanın yasal dayanağı olan ve 01.04.1972 tarihinde yürürlüğe giren 1479 sayılı Kanunun 24. ve 25. maddelerinde kendi adına ve hesabına çalışanlar olarak nitelendirilen bağımsız çalışanlardan kanunla kurulu meslek kuruluşlarına yazılı olan gerçek kişiler, meslek kuruluşuna yazılarak çalışmaya başladıkları tarihten itibaren zorunlu sigortalı sayılmış iken, anılan maddelerde 2229 sayılı Kanun ile yapılan ve 04.05.1979 günü yürürlüğe giren değişiklik ile meslek kuruluş kaydı zorunluluğu kaldırılarak, kendi adına ve hesabına çalışma olgusu sigortalılık niteliğini kazanmak için yeterli kabul edilmiştir. Daha sonra, 20.04.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 sayılı Kanunla değişik 1479 sayılı Kanunun 24. maddesinin (1) numaralı bendinin (a) ve (h) fıkralarında, diğer sosyal güvenlik kuruluşları kapsamı dışında kalan ve herhangi bir işverene hizmet akdi ile bağlı olmaksızın kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanların zorunlu sigortalı kabul edilebilmesi için, esnaf ve sanatkârlar gibi ticari kazanç veya serbest meslek kazancı dolayısıyla gerçek veya götürü usulde gelir vergisi yükümlüsü olanlar yönünden vergi kaydı, gelir vergisinden bağışık olanlar yönünden kanunla kurulu meslek kuruluşlarına usulüne uygun olarak kayıtlı bulunma koşulu getirilmiş; anılan madde 22.03.1985 günü yürürlüğe giren 3165 sayılı Kanunla bir kez daha değiştirilip kapsam genişletilerek, gerçek veya götürü usulde gelir vergisi yükümlüsü olanlar (vergi kaydı bulunanlar) veya esnaf ve sanatkâr siciline kayıtlı bulunanlar ya da kanunla kurulu meslek kuruluşunda usulüne uygun kaydı olanlar zorunlu sigortalı olarak kabul edilmiş, anılan düzenleme 4956 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 02.08.2003 tarihine kadar geçerliliğini korumuştur. 4956 sayılı Kanunun 14. maddesiyle değiştirilen hükümle zorunlu sigortalılık kapsamına yalnızca, ticari kazanç veya serbest meslek kazancı dolayısıyla gerçek veya basit usulde gelir vergisi yükümlüsü olanlar alınmış, gelir vergisinden bağışık tutulanlar yönünden ise Esnaf ve Sanatkâr Sicili ile birlikte aynı zamanda kanunla kurulu meslek kuruluşuna yöntemince kayıtlı bulunma koşulları getirilmiştir.

    Önemle vurgulanmalıdır ki; ilgili vergi, kanunla kurulu meslek kuruluşu, esnaf ve sanatkârlar sicil memurluğu kayıtları zorunlu sigortalılığın dayanak belgeleri niteliğinde olup, anılan kayıtlara sahip kişiler yönünden ancak, “(diğer) sosyal güvenlik kuruluşları kapsamı dışında kalma” ve “herhangi bir işverene hizmet akdi ile bağlı olmaksızın kendi adına ve hesabına bağımsız çalışma” olgularının birlikte gerçekleşmesi durumunda zorunlu sigortalılık söz konusu olabilir. Belirtilen kayıtların yokluğunda zorunlu sigortalılıktan söz edilemeyeceği gibi, anılan sigortalılık niteliğine sahip olunmadığı döneme/sürelere ait prim borçlarının daha sonraki tarihlerde Kurumca hatalı olarak geriye dönük tahsil edilmesi, ödemeler icra takibi sonucu gerçekleşmediği veya 06.03.1992 günü yürürlüğe giren 3780 sayılı Kanun ile 16.05.1997 tarihinde yürürlüğe giren 4247 sayılı Kanun hükümleri kapsamında primler yatırılmadığı sürece ilgili yararına usulü kazanılmış hak olgusunu da oluşturmaz.

    Diğer taraftan; 1479 sayılı Kanunun 79. maddesi, zorunlu sigortalı sayılmayanların isteğe bağlı sigortalı olabileceklerini öngörmüş bulunmakla, bu yönde tescil istemi olmamasına karşın, zamanında ödenen primlere karşılık gelen sürenin isteğe bağlı sigortalılık olarak değerlendirilmesi sosyal güvenlik ilkelerine uygun düşmektedir. Bu gibi durumlarda, ödenen primlerin karşılığı olan süre bilirkişi incelemesi ile yöntemince saptanmalı ve ilk ödeme tarihleri esas alınarak anılan süre kadar isteğe bağlı sigortalılığa karar verilmelidir.

    Ayrıca; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa, 26.05.2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5763 sayılı Kanunun 27. maddesiyle eklenen, “Sosyal güvenlik alacakları” başlıklı geçici 24. maddede, 1479 sayılı Kanuna göre sigortalı olanların 31.03.2008 gününe kadar olan prim ve sosyal güvenlik destek prim borçlarının, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihi izleyen iki ay içinde yazılı olarak başvurulması kaydıyla, bu maddede belirtilen koşullarla peşin veya yirmi dört aya kadar eşit taksitler halinde ödeneceği açıklanmış olup, anlaşılacağı üzere, geçici 24. madde hükmünden yararlanmaya yönelik başvuru süresi 26.05.2008 – 28.07.2008 (dahil) dönemi ile sınırlandırılmıştır.

    Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 388. maddesinin son fıkrasında ise; yargılama sonunda kurulan hüküm sonucu kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz yinelenmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, kuşku ve duraksama uyandırmayacak şekilde gösterilmesinin gerekli olduğu belirtilmiş, 389. maddesinde de, mahkemece verilen karar ile iki tarafa yüklenen görev ve tanınan hakların kuşku ve duraksamaya yol açmayacak surette oldukça açık yazılması gerektiği yönünde düzenleme yapılmıştır.

    Bu açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde hüküm altına alınan dönemde herhangi bir vergi, kanunla kurulu meslek kuruluşu, esnaf ve sanatkârlar sicil memurluğu kaydı bulunmayan davacının zorunlu sigortalı kabul edilemeyeceği belirgin ise de, sigorta primlerinin kendisinden 3780 ve 4247 sayılı Kanun hükümlerine göre ve/veya icra takibi ile tahsil edilip edilmediği belirlendikten sonra elde edilecek sonuca göre sigortalılık süresine ilişkin istem hakkında karar verilmeli, 5510 sayılı Kanunun geçici 24. madde hükmünden faydalanmak için yasal süresinde Kuruma başvuran ve taahhütname düzenleyen davacı hakkında Kurumca hangi işlemin yapıldığı, madde kapsamında borcun taksitlendirilip taksitlendirilmedigi ve yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediği saptandıktan sonra buna yönelik talep hakkında hüküm kurulmalıdır.

    Açıklanan maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, 5510 sayılı Kanunun geçici 24. maddesine ilişkin istem hakkında hüküm kurulurken, “en son çıkan yapılandırma yasası” olarak adlandırma yapılarak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun anılan düzenlemelerine aykırı ve hükmün yerine getirilmesi aşamasında kuşku ve duraksamaya yol açıcı nitelikte karar verilmesi de, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O hâlde, davalılardan SGK Başkanlığı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 03.03.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2009/1454 E.N , 2010/7435 K.N.

    İlgili Kavramlar

    AYLIK ALANLARDAN KESİLECEK SAĞLIK SİGORTASI PRİMİ

    AYLIK TAHSİSİ VE AYLIĞIN BAŞLAMA TARİHİ

    YAŞLILIK AYLIĞI

    İçtihat Metni

    Davacı, 3201 sayılı Kanun uyarınca yaptığı borçlanma dikkate alınarak yaşlılık aylığı almaya hak kazandığının tespiti ile hak edilen aylıkların ödenmesi gereken tarihlerden itibaren yasal faizi ile tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar vermiştir.

    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Hatice Kamışlık tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    1-3201 Sayılı Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanunun 1. maddesinde, ev kadınlarının yurtdışında ev kadını olarak geçen süreleri borçlanmasına olanak tanınmış olup; davacı anılan düzenleme uyarınca yurt dışında ev kadını olarak geçen 7200 günlük süreyi, davalı Sosyal Güvenlik Kurumu’na (devredilen Bağ-Kur’a) müracaat etmek suretiyle borçlanmış, tahakkuk eden döviz cinsinden borçlanma bedelinin tamamını 13.12.2005 tarihinde ödeyerek, 16.04.2007 tarihinde yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunmuş, Mahkemece; aylık bağlanması için yurda fiilen kesin dönüş yapılmasına gerek bulunmadığından bahisle, tahsis talep tarihi itibariyle 55 yaş ve 20 yıl prim ödemesi olan davacının, 1479 sayılı Kanunun Geçici 10. maddesinin 3.fıkrası gereğince yaşlılık aylığı almaya hak kazandığına karar verilmiştir.

    Borçlanma yoluyla değerlendirilen süreler gözetilerek 3201 sayılı Kanun uyarınca yaşlılık aylığının bağlanabilmesi, anılan kanunun 6. maddesinde öngörülen “yurda kesin dönülmüş olması” koşulunun varlığı halinde mümkün olup, bu hususta yurtdışında çalışanlar ile ev kadınları hakkında bir ayırıma gidilmemiştir. Evli olsun yada olmasın yurtdışında ev kadını olarak bulunan Türk vatandaşları bakımından yurda kesin dönüş koşulundan ise; yerleşmek niyetiyle ve sosyal güvenliklerini de burada sağlamak üzere anavatana dönüş yapmaları, bir başka ifade ile ikametgahının Türkiye’ye nakli biçiminde anlaşılması gerekir.

    Dosya kapsamından, davacının yurda kesin dönüş yaptığına ilişkin bilgi ve belgenin bulunmadığının anlaşılması karşısında; yurda kesin dönüş yapma koşulunun davacı yönünden gerçekleşip gerçekleşmediği araştırılarak, saptandıktan sonra sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, Mahkemece bu yönde herhangi bir inceleme yapılmayarak, eksik araştırma ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması isabetsiz bulunmuştur.

    2-1479 sayılı Kanuna 4447 sayılı Kanunun 39. maddesi ile eklenen Geçici 10. maddede; Bağ-Kur sigortalılarının tam yaşlılık aylığı ve kısmî yaşlılık aylığına hak kazanmalarına ilişkin istisna ve geçiş dönemi koşulları düzenlenmiş olup, bu yönde; 4447 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce yürürlükte bulunan hükümlere göre, anılan Kanunun yürürlüğe girdiği tarihi takip eden aybaşı (=01.10.1999) itibarîyle aylık bağlanmasına hak kazananlarla, aylık bağlanmasına hak kazanmalarına iki tam yıl veya daha az süre kalan sigortalıların önceki hükümlere göre, tam veya kısmî yaşlılık aylığı hakları saklı tutulmuştur. Yine, tam yaşlılık aylığına ilişkin geçiş dönemi özel koşulları 4447 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sigortalı olup da 01.10.1999 tarihi itibariyle bayan sigortalı ise 20, erkek sigortalı ise 25 tam yıl prim ödeme süresinin dolmasına, 2 yıldan fazla kalanlar için, kalan sürenin fazlalığına bağlı olarak artan şekilde yaş koşulu da getirilmek suretiyle kademeli olarak düzenlenme yapılmıştır. Ne ki, tam yaşlılık aylığına ilişkin geçiş dönemi hükümlerinin Anayasa Mahkemesince iptal edilerek, bu iptal kararının 23.05.2002 tarihinde yürürlüğe girmesi üzerine, yeni yasal düzenleme 01.06.2002 yürürlük tarihli 4759 sayılı Kanunla getirilmiştir.

    Uyuşmazlık; yaşlılık aylığında kademeli geçişi öngören 4447 ve 4759 sayılı Kanunların yürürlüğünden sonra yapılan yurtdışı hizmet borçlanmasının, kademeli geçişte aranan sigortalılık süresinin hesabında dikkate alınıp alınmayacağı noktasında toplanmaktadır.

    Sigortalılara yurtdışında geçen çalışmalarını borçlanabilme olanağı veren 3201 sayılı Kanunun 6. maddesi hükmü uyarınca değerlendirilen sürelere istinaden aylık tahsisi yapılabilmesi için tahakkuk ettirilen döviz borcunun tamamının ödenmiş olması gerekmektedir. Borçlanılan sürenin sigortalılık süresi olarak değerlendirilebilmesi, yasada belirtilen süre içerisinde olmak üzere borçlanma primlerinin Kuruma ödenmiş olması koşuluna bağlı olup, yasada belirtilen borçlanma koşulları gerçekleşmeden, yurtdışında geçen sürenin sigortalılık süresi olarak değerlendirilmesine yasaca olanak bulunmamaktadır.

    Geçici 10. maddede öngörülen geçiş dönemi yaşlılık aylığı koşullarının belirlenmesinde, sigortalının 4447 ve 4759 sayılı Kanunlar ile düzenlenen Geçici 10. maddenin yürürlüğe girdiği tarihlerde mevcut ve geçerli sigortalılık sürelerinin dikkate alınması yasa gereğidir. Davacının belirtilen tarihlerde tahsis kapsamında değerlendirilecek sigortalılık süresi bulunmamaktadır.

    Yurt dışı borçlanma talebi ve borçlanma bedelinin ödenmesinin ise anılan maddelerin yürürlüğünden sonraki tarihlerde yapıldığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 15.03.2006 gün 2006/21-36 Esas 2006/80 Karar, 08.07.2009 gün 2009/21-309 Esas 2009/322 Karar sayılı kararlarında da açıklanan bu maddi ve hukuki ilkeler gözetildiğinde, davacının yaşlılık aylığından yararlanma koşullarının, 3201 sayılı Kanun uyarınca borçlanmanın yapıldığı 13.12.2005 tarihinde yürürlükte bulunan 1479 sayılı Kanunun 35. maddesine göre değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yurt dışı çalışmaların borçlanılması yoluyla elde edilen sigortalılık süresi dikkate alınarak, Geçici 10. maddesindeki değerlendirmeden hareketle sonuca varılmış olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 25.05.2010 gününde karar verildi.

    Sosyal Güvenlik Hukukunda, borçlanma ayrı bir rejime tâbi tutulmalıdır. Aksi taktirde, borçlanma ile getirilen amaç, gerçekleştirilemez. O zaman, borçlanma yasalarının yürürlüğe konulmasının bir anlamı kalmaz.

    Borçlanmayı ayrı bir rejim olarak görmeyen ve sigortalılar aleyhine bir uygulama getiren ve bu şekilde sosyal güvenlik hukukunun gelişmesine bir katkısı bulunmayan sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.

    Örnek nitelikteki mahkeme kararının Onanması görüşündeyim. Saygılarımla.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2009/15766 E.N , 2010/1900 K.N.

    İlgili Kavramlar

    CEZAYA EHLİYET VE BUNU KALDIRAN VEYA HAFİFLETEN SEBEPLER

    İçtihat Metni

    Dava, kasten öldürülen sigortalının hak sahiplerine bağlanan aylıklar ile yapılan ödemeden oluşan Kurum zararının rücuan tahsili istemine ilişkindir.

    Mahkemece, bozma ilamına uyularak, davanın kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmün, taraflar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Alparslan Koçak tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum vekilinin tüm, davalılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2- Davalı R.. E..’ın, Bağ-Kur sigortalısı olan oğlu N.. E..’ı 29.11.2000 tarihinde tüfekle ateş ederek kasten öldürdüğü, ancak “şizofreni” denilen akıl hastalığı nedeniyle cezai ehliyeti bulunmadığından Bilecik Ağır Ceza Mahkemesinin 06.07.2001 tarih, 171 / 148 sayılı kararı ile 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 46/1. maddesi uyarınca hakkında “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verildiği ve kararın kesinleştiği ilgili dava dosyasından açıkça anlaşılmaktadır.

    Davacı Kurum, anılan zararlandırıcı sigorta olayı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan aylıklar ile, yapılan ödemeden oluşan sosyal sigorta yardımlarının, davalı R.. E..’dan rücuan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davanın kabulüne ilişkin ilk karar, davalının yargılama sırasında öldüğünün anlaşılması üzerine, mirasçılarına yöntemince husumet tevcih edilmesi için bozulmuş, mahkemece, bozma ilamına uyularak mirasçıların usulüne uygun olarak davaya katılımı sağlanarak davanın kabulüne karar verilmiştir.

    Davanın yasal dayanağı 1479 sayılı Kanunun 63. maddesidir. Anılan madde uyarınca; üçüncü kişinin suç sayılır bir eylemi sonucunda ortaya çıkan zararlandırıcı sosyal sigorta olayı nedeniyle sigortalıya veya hak sahibine yapılan sosyal sigorta yardımlarının, söz konusu üçüncü kişiden rücuan tazmininin istenmesi mümkündür.

    Zararlandırıcı sigorta olayında; devlet adına sosyal güvenlik kanunlarını uygulamakla görevli Sosyal Güvenlik Kurumu birinci kişi, sosyal risklere karşı, risklerin gerçekleşmesi halinde Kurumdan yardım görmek için prim ödeyen sigortalı ikinci kişi konumundadır. Ancak, söz konusu primler, hem sigortalı, hem de, hak sahibi adına ödendiğinden hak sahibinin de ikinci kişi konumunda olduğunun kabulü gerekmektedir. Bunların dışında kalan ve suç sayılır hareketiyle kanunda sayılan yardımların yapılmasına neden olan kişiler ise üçüncü kişidir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu; 21.05.1997 gün, 1997/10-193-451 sayılı kararı).

    Davaya konu somut olayda; R.. E.. mirasçılarından davalı S.. E.. (Kök) aynı zamanda zararlandırıcı sigorta olayı nedeniyle ölen sigortalının kızı olup, hak sahibi sıfatıyla kendisine aylık bağlandığının anlaşılması karşısında; üçüncü kişi olmadığından rücu alacağından sorumlu olmadığı gözardı edilerek, yazılı şekilde hakkındaki davanın kabulüne karar verilmesi,

    3- Davanın yasal dayanağı olan 1479 sayılı Kanunun 63. maddesindeki sorumluluk kusura dayanmaktadır. Kusur sorumluluğu için temyiz kudretinin varlığı gerekmektedir. Diğer yandan, kanunda gösterilen istisnaların varlığı halinde, temyiz kudreti bulunmayanlar da sorumlu tutulabilirler. Bu istisna durumlardan biri ise, Borçlar Kanununun 54/1. maddesidir. Bu madde hükmüne göre, hakkaniyet gerekli kılıyorsa hâkim temyiz kudreti bulunmayan bir kişiyi kısmen veya tam olarak tazminata mahkûm edebilir.

    Somut olayda; sigortalı oğlu N.. E..’ı tüfekle ateş ederek öldüren R.. E..’ın temyiz kudretini haiz olmadığı ceza dosyası kapsamından sabit olduğundan, davalı R.. E.. mirasçılarının tazminat sorumluluğu bakımından Borçlar Kanununun 54/1. maddesi hükmü ve giderek tazminat miktarından indirim yapılıp yapılmayacağı, olayı çevreleyen koşullar ile fiilin mahiyeti göz önünde tutulup, R.. E..’ın sosyal durumu ile,terekesi de araştırılarak değerlendirilmeden, eksik araştırma ve inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde davalılar vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılara iadesine, 16.02.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2009/14738 E.N , 2010/14763 K.N.

    İlgili Kavramlar

    MADDİ TAZMİNAT

    İçtihat Metni

    Davacılar, murisleri M… K…’nun Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde gerçekleştirilen kalp ameliyatında kullanılan tıbbi malzeme ve tedavi bedellerinden davalı Kurumun ödemediği 136.078,20 TL.nin Kuruma başvuru tarihi olan 19.01.2007 tarihinden itibaren yasal faizle birlikte tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.

    Mahkeme, davanın kısmen kabulüne karar vermiştir.

    Hükmün, tarafların avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Mustafa Arınmış tarafından düzenlenen raporla dosyadaki belgeler okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının REDDİNE;

    1-)1479 sayılı Yasa kapsamında haksahibi olarak sağlık yardımlarından yararlanma hakkı olduğu çekişmesiz bulunan davacıların murisi M… K…’nun, Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde yapılan tedavisinde Micromed De-Bakey VAD sol ventrikül destek cihazı kullanıldığı; tedavinin bir kısım bedellerinin Kurumca karşılanmasına karşın, dışarıdan temin edilen anılan tıbbi cihazın 127.961,10 TL. olan bedelinin karşılanmadığı anlaşılmaktadır.

    Davacının tedavisinin gerçekleştirildiği dönemde yürürlükte olan, 1479 sayılı Yasanın sağlık sigortası yardımlarına ilişkin Ek 13. maddesi, tedavi süresince gerekli ilaç ve iyileştirme vasıtalarının sağlanması olanağına yer vermiştir. Ancak, “Sağlık sigortası yardımlarının şekil ve şartları… diş hastalıkları tedavisi, gözlük, işitme cihazı, ortez, protez ve iyileştirme vasıtaları ve benzeri yardımların yapılması ile bunların cinsi, evsafı, miktarı, kullanma süresi ve Kurumca ödenecek bedel tespitine ilişkin esasların yönetmelikle…” düzenleneceği de anılan Yasanın Ek 18. maddesinde yer almıştır.

    Davacının tedavisinde gerekli görülerek, tıbbi yetkililer tarafından reçetelendirilen tıbbi malzeme bedelinin davalı Kurum tarafından sağlanması konusundaki yasal yükümlülüğe karşın; malzemenin nitelik ve bedelinin belirlenmesi konusundaki yasal yetki de gözetilerek, tedavi gereklerini sağlama konusunda (tespit edilirse) aynı sonucu doğurması mümkün olabilecek birden fazla malzeme türü arasından, insan yaşamının kutsallığı ve temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının özüne dokunacak sınırlamalar getirilemeyeceği konusundaki ilkeler ışığında, Kurumun düzenleme yetkisinin olduğu ve eldeki davada da, bunun yargısal denetiminin olanaklı bulunduğunun kabulü zorunludur.

    Eldeki davada; davacının tedavisinde kullanılan Micromed De-Bakey VAD sol ventrikül destek cihazı kullanımının zorunlu olup olmadığı; fiyatı daha az olan benzer marka veya ürünlerin kullanılmasının istenen sonuca ulaşmada yeterli olup olmayacağının, bilimsel ölçütler kullanılarak açıkça ortaya konulması zorunluluğu vardır.

    Öte yandan, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığının 15.10.2010 tarihli 27730 sayılı Resmi Gazetede yayımladığı Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğle ek 7.3.26. numaralı madde;

    “A-Kısa Süreli Ventrikül Destek Cihazı

    (1) Bu uygulama Sağlık Bakanlığınca ruhsatlandırılmış kalp nakli yapılmasına müsaade edilen merkezlerde yapılmalıdır.

    a- Transplant bekleyen hastalarda hastayı yaşatmak amacıyla donör bulununcaya kadar kullanılabilir.

    b- Donör bulunamadığı zaman uzun süreli ventrikül destek cihazı gerektiren hastalarda köprü amacıyla kullanılmalıdır.

    (2) İntra aortik balon pompası kullanımı bu kurallara tabi değildir.

    B-Uzun Süreli Ventrikül Destek Cihazı

    (1)Ventrikül Destek Cihazı (total yapay kalp dahil olmak üzere); zedelenmiş ya da zayıflamış kalbin kan pompalamasına yardımda kullanılan cihazlardır. Bu aygıtlar, kalp nakline köprü ya da kalıcı tedavi olarak kan dolaşımına yardımcı olmak için kullanılabilir. Bu uygulama Sağlık Bakanlığınca ruhsatlandırılmış kalp nakli yapılmasına müsaade edilen merkezlerde yapılmalıdır. Hasta ulusal koordinasyon merkezinde kayıtlı kalp nakli adayı olmalıdır.

    (2) Ventrikül Destek Cihazının Konsol ve sistemin diğer üniteleri (mobil kontrol ünitesi, bağlantı kabloları, şarj edilebilir pil vb) demirbaş malzeme olup ister hastane ortamında ister hastane dışı ortamda takip esnasında söz konusu malzemeler uygulamayı yapan hastane veya firma tarafından karşılanmalıdır. Sadece hastaya takılan pompa kısmının bedeli Kurumca karşılanır.

    (3)Cihazın kalp nakline köprüleme endikasyonu ve kalıcı tedavi için takılması gerekliliği, kardiyoloji ve kalp damar cerrahlarından oluşan konsey kararına istinaden ilgili branşların birlikte bulunduğu bir sağlık kurulu raporu ile belgelendirilmiş olmalıdır. Düzenlenecek sağlık kurulu raporlarına implantasyona karar verilmesini gerektiren implantasyon öncesi hemodinamik ve ekokardiyografik bulgular ile ilgili laboratuar tetkik sonuçları eklenecektir.” düzenlemesini içermektedir.

    Mahkemece, öncelikle anılan Kurum tebliği gereğince davacıların murisi Musa Kumru’nun tedavisinde kullanılan Micromed De-Bakey VAD sol ventrikül destek cihazı kullanımı ve bedelinin ödenmesinin değerlendirilmesi davalı Kurumdan istenerek, sonuca davacıların itirazının olması halinde yapılan açıklamalar çerçevesinde, murisin tedavi edilen hastalığının uzmanı kardiyoloji ve kalp damar cerrahlarından oluşan bilirkişi heyetinden rapor alınarak, bedeli dava konusu olan Micromed De-Bakey VAD sol ventrikül destek cihazı kullanımının, hastanın sağlığına kavuşması yönünden, faydalı olma durumundan öteye, zorunlu olup olmadığı, cihazın kullanılmamasının yaratacağı sağlık riskleri, fiyatı daha az olan benzer marka veya ürünlerin kullanılmasının istenen sonuca ulaşmada yeterli olup olmayacağının, bilimsel ölçütler kullanılarak yargısal denetime elverir biçimde açıkça ortaya ortaya konulmalıdır.

    2-)Hastanın tedavisi için gerekli görülerek reçetelendirilen cihazın, yukarıdaki bent kapsamındaki değerlendirme sonucunda zorunlu olduğunun belirlenmesi halinde; anılan malzeme bedelinin denetlenip, faturadaki haliyle ödenecek nitelikte olup olmadığının ve buna bağlı olarak Kurum tarafından karşılanabilir miktarının belirlenmesi gerekecektir.

    5510 sayılı Yasanın 63. maddesinde yer alan “Kurum, finansmanı sağlanacak sağlık hizmetlerinin teşhis ve tedavi yöntemleri ile (f) bendinde belirtilen sağlık hizmetlerinin türlerini, miktarlarını ve kullanım sürelerini, ödeme usûl ve esaslarını Sağlık Bakanlığının görüşünü alarak belirlemeye yetkilidir. Kurum, bu amaçla komisyonlar kurabilir, ulusal ve uluslararası tüzel kişilerle işbirliği yapabilir. Komisyonların çalışma usûl ve esasları Maliye Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının görüşü alınarak Kurumca belirlenir.” düzenlemesi ile Genel Sağlık Sigortası İşlemleri Yönetmeliği’nin 22. maddesindeki, “Kurum, finansmanı sağlanan ortez, protez, tıbbî araç ve gereç, kişi kullanımına mahsus tıbbî cihaz, tıbbî sarf, iyileştirici nitelikteki tıbbî sarf malzemelerini ve bu malzemelerin temini, garanti süresi sonrası bakımı, onarılması ve yenilenmesi hizmetleri ile ödeme usul ve esasları Sağlık Bakanlığının görüşünü alarak belirlemeye yetkilidir.” hükmü ve yukarıda anılan Tebliğ hükmü gözetilerek; dava konusu cihazın bedelinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yukarıda sıralanan düzenlemeler çerçevesinde belirlenmesinin sağlanması, fiyat tespitinin makul süre içerisinde Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından gerçekleştirilmemesi halinde ise, konu hakkında teknik ve mali bilgiye sahip bilirkişiden, piyasa değerleri ve ilgili kuruluşların görüşü ışığında fiyat tespitine ilişkin rapor alınarak, tüm kanıtlar ışığında yapılacak değerlendirmeyle bir sonuca varılmalıdır.

    3-)Kabule göre, bedele dahil olan 9478,60 TL. katma değer vergisinin hüküm altına alınmaması ve Dairemizin uygulamaları gereği olarak yasal faiz başlangıcının davacıların Kuruma başvuru tarihi olan 19.01.2007 tarihi yerine, Kurumun cevap tarihi olan 04.04.2007 olarak belirlenmiş olması, isabetsizdir.

    Mahkemece, sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında inceleme yapılmaksızın, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, tarafların avukatlarının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davacılara iadesine, 01.11.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2009/6365 E.N , 2010/13324 K.N.

    İlgili Kavramlar

    SİGORTALILIĞIN TESPİTİ

    İçtihat Metni

    Dava, 26.3.1989-19.4.2006 tarihleri arasında davacının Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

    Mahkemece, ilamında belirtildiği üzere davanın reddine karar verilmiştir.

    Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Ebru Pakin Akın tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun geçici 7/1. maddesi uyarınca, anılan Kanunun yürürlük tarihine kadar 506, 1479, 2925, 2926, 5434 sayılı Kanunlar ile 506 sayılı Kanunun geçici 20. maddesine göre oluşturulan sandıklara tâbi sigortalılık başlangıçları ile hizmet sürelerinin tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirileceği ve genel olarak Kanunların geriye yürümemesi kuralı karşısında, davanın yasal dayanağının 1479 sayılı Kanun olduğu kabul edilmelidir.

    01.04.1972 tarihinde yürürlüğe giren 1479 sayılı Kanunun 24. maddesine göre, bir kimsenin zorunlu Bağ Kur sigortalısı olması için, meslek kuruluş kaydı ile birlikte, kendi adına ve hesabına bağımsız çalışması gerekli iken, anılan maddelerde 19.04.1979 gün ve 2229 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik ile meslek kuruluş kaydı zorunluluğu kaldırılarak, “kendi adına ve hesabına” çalışma koşulu ve belirtilen nitelikte çalışmaya başlama tarihi sigortalılık niteliğini kazanmak için yeterli kabul edilmiştir.Öte yandan, 20.04.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 sayılı Kanunun 6. maddesi ile değişik 1479 sayılı Kanunun 24. maddesinde, zorunlu Bağ Kur sigortalısı olmak için ticari kazanç veya serbest meslek kazancı dolayısıyla gerçek veya götürü usulde gelir vergisi mükellefi olma, gelir vergisinden muaf olanların da meslek kuruluşuna kayıtlı olması hükmü yer almaktadır. Yine 22.03.1985 tarihinde 3165 sayılı Kanunla getirilen düzenleme ile de kendi nam ve hesabına çalışanlardan vergi mükellefi olan, esnaf siciline veya meslek kuruluşuna kaydı olanların Bağ Kur sigortalısı olacağı belirtilmiştir.

    619 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile getirilen düzenlemelerin, anılan KHK’nin Anayasa Mahkemesi’nce iptalinden sonra 4956 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle bu kez; …gerçek ve basit usulde gelir vergisi mükellefi olanlar, mükellefiyet tarihinden, gelir vergisinden muaf olanlardan Esnaf ve Sanatkarlar Sicili ile birlikte kanunla kurulu meslek kuruluşuna usulüne uygun kayıt olanlar ise talep tarihinden itibaren zorunlu sigortalı olarak Kanun kapsamına alınmışlardır.

    Davacının muhtarlık sebebiyle 26.03.1989-26.03.1994 tarihleri arasında zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olduğu, ancak 01.11.1989-31.12.1998 tarihleri arasında bakkallık faaliyeti dolayısıyla vergi kaydı, 26.10.1989′dan devam eden Bakkallar ve Manavlar Odası kaydı ile 26.10.1989-19.04.2006 döneminde sicil kaydı mevcut olup, davaya konu uyuşmazlığın, “Sigortalılık niteliği taşıdıkları halde 04.10.2000 tarihine kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olan sigortalıların sigortalılık hak ve mükellefiyetleri 04.10.2000 tarihinden itibaren başlar. Ancak, bu Kanuna göre zorunlu sigortalı olarak tescil edilmiş olanların sigortalılıkları, bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren altı ay içinde kuruma yazılı olarak başvurmaları ve 20.04.1982-04.10.2000 tarihleri arasındaki vergi kayıtlarını belgelemek ve belgelenen bu sürelere ilişkin olarak 15 ve ek 49. maddelerine göre hesaplanacak prim borçlarının tamamını tebliğ tarihinden itibaren bir yıl içinde, ödeme tarihinde bulundukları gelir basamağını yürürlükte olan prim tutarı üzerinden ödemek kaydıyla bu süreler sigortalılık süresi olarak değerlendirilir” hükmünü öngeren geçici 18. madde kapsamında değil, zorunlu sigortalılık koşullarını belirleyen 24. madde kapsamında değerlendirerek sonuca varılması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma sebebidir.

    O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 12.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2010/10-23 E.N , 2010/59 K.N.

    İlgili Kavramlar

    KANUNUN AMACI, SİGORTALI SAYILANLAR VE SAYILMAYANLAR

    KURUM İŞLEMİNİN İPTALİ

    TESPİT

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “kurum işleminin iptali-tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 9. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 14.06.2007 gün ve 2006/803 E., 2007/368 K. sayılı kararın incelenmesi davalı SGK vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 13.05.2008 gün ve 2007/15875 E., 2008/6435 K. sayılı ilamı ile; (…Kurum kayıtlarında 01.01.1983 tarihinde sigortalı olarak tescil edilen davacı, 16.04.1993-25.06.1997 döneminde de sigortalı olduğunun ve 01.06.2006 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmesini istemiş; Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Davacının, 01.01.1983-16.04.1993 tarihleri ile 02.07.1997 ve devamı dönemlerde kuruluş kaydı bulunmakta olup; uyuşmazlık konusu dönemde kuruluş kaydı ve prim ödemesi bulunmamaktadır.

    1479 sayılı yasada; 506 sayılı Sosyal Sigortalar Yasası’nın 79/10 maddesinde öngörüldüğü biçimde geçmiş hizmet süresinin saptanmasına ilişkin bir dava türü mevcut bulunmamasına, yasanın cevaz vermediği bir durumun; yargılama yoluyla tespitinin mümkün olmamasına, geçmişe yönelik prim ödemesinin, o döneme sigortalılık kazandırmasının mümkün bulunmamasına göre, davacının, yasal dayanaktan yoksun bulunan sigortalılık süresinin tespitine ilişkin isteğinin reddine karar verilmesi, yaşlılık aylığına ilişkin isteğinde buna göre belirlenmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi, usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde, davalı Bağ-Kur vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN : Davalı SGK vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava; kurum işleminin iptali ile 16.04.1993 ila 25.06.1997 tarihleri arasında zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olarak çalışıldığının saptanması ve 01.06.2006 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanmasına karar verilmesi, istemine ilişkindir.

    Davacı vekili; müvekkilinin, davalı kurumun sigortalısı olduğunu, 01.01.1983 tarihinde kuruma kayıt olup, sigortalılık halinin aralıksız devam ettiğini, tüm primlerini ödediğini, 30.05.2006 tarihinde tahsis talebinde bulunduğunu, 16.04.1993-25.06.1997 tarihleri arası hizmeti iptal edilerek talebinin reddedildiğini, 16.04.1993-25.06.1997 tarihleri arasında da Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitine, 01.06.2006 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

    Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı (Devredilen Bağ-Kur Genel Müdürlüğü) vekili; davacının, müvekkili Kuruma 23.02.1983 tarihli giriş bildirgesi ile TV Radyo Tamirciliği vergi kaydından dolayı 1479 Sayılı Yasanın 24.maddesi gereğince 01.01.1983 tarihi itibariyle tescilinin yapıldığını, 1479 Sayılı Yasanın 25.maddesi gereği 16.04.1993 tarihinde terkin yapıldığını, meslek kuruluşundaki kaydını 16.04.1993 tarihinde terk ettiğinin 02.10.1997 tarihli inceleme tutanağı ile tespit edildiğini, 25.09.1997 ve 22.01.2003 tarihlerinde ibraz ettiği belgelere istinaden 02.07.1997 tarihinde sigortalılığının yeniden başlatıldığını, davacının 16.04.1993 ila 02.07.1997 tarihleri arasında bir mesleki faaliyetinin olmadığı tespit edildiğinden, 1479 Sayılı Yasa gereğince hizmet verilemediğini, bu süreler içinde herhangi bir prim ödemesi de yapılmadığını, tahsis talebinde bulunduğunu tarih itibariyle askerlik borçlanması dahil toplam 20 yıl 10 ay 14 gün hizmeti bulunduğundan talebinin reddedildiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.

    Yerel mahkemece; davacının 1479 Sayılı Yasa hükümlerine göre 16.04.1993 ila 02.07.1997 tarihleri arası için sigortalılığını gerektirecek kaydının bulunmadığı, ancak, davacı sigortalının 16.04.1993 ila 02.07.1997 dönemine ait prim borcunu, 19.09.1997 ve 09.10.1997 tarihlerinde ödediğini, davalı Kurumun bu ödemeleri itirazsız olarak kabul edip nemalandırdıktan sonra primleri tahsil edilen sigortalılık süresinin tahsis işlemleri sırasında iptalinin, evrensel nitelikte olan ve Medeni Kanunun 2. maddesinde anlamını bulan iyi niyet kurallarına aykırı bulunduğunu gerekçe göstererek davacının talebinin kabulüne karar verilmiştir.

    Özel dairece; yukarıda açıklanan gerekçelerle karar bozulmuş; mahkemece, önceki hükümde direnilmiştir.

    Davacının, uyuşmazlık konusu dönemde, prim ödemesinde bulunmadığı, bu döneme ait borcunu 19.9.1997 ve 09.10.1997 tarihlerinde toplu olarak ödediği ve tahsis talebinde bulunduğu 30.5.2006 tarihinde, prim borcunun olmadığı, hususlarında taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır.

    Açıklanan maddi olgu, iddia ve savunma ile bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının, ihtilaf konusu dönemde sigortalılık şartlarını taşıyıp taşımadığı; sigortalılık şartlarını taşımadığının kabul edilmesi halinde, bu dönemin priminin ödenmiş olması hali dikkate alınarak primi ödenen sürelerin sigortalı olarak değerlendirilip, değerlendirilmeyeceği noktalarında toplanmaktadır.

    Somut olayın özelliklerine girmeden önce, konuya ilişkin genel düzenlemelere değinmenin faydalı olacağı düşünülmüştür;

    01.04.1972 tarihinde yürürlüğe giren 1479 Sayılı Yasa’nın 24. ve 25. maddelerinde “…kendi adına ve hesabına çalışanlar olarak nitelendirilen bağımsız çalışanlardan kanunla kurulu meslek kuruluşlarına yazılı olan gerçek kişiler…”; “meslek kuruluşuna yazılarak çalışmaya başladıkları tarihten itibaren” zorunlu Bağ-Kur sigortalısı sayılmışken, anılan maddelerde 19.4.1979 gün ve 2229 sayılı Yasa ile yapılan değişiklik ile meslek kuruluş kaydı zorunluluğu kaldırılarak, “kendi adına ve hesabına” çalışma koşulu ve belirtilen nitelikte çalışmaya başlama tarihi sigortalılık niteliğini kazanmak için yeterli kabul edilmiştir.

    20.4.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 sayılı Yasa ile yapılan düzenlemede, kendi adına ve hesabına çalışma koşuluna ek olarak “…gerçek ve götürü usulde gelir vergisi mükellefi olanlar” için mükellefiyetin başlangıç tarihinden, “kendi adına ve hesabına bağımsız olarak çalışmakla beraber gelir vergisinden muaf olanlardan kanunla kurulu meslek kuruluşlarına usulüne uygun olarak kayıtlı olanlar” kayıt oldukları tarihten itibaren sigortalı sayılmaktadırlar.

    Ne var ki; 1479 Sayılı Yasaya 2654 Sayılı Yasa ile eklenen Ek Geçici 13. madde ile, “…sigortalılık niteliği taşıdıkları halde bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olanların her türlü hak ve mükellefiyetleri bu Kanunun yürürlüğe girdiği (20.4.1982) tarihinde” başlayacaktır hükmü getirilmiştir.

    22.3.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3165 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikte ise, bu kez; “gerçek ve götürü usulde gelir vergisi mükellefi olanlar, Esnaf ve Sanatkarlar Siciline kayıtlı bulunanlar veya kanunla kurulu meslek kuruluşuna usulüne uygun kayıtlı bulunanlar” dan, gelir vergisi mükellefi olanlar, mükellefiyetin başlangıç tarihinden, gelir vergisinden muaf olanlar ile vergi kaydı bulunmayanlar da Esnaf ve Sanatkarlar Siciline veya kanunla kurulu meslek kuruluşlarına kayıt oldukları tarihten itibaren kendiliğinden sigortalı sayılmışlardır.

    619 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile getirilen düzenlemelerin, anılan KHK’nin Anayasa Mahkemesi’nce iptalinden sonra 4956 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle bu kez; gerçek ve basit usulde gelir vergisi mükellefi olanlar, mükellefiyet tarihinden, gelir vergisinden muaf olanlardan Esnaf ve Sanatkarlar Sicili ile birlikte kanunla kurulu meslek kuruluşuna usulüne uygun kayıt olanlar ise, talep tarihinden itibaren zorunlu sigortalı olarak Yasa kapsamına alınmışlardır.

    Gerçekten, 01.04.1972 tarihinde yürürlüğe giren 1479 Sayılı Yasa’nın 24.maddesine göre; bir kimsenin, zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olması için, meslek kuruluş kaydı ile birlikte, kendi adına ve hesabına bağımsız çalışması gerekmektedir.

    Öte yandan; 20.04.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 Sayılı Yasa’nın 6.maddesi ile değişik 1479 Sayılı Yasa’nın 24.maddesinde, zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olmak için, ticari kazanç veya serbest meslek kazancı dolayısıyla gerçek veya götürü usulde gelir vergisi mükellefi olması, gelir vergisinden muaf olanlarında meslek kuruluşuna kayıtlı olması hükmü yer almaktadır.

    Görüldüğü üzere; 20.04.1982 tarihinde yapılan değişiklikle; değişiklikten, önceki mevzuatın öngördüğü koşullara sahip olan sigortalıların, sigortalılıklarına son vermemekte; değişikliğin yürürlüğe girdiği, 20.04.1982 tarihinde, Bağ-Kur’a yeni kayıt ve tescil edilecekler için yeni, düzenlemeler öngörmektedir. Tersinin kabulü, kazanılmış hakları ortadan kaldırmak olur ki, bu durumun kabulüne, yasaca ve hukukça olanak olmadığı ortadır. Kaldı ki, 2654 Sayılı Yasa’nın 6. Maddesi ile 1479 Sayılı Yasa’nın 24. Maddesinde yapılan değişiklikte, vergi mükellefi olmayan vergiden muaf olanlardan, kanunla kurulu meslek kuruluşlarına kayıtlı olanlarında, zorunlu Bağ-Kur sigortalısı sayılacağı açıktır.

    Somut olaya gelince;

    Davacının, vergi kaydına istinaden 01.01.1983 tarihinde TV ve radyo tamircisi olarak, birinci basamaktan kaydının yapıldığı, Midyat Vergi Dairesi’ne bağlı olarak 01.06.1980 ila 05.04.1982 tarihleri ile 01.01.1983 ila 14.04.1993 tarihleri arasında ve 02.07.1997 tarihinden itibaren kesintisiz devam eden vergi mükellefiyetinin bulunduğu sigorta sicil dosyasından anlaşılmaktadır.

    Davacı ile ilgili olarak, M…… Esnaf ve Sanatkarlar Odası tarafından düzenlenen belgelerde çelişki görülmesi üzerine, Kurum tarafından meslek kuruluşunun defter ve belgeleri üzerinde inceleme yapıldığı ve inceleme sonucu düzenlenen 02.10.1997 tanzim tarihli tutanağın düşünceler kısmında; davacının 14.03.1990 tarihinde kaydının yapıldığı, 14.04.1993 tarihinde istifa ettiği ancak yönetim kurulu kararına rastlanılmadığından üyeliğinin devam ettiği kanaatine varılmıştır.

    Böylece; Kurum tarafından sigortalılığı iptal edilen dönemde, davacı; davalı Kurum tarafından sigortalı olarak kabul edilmiştir. Davacı, 16.05.1997 tarihinde yürürlüğe giren 4247 Sayılı Yasa’nın 3. Maddesi gereğince süresi içerisinde olduğu halde Kuruma af kanunundan yararlanmak isteği ile başvurarak ödemede bulunması gerekirken; sigortalı olduğu inancında olduğundan, bunu yapmamış ancak ihtilaf konusu dönemde dahil olmak üzere geçmişe dönük tüm borçlarını 19.09.1997 ve 09.10.1997 tarihlerinde ödemiştir.

    Her ne kadar; 1479 Sayılı Yasa’da geçmiş Bağ-Kur hizmetlerinin tesbitine olanak tanıyan bir düzenleme bulunmamakta ise de; dava konusu olayda olduğu gibi, uyuşmazlık konusu dönemin önce kabul edilip sonra iptal edilmesi karşısında Bağ-Kur hizmetinin tespiti değil, kurum işleminin iptalinin amaçlandığının kabulü gerekir.

    Hal böyle olunca; uyuşmazlık konusu döneme ilişkin primler Kurumca tahsil edilip uzun süre kullanılmış ise bu halde davalı Kurum’un yapmış olduğu iptal işleminde iyiniyetli olduğu kabul edilemez. Daha açık ifadeyle; davacıyı kendi hatalı işlemi nedeniyle yıllarca sigortalı sayan Kurum’un, davacıya sigortalı olduğu inancını verdikten sonra yaptığı yanlışlığın farkına vararak sigortalılık süresini indirmesi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenmiş olan “herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda bulunduğu” ilkesine aykırı bulunduğu belirgindir.

    Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 01.10.1997 gün ve 1997/10-578-758, 03.12.2008 gün ve 2008/1-732-736, 23.05.2001 gün ve 2001/21-420-430, 11.11.2009 gün ve 2009/10-412-510 sayılı kararlarında da aynı prensipler benimsenmiştir.

    Tüm bu açıklamalar ışığında; davacının 16.04.1993 ila 25.6.1997 tarihleri arasında zorunlu Bağ-Kur sigortalısı sayılması gerektiği söz götürmez. Direnme kararı bu nedenle usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

    Ne var ki; davacının yaşlılık aylığına prim ödeme gün sayısı yönünden hak kazanıp kazanmadığı bakımından Özel Dairece inceleme yapılmamış olduğundan bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davaya konu edilen dönemde sigortalılığın tespitine ilişkin, DİRENME UYGUN OLUP; davalı SGK vekilinin yaşlılık aylığının bağlanmasına ilişkin karara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için DOSYANIN 10.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 03.02.2010 gününde, oybirliği ile karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2009/10-53 E.N , 2009/61 K.N.

    İlgili Kavramlar

    MAHKEMEİ ASLİYE TARAFINDAN VERİLEN HÜKÜMLER

    BAĞ-KUR SİGORTALILIĞININ TESPİTİ

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “Bağ-Kur sigortalılığının tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Amasya İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.12.2007 gün ve 161-43 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 13.5.2008 gün ve 4215-6208 sayılı ilamı ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 388.maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların mümkünse sıra numarası altında birer birer açık şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.

    Aynı kural HUMK.nun 389.maddesinde de tekrarlanmış; HUMK.nun 381.maddesinde ise “Kararın tefhimi en az 388.maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir.

    Bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar ve hükmün hedefine ulaşması engellenir. Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.

    Ayrıca, bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği de aşikardır.

    Nitekim, Yargıtay’ın yerleşmiş görüşü de bu yöndedir (Hukuk Genel Kurulu’nun 19.6.1991 gün 323/391 sayılı;10.9.1991 gün 281-415 sayılı; 25.9.1991 gün 355-440 sayılı; 05.12.2007 gün ve 2007/3-981/936 sayılı; 23.01.2008 gün ve 2008/14-29/4 sayılı kararları).

    Ceza Genel Kurulu’nca da önceleri C.M.U.K.nun benzer hükümleri taşıyan 261 ve 268 maddelerinin, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile birlikte de bu kanunun 34, 223, 230,231,232 maddelerinin uygulanmasında bozulan kararın geçerliliğini ve yerine getirilme yeteneğini yitirdiğinden “önceki hükümde direnilmesine” denilmekle yetinilerek ve atıf suretiyle hüküm kurulamayacağı kabul edilmiştir (Ceza Genel Kurulu’nun 2.2.1976 gün 1/22-25 sayılı; 12.05.1998 gün ve 1998/6-104-171 sayılı; 05.02.2002 gün ve 2001/1-417-2002/153 sayılı kararları).

    Somut olayda da aslolan kısa kararda, hüküm fıkrası oluşturulmamış; yalnızca “önceki kararda direnilmesine” denilmekle yetinilmiştir.

    O itibarla mahkemece HUMK.nun 388.maddesinin açık hükmü gözetilmeksizin yazılı biçimde karar verilmesi doğru değildir. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

    S O N U Ç :Direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının iadesine, 11.2.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2009/21-10 E.N , 2009/52 K.N.

    İlgili Kavramlar

    SİGORTALILIK TESPİTİ

    AYLIK ALANLARDAN KESİLECEK SAĞLIK SİGORTASI PRİMİ

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “Sigortalılık tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;Hatay İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 6.6.2007 tarih 591/255 sayılı kararın incelenmesi davalı SGK vekilince istenilmesi üzerine, 21.Hukuk Dairesinin 17.6.2008 tarih 17231/ 9361 sayılı ilamı ile;

    (…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere hükmün dayandığı kanuni gerektirici nedenlere göre davalı Kurumun aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddine,

    2-Davacı, ölüm aylığı bağlanmasına yönelik talebini atiye terk ederek, eşi murisinin 05.12.1989-04.10.2000 tarihleri arasında Bağ-Kur sigortalısı sayılması gerektiğinin tesbitini istemiştir.

    Mahkemece davacının ölüm aylığı bağlanmasına ilişkin talebi hakkında karar verilmesine yer olmadığına dair verilen karar yerinde ise de;eşi murisinin 05.12.1989-04.10.2000 tarihleri arasında Bağ-Kur sigortalısı sayılması gerektiğinin tespitine karar verilmesi usul ve yasaya uygun bulunmamaktadır.

    Davanın yasal dayanağını oluşturan, 1479 sayılı Yasa’ya 4956 sayılı Yasa ile eklenen Geçici 18. maddeye göre; “Bu Kanuna göre sigortalılık niteliği taşıdıkları halde 04.10.2000 tarihine kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olan sigortalıların sigortalılık hak ve mükellefiyetleri 04.10.2000 tarihinden itibaren başlar”.

    Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davacının eşi muris A…. Ü….’ın 8.1.2001 tarihli işe giriş bildirgesi ile 04.10.2000 tarihinden itibaren 1479 sayılı Yasa’ya tabi Bağ-Kur sigortalısı olarak kayıt ve tescilinin yapıldığı, sigortalının 4.8.2003 tarihinde öldüğü, 5.12.1989-4.8.2003 tarihleri arasında Vergi kaydının bulunduğu, 3.4.1997 tarihinden itibaren Oda kaydının devam ettiği, Esnaf Sicil kaydının bulunmadığı, 8.1.2001, 29.4.2003, 26.5.2003, 24.6.2003 ve 28.7.2003 tarihlerinde prim ödemesinde bulunduğu anlaşılmaktadır.

    Somut olayda davacının murisi Bağ-Kur’a 4.10.2000 tarihi öncesinde kayıt ve tescil yaptırmamıştır. 1479 sayılı Yasa’da 506 sayılı Yasa’ya koşut geçmiş hizmetlerin tespitine olanak sağlayan bir düzenleme bulunmadığı halde mahkemece, davacı murisinin 04.10.2000 tarihi öncesinde tescilinin bulunmamasına rağmen Vergi kaydına dayanılarak sonuca gidilmesi hatalı olmuştur. Yargıtay HGK.nun 15.11.2006 gün ve 2006/703 Esas, 728 Karar sayılı kararı da aynı yöndedir.

    Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde 4.10.2000 tarihinden önceki dönem için tespite karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmelidir…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN:Davalı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, Bağ-Kur sigortalılığının tespiti isteğine ilişkindir.

    Davacı,miras bırakanı eşinin kendi nam ve hesabına şoför olarak, 05.12.1989 ile O4.10.2000 tarihleri arasındaki çalışmasının Bağ-Kur sigortalısı olarak tespitini istemiştir.

    Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece, başvuru tarihinde 3165 sayılı Yasanın yürürlükte bulunduğu belirtilerek,anılan Yasa uyarınca davanın kabulüne karar verilmiş, Özel Daire’ce verilen karar yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş,Mahkeme önceki kararında direnmiştir.

    Somut olayda, davacının eşi A…. Ü….’ın 8.1.2001 tarihli işe giriş bildirgesi ile tescil talebinde bulunduğu,sigortalının 4.8.2003 tarihinde öldüğü, 5.12.1989-4.8.2003 tarihleri arasında vergi kaydının bulunduğu, 3.4.1997 tarihinden itibaren oda kaydının devam ettiği, Esnaf ve Sanatkar Sicil Memurluğu’nun 31-40497 sicil no ile 26.12.1994’ te sicile kayıtlı olduğu, 8.1.2001, 29.4.2003, 26.5.2003, 24.6.2003 ve 28.7.2003 tarihlerinde prim ödemesinde bulunduğu,Kurumca 8.1.2001 tarihli işe giriş bildirgesi ile 4.10.2000 tarihinden itibaren 1479 sayılı Yasaya tabi Bağ-Kur sigortalısı olarak kayıt ve tescilinin yapıldığı anlaşılmaktadır.

    Sosyal güvenlik hakkı, temel insan haklarından olup, uluslararası hukuk normları ile Anayasalarda güvence altına alınmıştır.

    1479 sayılı Kanun, zorunlu sigortalılık şemsiyesi altına en son alınan esnaf ve sanatkarlar ve diğer bağımsız çalışanlara, kanunda yazılı sosyal güvenlik hükümlerini uygulama amacını taşımakta olup, 26. maddesinde, sigortalı olma hak ve yükümlülüğünden vazgeçilemeyeceğini ve kaçınılamayacağını, bu Kanuna göre sigortalı sayılanların, sigortalı sayıldıkları tarihten itibaren üç ay içinde Kuruma başvurarak kayıt ve tescil yaptırmalarının zorunlu olduğunu, aksi durumda Kurum tarafından resen tescil işleminin yapılacağını hükme bağlamıştır.

    619 sayılı KHK’nin Geçici 1. maddesi hükmünde ise;

    “Bu Kanuna göre sigortalılık niteliği taşıdıkları halde bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olan sigortalıların sigortalılık hak ve mükellefiyetleri bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlar. Ancak, 1479 sayılı Kanuna göre zorunlu sigortalı olarak tescil edilmiş olmak kaydıyla, 20.4.1982 tarihinden bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar vergi dairelerine kayıtlı olarak kendi nam ve hesabına bağımsız çalıştıklarını belgeleyen sigortalıların, vergiye kayıtlı bulundukları süreler, bu süreye ilişkin primleri, ödeme tarihinde bulundukları gelir basamağı prim tutarı üzerinden ödemek kaydıyla sigortalılık süresi olarak değerlendirilir.” denilmekte olup,619 sayılı anılan KHK 4.10.2000 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de, Anayasa Mahkemesi’nin 8.8.2001 tarihinde yürürlüğe giren 26.10.2000 günlü kararı uyarınca tüm hükümleriyle iptal edilmiştir.

    Benzer bir düzenlemeyi öngören 4956 sayılı Kanun ile değişik 1479 sayılı Kanunun Geçici 18. madde hükmü ise; Kanunun yayım tarihi olan 2.8.2003 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiş bulunmakta olup, tescil talep tarihi dikkate alındığında 4956 sayılı Yasanın somut olayda uygulanma olanağı bulunmamaktadır.

    22.3.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3165 sayılı Kanun ile 1479 sayılı Kanunda yapılan değişiklikte de; “Gerçek ve götürü usulde gelir vergisi mükellefi olanlar, Esnaf ve Sanatkarlar Siciline kayıtlı bulunanlar veya kanunla kurulu meslek kuruluşuna usulüne uygun kayıtlı bulunanlar” dan, gelir vergisi mükellefi olanlar, mükellefiyetin başlangıç tarihinden, gelir vergisinden muaf olanlar ile vergi kaydı bulunmayanlar da Esnaf ve Sanatkarlar Siciline veya kanunla kurulu meslek kuruluşlarına kayıt oldukları tarihten itibaren kendiliğinden sigortalı sayılmışlardır.

    Görüldüğü üzere; Anayasa Mahkemesince iptal edilen 619 sayılı KHK’nin Geçici 1.md.sinin somut uyuşmazlığa uygulanma olanağı bulunmadığı hususu da gözetildiğinde, 1479 sayılı Kanunun 3165 sayılı Kanun ile değişik yukarda bahsedilen hükmünün, sigortalılık için aradığı koşullar dikkate alındığında davacının eşinin zorunlu sigortalı olarak Bağ-Kur kapsamında değerlendirilmesinde, hak ve yükümlülüklerin, kendi adına ve hesabına bağımsız çalışma olgusunun gerçekleşmiş olması önkoşulu dikkate alınarak, vergi mükellefiyetinin oluşturulduğu tarih ile başlatılmasında yasal zorunluluk bulunmaktadır.

    O halde usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

    SONUÇ: Davalı idare vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 4.2.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2008/21-693 E.N , 2008/713 K.N.

    İlgili Kavramlar

    YAŞLILIK AYLIĞI

    SİGORTALILIK SÜRESİ

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki sigortalık süresinin ve yaşlılık aylığına hak kazanıldığının tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Balıkesir İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.11.2006 gün ve 2006/155-1220 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 06.12.2007 gün ve 2007/2248-21904 sayılı ilamı ile, (…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre, davalı Kurum vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Dava, 20.4.1982-31.12.1984, 01.01.1986-30,11,1990, 01.07.1993-30.06.1994 tarihleri arasında zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tesbiti ile 01.01.2006 tarihi itibariyle tahsise hak kazandığının tespiti istemine ilişkindir. Mahkemece dava konusu tarihler arasında 1479 sayılı yasaya tabi zorunlu sigortalı olduğu kabulüne karar verilmesi doğru ise de 01.01.2006 tarihi itibariyle tahsise hak kazandığının tespitine karar verilmesi usul ve yasaya uygun bulunmamıştır.

    Davacının, 08.01.1979-20.4.1982, 01.01.1985-31.12.1985, 01.12.1990-30.06.1993, 01.01.1996-26.02.1999 tarihleri arası ve 13.04.2000 tarihinden itibaren vergi ve meslek kuruluşu kaydına dayanılarak zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil edildiği uyuşmazlık konusu değildir. Davacının 13.02.1979-20.04.1982 tarihleri arası ve 21.09.1994 tarihinden itibaren Meslek Odası; 15.09.2003 tarihinden itibaren devam eden Esnaf Sicil kaydı ve 15.01.1981-31.08.1981, 01.01.1985-31.12.1985, 01.12.1990-26.02.1999 tarihleri arasında ve 13.04.2000 tarihinden itibaren vergi kaydı bulunmaktadır. Uyuşmazlık, davalı Kurumun davacıyı, 21.4.1982-31.12.1984, 01.01.1986 – 30.11.1990, 01.07.1993- 30.06.1994 tarihleri arasında hiçbir kaydı bulunmamasına rağmen ödediği primler Kurumca yıllarca kullanılmış olup zorunlu Bağ-Kur sigortalısı sayılıp sayılmayacağı ve tüm bu durumlar değerlendirilerek tahsise hak kazanıp kazanmayacağı noktasında toplanmaktadır. İhtilaflı dönemlere ait primler 1992 ve 1997 affından yararlandırılıp tahsil edilerek uzun yıllar kullanılmıştır. Davacıya sosyal güvenlik yönünden ümit verildikten sonra sosyal güvenlik hakkından mahrum edecek şekilde 21.4.1982-31.12.1984, 01.01.1986-30.11.1990, 01.07.1993-30.06.1994 dönemlerindeki sigortalılığın iptal edilmesi Medeni Kanunun 2.maddesinde öngörülen genel iyiniyet kuralı ile bağdaşmayacağı ve kazanılmış hakları ortadan kaldırmak anlamına geleceği için, Mahkemece davacının bu dönemlerde de zorunlu Bağ-kur sigortalısı sayılması doğrudur. Ancak yaşlılık aylığı bağlanması için prim ve her türlü borcun ödenmesi gerekir. Kurumun 04.05.2006 tarihli yazısında davacının 18 yıl 8 ay 6 gün hizmet süresinde dahi 1.347 YTL prim borcu olduğu belirtildiğine göre 25 yıllık sigortalılık süresi esas alındığında prim borcu olduğu ortada iken bu borcunun ödenmesine yönelik dayanakları gösterilmeden ve yaşlılık aylığı şartlarının ne şekilde oluştuğu karar yerinde tartışılmadan yaşlılık aylığı bağlanmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

    Mahkemece yapılacak iş, şayet davacının 25 yıl üzerinden; prim ödeme yok ise, 1479 sayılı Kanunun 35. maddesi son fıkrası gereği davacı 15 yıl prim ödediği anlaşılırsa talep tarihinden itibaren kısmi aylık bağlanmasına karar vermektir.

    Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular dikkate alınmaksızın eksik araştırma ve inceleme ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, 1479 sayılı Kanuna tabi zorunlu sigortalık süresinin ve tahsis talep tarihini takip eden aybaşından itibaren yaşlılık aylığına hak kazanıldığının tespiti istemine ilişkindir.

    Yerel Mahkeme, davacının primi ödenen sürelerde sigortalı olduğunun ve bu süreler dikkate alınmak suretiyle yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine karar vermiş, bu kararın Özel Dairece, metni yukarıya alınan ilamla; yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine ilişkin kısmı bozulmuş, Yerel Mahkeme dosya içerisinde mevcut 20.12.2005 tarihli belge uyarınca davacının prim borcu bulunmadığının tespit edildiğinden bahisle gerekçesini tekrar ederek ve genişleterek önceki kararında direnmiştir.

    Yerel Mahkeme kararının Özel Dairece bozma dışı bırakılan kısmı uyarınca davacının geçerli sigortalılık süreleri konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.

    Davanın uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan yasal dayanağı olan 1479 sayılı Kanunun 35. maddesi uyarınca yaşlılık aylığına hak kazanabilmek için 25 veya 15 yıl sigortalılık süresi yanında aranan diğer bir koşul da maddenin (a) bendinde; yazılı talepte bulunma ve talepte bulunduğu tarihte prim ve her türlü borçlarını ödemiş olmak şeklinde belirtilmiştir. Anılan 35. madde kapsamında, 4447 sayılı Kanunla yapılan değişiklik öncesi ve sonrasında; tam yaşlılık aylığı bağlanmasında 25 tam yıl, kısmî yaşlılık aylığında 15 tam yıl sigorta primi ödenmesinin koşul olduğu gözetildiğinde; aynı maddenin (a) bendinde öngörülen “kuruma prim ve her türlü borcun ödenmiş olması” koşulunun; iş bu “25 tam yıl sigorta priminin ödenmesi” ya da “15 tam yıl sigorta priminin ödenmesi” koşullarına ilişkin olarak ele alınması gereği açıktır. Bu koşul, 3396 sayılı Kanun ile getirilmiş olup, madde gerekçesindeki “…mer’i mevzuata göre hiç prim ödemeden yaşlılık aylığı talebinde bulunan sigortalılar prim borçlarını alacakları yaşlılık aylığına mahsup ederek aylığa müstehak olmaktadırlar. Tasarı ile sigortalıların büyük bir bölümünün primlerini zamanında ödememeleri sebebiyle Kurumun prim alacaklarının tahsilinde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilmesi; Kurumun aktüeryal dengesinin korunması ve zamanında primlerini ödeyen sigortalılarla ödemeyen sigortalılar arasındaki eşitsizliğin önlenmesi maksadıyla maddeye bu bend ilave edilmiştir.” açıklaması da bu yönü belirgin biçimde doğrulamaktadır.

    Dosya içerisinde mevcut davacıya ait sigortalı bilgileri hesap özetleri; tahsis talep tarihinden önceki tarihlerde düzenlenmiş olmaları, sonraki tarihliler ise dava konusu sigortalılık süresini dışlamak suretiyle eksik sigortalık süresine göre prim borcunu göstermeleri nedeniyle, davacının 25 tam yıl sigortalılık süresine ilişkin prim borcu bulunup bulunmadığı yönünde yeterli bilgi içermemektedir. Bu bağlamda; 04.05.2006 tarihli Kurum yazısı; tahsis talep tarihinden sonraki bir tarih olan 31.05.2006 tarihine göre prim borcu bulunduğunu göstermesi, 20.12.2005 tarihli sigortalı bilgileri hesap özeti ise Kurumca dava konusu olan tarihler arası terk kaydı verilmek suretiyle eksik sigortalılık süresine göre prim borcu bulunmadığını göstermesi nedeniyle, davacının 25 tam yıl sigortalılık süresine ilişkin prim borcu bulunup bulunmadığının belirlenmesine imkan vermemektedir.

    Hal böyle olunca; 27.12.2005 günlü yaşlılık aylığı tahsis talebi itibariyle 25 tam yıldan fazla sigortalılık süresi bulunan davacının; bozma dışı kalarak kesinleşen sigortalılık süreleri de dikkate alınmak suretiyle yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde 25 tam yıl prim ödeme süresine ilişkin olarak prim borcu olup olmadığı (fer’ileri dahil) ve 25 yıllık sigortalılık süresine ait prim borcunun hangi tarihli ödeme ile sona erdirildiği Kurumdan sorulmak suretiyle araştırılarak sonucunda ortaya çıkacak olan sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir.

    Yerel Mahkemece açıklanan gereklilikler yerine getirilmeksizin direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı, açıklanan bu değişik gerekçeyle bozulmalıdır.

    SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, 26.11.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2008/10-732 E.N , 2008/736 K.N.

    İlgili Kavramlar

    BAĞ-KUR SİGORTALILIĞININ TESPİTİ

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 1.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 18.05.2006 gün ve 2004/96 E.2006/381 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 17.05.2007 gün ve 2006/18390-2007/8103 K. sayılı ilamı ile; (…Dava, 28.12.1990-04.10.1991 tarihleri arasında isteğe bağlı Bağ-Kur Sigortalısı olduğunun tespiti istemine ilişkin olup; davacının sicil dosyasında mevcut belgelere göre, Gökkkaya Inş. Turizm San. ve Tic. A.Ş’nin kurucu ortağı olması nedeniyle 19.01.1988 tarihi itibarıyla Bağ-Kura kayıt ve tescilinin yapıldığı, şirket hisselerini 28.12.1990 tarihinde devrettiği, 04.10.1991 tarihinde Kalekapı Vergi Dairesindeki kaydına istinaden tekrar sigortalılığının başladığı anlaşılmaktadır.

    Davanın yasal dayanaklarından bulunan 1479 sayılı Kanunun 24.maddesi hükmüne göre; kendi nam ve hesabına bağımsız çalışanlar anılan kanun kapsamında zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olup, aynı Kanunun 25.maddesinin (a) ve (b) bentlerinde “gelir vergisi mükellefi olanların mükellefiyetlerini gerektiren faaliyetlerine son verdikleri” gelir vergisinden muaf olanlar ile vergi kaydı bulunmayanların Esnaf ve Sanatkarlar sicilinden veya kanunla kurulu meslek kuruluşlarındaki üye kayıtlarının silindiği,” “şirketlerle ilgisi kalmayanların, çalışmalarına son verdikleri veya ilgilerinin kesildiği” tarihten itibaren zorunlu Bağ-Kur sigortalılıklarının sona ereceği öngörülmekte ise de, gelir vergisi, meslek kuruluşu Esnaf ve Sanatkarlar sicili kayıtları ve şirket ortaklığı, sigortalıların gerek kendi nam ve hesabına kazanç temini için bağımsız çalışmalarının varlığı ve başlangıcı, gerekse sona erdiği tarih bakımından yasal karine teşkil etmekte olup, aksinin taraflarca ispatı mümkündür.

    Somut olayda; davacı, Anonim şirket kurucu ortaklığına dayalı olarak 19.01.1988 tarihinde Bağ-Kur’a tescil edildikten sonra, şirketteki hisselerini 28.12.1990 tarihinde devretmiştir ki bu olgu; zorunlu Bağ-Kur sigortalılığının şirket hisselerini devrettiği tarihten itibaren sona erdiğinin karinesidir.

    Davacının şirket kurucu ortaklığının sona ermesinden sonra, vergi kaydı, meslek kuruluşu kaydı ve esnaf sicil kaydı olmadığından ve bu bağlamda davalı kendi nam ve hesabına çalışmasını kanıtlayamadığından, keza primlerin sonradan ödenmesi de davacıya geçmişe yönelik biçimde sigortalılık hakkı vermeyeceğinden, bu süreye ilişkin istemin reddi gerekir.

    Mahkemece, yukarıda sıralanan maddi ve hukuki esaslar gözetilmeksizin eksik araştırma, inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    0 halde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle davacının, 1479 sayılı Kanuna 27.02.1992 gün ve 3780 sayılı Kanun ile eklenen Geçici 8.madde uyarınca 28.12.1990-04.10.1991 dönemine ait primleri davalı Kuruma ödediğinin anlaşılmış bulunması karşısında, bu sürede Bağ-Kur sigortalısı sayılması gerektiği yönündeki yerel mahkemenin direnme kararı isabetli bulunmaktadır.

    Ne var ki, Özel Dairece yaşlılık aylığına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmemiş olup, dosyanın bu yöne ilişkin diğer temyiz itirazlarının değerlendirilmesi için Ozel Dairesine gönderilmesi gerekir.

    S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararı isabetli bulunduğundan, dosyanın yaşlılık aylığına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için 10.HUKUK DAİRESINE gönderilmesine, 03.12.2008 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2008/21-787 E.N , 2008/786 K.N.

    İlgili Kavramlar

    SİGORTALILIK SÜRESİ

    ÖLÜM AYLIĞI

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “ölüm aylığına hak kazanıldığının tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.01.2007 gün ve 2006/94 E.-2007/4 K.sayılı kararın incelenmesinin davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 28.01.2008 gün ve 2007/4709-1003 sayılı ilamı ile; (…Dava, davacılara 29.02.2004 ölüm tarihini takip eden aybaşı olan 1.03.2004 tarihinden itibaren ölüm aylığı bağlanması gerektiğinin tesbiti istemine ilişkindir.

    Mahkemece istemin kabulüne karar verilmiştir.

    Uyuşmazlık davacının ölüm aylığına hak kazanıp kazanmadığı noktasındadır.

    Davanın yasal dayanağını oluşturan 1479 sayılı Yasa’nın 41.maddesinde yer alan ” üç tam yıl” ibaresini “beş tam yıl” olarak değiştiren 4.10.2000 tarihinde yürürlüğe giren 619 sayılı Kanun Hükmündeki Kararnamenin 19.maddesi Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ile 8.8.2001 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır. 2.8.2003 tarihinde yürürlüğe giren 24.7.2003 tarihli 4956 sayılı Yasa’nın 21.maddesi ile 1479 sayılı Yasa’nın 41.maddesi 2.kez düzenlenerek ölüm aylığına hak kazanabilmek için “5 tam yıl” sigorta primi ödemek koşulu yeniden metinde yer almış, bu madde 8.8.2001 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 2.8.2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 4956 sayılı Yasa’nın 57/a maddesinde bu Kanunun yayımı tarihinde yürürlüğe girecek maddeler tek tek sayılmış, 57/b maddesinde ise diğer hükümlerin 8.8.2001 tarihinde yürürlüğe gireceği belirtilmiştir.

    1479 sayılı Yasanın 41.maddesini değiştiren 4956 sayılı Yasa’nın 21.maddesi bu şekilde 8.8.2001 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de; 41.maddenin ilk fıkrasının yürürlüğü ile ilgili 4956 sayılı Yasa’nın 57/b maddesi Anayasa Mahkemesinin 24.6.2004 gün ve 2004/18 Esas, 2004/89 Karar sayılı kararı ile iptal edilmiş, karar 23.11.2004 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış ve altı ay sonra 24.5.2005 tarihinde yürürlüğe girmişse de Yasa koyucu tarafından bugünekadar 1479 sayılı Yasa’nın 41.maddesinde değişiklik yapan 4956 sayılı Yasa’nın 21.maddesinin hangi tarihte yürürlüğe gireceğine ilişkin bir düzenleme yapılmamıştır.

    Davada uyuşmazlık konusu olan husus yürürlük maddesi Anayasa Mahkemesince iptal edilen 4956 sayılı Yasanın 21.maddesinin yürürlükte olup olmadığıdır.

    Bir kanunun yürürlüğe girmesi;

    1-Kanunların, yayımlandıkları tarihten başlayarak yürürlüğe girebilmeleri için bu konuda açık bir kural olması gerekir. Kanunların sondan bir önceki “yürürlüğe giriş maddesinde kullanılan formül, “bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer” biçimindedir.

    2-Kanunun yürürlüğe gireceği günü, kanun koyucu kesin bir tarih saptayarak belirtebilir.

    3-Resmi Gazete’de yayımlanan kanun metninde, yürürlük tarihi belirtilmemişse, 23 Mayıs 1928 tarih ve 1322 sayılı “Kanunların ve Nizamnamelerin Sureti Neşir ve İlanı ve Meriyet Tarihi Hakkındaki Kanun’a göre (m.3) kanun, yayımlanmayı izleyen günün başlangıcından hesaplanmak üzere, kırbeşinci günün sonunda yürürlüğe girer. Resmi Gazete’nin bir sayısına sığmayan kanunların yayımlanması, Resmi Gazete’nin dört sayısında tamamlanır ve yürürlük tarihinin hesaplanması da dördüncü günü izleyen günden başlar.

    Olayımızda 4956 sayılı Yasa’nın 21.maddesinin yürürlüğe giriş tarihini belirleyen 57/b maddesi iptal edildiğine göre bu madde yürürlük maddesi bulunmadığından 1322 sayılı Yasa’nın 3.maddesi gereğince 2.8.2003 yayım tarihini izleyen günün başlangıcından hesaplanmak üzere kırbeşinci günün sonu olan 17.9.2003 tarihinde kendiliğinden yürürlüğe girmiş sayılacaktır.

    Somut olayda davacıların murisinin ölüm tarihi olan 29.02.2004 tarihinde primi ödenmiş “5 tam yıl” koşulu yürürlükte bulunduğundan ve murisini 1479 sayılı Yasa kapsamında 18.04.1999-29.02.2004 tarihleri arasında 4 yıl 10 ay 11 gün sigortalılık süresi bulunduğundan, ayrıca davacılar tarafından askerlik borçlanması da yapılmadığından ölüm aylığı bağlama koşulları oluşmamış olup davacılara ölüm aylığı bağlanması mümkün değildir.

    Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde, davalı kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    I-Dava, muris sigortalının ölüm tarihini takip eden aybaşından itibaren ölüm aylığına hak kazanıldığının tespiti istemine ilişkindir.

    Yerel Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar, Özel Dairece metni yukarıya aynen alınan ilamla bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    Direnmeye konu uyuşmazlık, 1479 sayılı Kanunun 41. maddesinde ölüm aylığına hak kazanma koşulları arasında belirtilen “üç tam yıl” sigortalılık süresini “beş tam yıl” olarak düzenleyen hükmün, hangi tarihte yürürlüğe girdiği ve davacılar yönünden hangi düzenlemenin uygulanması gerektiği noktalarında toplanmaktadır.

    1479 sayılı Bağ-Kur Kanununun ölüm aylığı şartlarını düzenleyen 41. maddesinde “üç tam yıl” sigortalılık koşulu; 04.10.2000 tarihli 619 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “beş tam yıl” olarak değiştirilmiş, anılan Kararname Anayasa Mahkemesinin 26.10.2000 tarihli kararı ile iptal edilmiş, iptal hükmü 8.8.2001 tarihinde yürürlüğe girdikten sonra; 24.7.2003 kabul tarihli 4956 sayılı Kanun, 02.08.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Anılan Kanunun 21. maddesi ile 1479 sayılı Kanunun 41. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (d) bentlerinde yazılı olan “üç tam yıl” ibareleri “beş tam yıl” olarak değiştirilmiş olup, Kanunun yürürlüğüne ilişkin 57. maddesinin (b) bendinde “yasanın diğer hükümlerinin 8.8.2001 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği” açıkça hükme bağlanmıştır. 1479 sayılı Kanunun 41. maddesini değiştiren 21. maddesi 08.08.2001 tarihinden itibaren yürürlüğe girecek maddeler içinde yer almaktadır.

    Ne var ki, Anayasa Mahkemesinin 24.06.2004 gün ve 2004/18-89 sayılı kararı ile ölüm aylığına hak kazanma şartını 08.08.2001 tarihinden geçerli olmak üzere “beş tam yıl” olarak düzenleyen 4956 sayılı Kanunun yürürlük tarihine ilişkin 57. maddesinin (b) bendinin, 1479 sayılı Kanunun 41. maddesinin birinci fıkrasının, 4956 sayılı Kanunun 21. maddesi ile değiştirilen (a) bendi yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar verilmiş, iptal kararı Resmi Gazetede yayımlandığı 23.11.2004 tarihinden başlayarak altı ay sonra 23.05.2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

    İptal kararının yürürlüğe girmesinden sonra Kanun koyucu tarafından son olarak 02.07.2005 tarih ve 5389 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 4. maddesi ile 4956 sayılı Kanunun yürürlüğe ilişkin 57. maddesinin (a) bendine “1479 sayılı Kanunun 7. maddesinin, ikinci fıkrası, 19” ibaresinden sonra gelmek üzere “21”, ibaresi eklenmiş ve aynı Kanunun yürürlüğe dair 5. maddesinde, anılan 4. maddenin 02.08.2003 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe gireceğini düzenlenmiştir..

    Kural olarak kanunlar, yürürlüğe girdikleri andan itibaren hukuksal sonuçlarını doğurmaya başlar ve yürürlükte oldukları dönemdeki uyuşmazlıklara ve görülmekte olan davalara uygulanır. Ne var ki, kanunların yürürlük tarihinden önceki olaylara da uygulanacağı yönünde açık hüküm bulunması veya öğreti ile Yargıtay uygulamasında kabul edilmiş olan istsnalardan birinin varlığı halinde henüz kesinleşmemiş uyuşmazlıklara da yeni kanun uygulanmalıdır.

    Öte yandan; Sosyal güvenlik, Sosyal Hukuk Devleti kavramının temel unsurlarındandır. Sosyal güvenliğin varlık amacı; tehlikeye ve yoksulluğa düşen birey için asgari bir güvence sağlamaktır. Direnmeye konu uyuşmazlığın yasal dayanağını oluşturan düzenlemeler; sosyal güvenlik mevzuatı içinde yer aldıklarından, uyuşmazlığın çözümünde sosyal güvenlik hukukunun ilkeleri de gözetilmelidir. Sosyal güvenlik alanında oluşturulacak tüm kuralların, özde, sosyal hukuk devleti anlayışına uygun olması zorunludur.

    Sosyal güvenliğin tanımlanan niteliği dikkate alındığında, “beş tam yıl” sigortalılık koşulu yönünden; 4956 sayılı Kanunun 21. maddesi ile 1479 sayılı Kanunun 41. maddesindeki “üç tam yıl” ibareleri “beş tam yıl” olarak değiştirilmiş ve yürürlüğe ilişkin 57. maddesi ile bu hükmün 08.08.2001 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe girdiği ve ayrıca 5389 sayılı Kanunun 4. maddesi ile 4956 sayılı Kanunun 57. maddesinin (a) bendine “21” ibaresinin eklenmesi ile “beş tam yıl” düzenlemesinin, 5389 sayılı Kanunun 4. maddesi ile 02.08.2003 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe girdiği açıktır.

    Somut olayda, davacıların murisinin 29.02.2004 olan ölüm tarihi itibariyle; ölüm aylığı bağlanabilmesi için “beş tam yıl” sigortalılık süresi şartı yürürlüktedir.

    Yukarıda açıklanan nedenlerle Yerel Mahkemece, davacılar yönünden olayda “beş tam yıl” sigortalılık süresi şartının gerçekleşmediğinden davanın reddine karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçelerle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    II-Karar başlığında davacılardan M.. Çelik’in adının yazılmaması mahkemesince düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunmakla esasa müessir görülmeyen bu husus ayrıca bozmaya konu edilmemiş, hataya işaret olunmakla yetinilmiştir.

    SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 24.12.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2007/10-653 E.N , 2007/718 K.N.

    İlgili Kavramlar

    PRİM ALACAĞI

    PRİM TEVFİKATI

    TAM SİGORTALILIK

    TESPİT DAVASI

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “tesbit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 08.11.2006 gün ve 1197-1237 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 22.01.2007 gün ve 17641-223 sayılı ilamı ile,

    (…Davacının, 01.9.1985 tarihinde başlayan 2926 sayılı Yasaya tabi sigortalılığı, besicilik faaliyetine dayalı vergi kaydı nedeniyle, 1479 sayılı Yasaya tabi ve taraflar arasında çekişmesiz durumdaki, 12.3.1987-31.12.1988 dönemi zorunlu sigortalılığı uyarınca kesintiye uğramış; yirmi ayı aşan 1479 sayılı Yasaya tabi sigortalılık sona erdikten sonra, davacının 2926 sayılı Yasaya tabi sigortalılığını sürdürme konusundaki iradesini ortaya koyacak herhangi bir başvurusu bulunmadığı gibi, ürün bedellerinden ilk kesintinin yapıldığı 22.4.1996 tarihine kadarki dönemde, başkaca prim ödemesi de olmamıştır.

    1479 sayılı Yasaya tabi zorunlu sigortalılığı nedeniyle tarımsal faaliyetine uzunca bir süre ara veren davacı, yeniden Tarım Bağ-Kur sigortalısı olma yönündeki iradesini, teslim ettiği ürün bedellerinden yapılan kesintiyle ortaya koyduğu halde, ara verdiği dönemde, diğer bir anlatımla, sigortalılık koşulları yönünden herhangi bir edimde bulunmadığı 01.01.1989 – 01.5.1996 tarihleri arasındaki süre yönünden, 2926 sayılı Yasa hükümlerine aykırı olarak, geçmişe dönük sigortalılık süresi tespitine yol açan yaklaşımla hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…( gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, Tarım Bağ-Kur sigortalılığının tespiti istemine ilişkindir.

    Yerel mahkemece; davacının, kendi ad ve hesabına tarımla uğraştığı, sattığı ürünlerden prim tevkifatının yapıldığı, tarım sigortalılığının mecburi olduğu belirtilerek; 01.01.1989-30.07.1997 devresinde Tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitine karar verilmiştir.

    Özel Dairenin yukarıda yazılı bozma kararı üzerine yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    Davacının, ilk prim tevkifatını takip eden aybaşı olan 01.05.1996 ile 30.07.1997 tarihleri arasında Tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğu yönünde bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

    Uyuşmazlık; ilk prim tevkifatı öncesinde davacının Tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitine karar verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

    2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununun 2. maddesi kapsamına giren; “Kanunla veya kanunların verdiği yetkiye dayanılarak kurulan sosyal güvenlik kuruluşları kapsamı dışında kalan ve herhangi bir işverene hizmet akdi ile bağlı olmaksızın 3 üncü maddenin (b) bendinde tanımlanan tarımsal faaliyetlerde bulunanlar…”, Kanunun 7. maddesi uyarınca sigortalı sayıldıkları tarihten itibaren en geç üç ay içinde Kuruma başvurarak kayıt ve tescillerini yaptırmak zorundadırlar. Bu Kanuna göre sigortalı sayılanlardan Kanun kapsamına girdikleri tarihten itibaren üç ay içerisinde Kuruma başvurarak kayıt ve tescillerini yaptırmayanların tescil işlemi Kurumca resen yapılarak, Kanunun 5. maddesi hükmü ile tescil edildikleri tarihi takip eden aybaşından itibaren sigortalı sayılacaklar, öngörülen süre içinde kayıt ve tescillerini yaptırmayan sigortalıların hak ve yükümlülükleri ise kayıt ve tescil edildikleri tarihi takip eden aybaşından itibaren başlayacaktır.

    2926 sayılı Kanunun 36. maddesinin yürürlükten kalkmasının ardından 1479 sayılı Kanunun 53. maddesine 4956 sayılı Kanunun 27. maddesiyle getirilen düzenleme uyarınca “…2926 sayılı Kanuna göre tahakkuk eden prim alacakları aylık olarak veya Kurumca tespit edilecek dönemlerde ödenir. Ayrıca Bakanlar Kurulu kararı ile ürün bedellerinden tevkif suretiyle de tahsil edilebilir.” hükmüne istinaden Tarım Bağ-Kur prim borçlarının “prim tevkifatı” yoluyla da tahsili öngörülmüştür.

    18.01.1994 gün ve 94/5173 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla 01.04.1994 tarihinden itibaren başlayan, kaynaktan prim kesme anlamına gelen “prim tevkifatı” uygulaması ile 2926 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olup da Bağ-Kur’a prim borcu olanlar ile tarım sigortalısı sayılması gereken kişilerden primlerin tahsili ile sosyal güvenliğin yaygınlaştırılması amaçlanmıştır.

    Kuruma kayıt ve tescil konusunda bir başvuru ya da resen tescil bulunmasa da, Yasa kapsamına girenlerin prim borçlarının ürün bedellerinden kaynakta, “prim tevkifatı” suretiyle kesilmesi kayıt ve tescil iradesi anlamında olup, kesintiyi takip eden aybaşından itibaren sigortalılık hak ve yükümlülükleri doğacaktır.

    Tesbit davaları bir hukuki ilişkinin var olup olmadığının saptanmasına yönelik davalardır.

    Tarım Bağ-Kur sigortalılığının yasal dayanağını oluşturan 2926 sayılı Kanunda, bildirimsiz kalan sigortalılar için 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesinde öngörülen “hizmet tespiti” davasına koşut bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Anılan düzenlemede, kayıt ve tescillerini yaptırmayan sigortalıların hak ve yükümlülüklerinin kayıt ve tescil edildikleri tarihi takiben başlayacağının hükme bağlanmış olması karşısında, kayıt ve tescil, ya da tescil yerine geçen iradi prim ödemesi veya prim tevkifatı öncesine isabet eden tarımsal faaliyet ve buna dayalı “Tarım Bağ-Kur sigortalılığının tespiti” söz konusu olamayacaktır.

    Prim tevkifatını takip eden devredeki tarımsal faaliyetin tespitinde ise, ziraat odası, tarım meslek kurum ve kuruluşlarının, kooperatif ve birliklerin kayıtlarının esas alınması, tescile ilişkin esas alınan bu kayıtların sona ermesi halinde ise, sigortalılıklarının aynı tarih itibariyle sona erdiğinin kabulü gerekmektedir.

    Yasanın 6. maddesinde tarım sigortalılığını sona erdiren nedenlere yer verilmiştir. Buna göre; diğer sosyal güvenlik kuruluşları kapsamına tabi bir işte çalışanların çalışmaya başladıkları tarihten bir gün önce sigortalılıkları sona erecektir. Sigortalılık niteliğini yitirenlerin tarım sigortalılığının yeniden başlaması için tescil veya tescil yerine geçen iradi prim ödemesi ya da prim tevkifatı yapılması gerekmekte olup, belirtilen durumlar dışında, kendiliğinden Kanun kapsamına alınmayacakları, Tarım Bağ-Kur sigortalılığın bir diğer sosyal güvenlik kuruluşu kapsamından çıkmaları ile yeniden başlayıp devam etmeyeceği dikkate alınmalıdır.

    Ne var ki, başka bir sosyal güvenlik kanunu kapsamında geçen ve tarım sigortalılık iradesini ortadan kaldırmayan “makul” bir süre çalışmanın Tarım Bağ-Kur sigortalılığını sona erdirmeyeceği, yeniden tescil koşulu aranmaksızın sigortalılığın devam edeceğinin kabulü sosyal güvenlik hukukunun amaçlarına uygun düşecektir (Hukuk Genel Kurulunun 14.02.2007 gün ve 2007/21-73-71 sayılı Kararı).

    Yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular gözetildiğinde; davacının Tarım Bağ-Kur sigortalılığı başka bir sosyal güvenlik kuruluşunda çalışmaya başlaması ile sona ermiştir.

    Diğer sosyal güvenlik kuruluşunda geçen çalışma süresinin makul süreyi aşar nitelikte bulunması, 22.04.1996 tarihine kadarki sürede yeniden tescil ya da iradi prim ödemesi veya prim tevkifatının bulunmadığı anlaşılmakla, davacının ilk prim tevkifatını takip eden aybaşı olan 01.05.1996 tarihi öncesinde Tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğuna karar verilmesi isabetsiz olup, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, 03.10.2007 gününde oyçokluğuyla verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu

    2007/21-172 E., 2007/177 K.

    PRİM BELGELERİ

    RE’SEN TESCİL

    SİGORTALILARIN KAYIT VE TESCİL YAPTIRMA ZORUNLULUĞU

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “iptal-tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Trabzon İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.05.2006 gün ve 2005/174 E- 2006/210 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 09.10.2006 gün ve 2006/7971-9675 sayılı ilamı ile;

    (“…1-Dosyadaki yazılara toplanan delillere hükmün dayandığı kanuni nedenlere göre davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine,

    2-Davacının temyiz itirazlarına gelince;

    Dava, davacının ilk tevkifat kesintisinin yapıldığı tarih ile 01.08.2002 tarihleri arasında tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tesbiti istemine ilişkindir.

    Davanın yasal dayanağını oluşturan 2926 sayılı Yasa’da 506 sayılı Yasa’nın 79.maddesine koşut geçmiş tarım Bağ-Kur hizmetlerinin tesbitine ilişkin bir düzenleme mevcut değildir. 2926 sayılı Yasa’nın 7.maddesi hükmüne göre, bu yasaya göre sigortalı sayılanlar, sigortalı sayıldıkları tarihten itibaren en geç üç ay içinde Kurum ‘a başvurarak kayıt ve tescillerini yaptırmak zorundadırlar. Anılan Yasa ‘nın 5.maddesi ile 7.madde de belirtilen süre içinde kayıt ve tescillerini yaptırmayan sigortalıların hak ve yükümlülüklerinin kayıt ve tescil edildikleri tarihi takip eden aybaşından itibaren başlayacağı hükmü getirilmiştir. 2926 sayılı Yasa’nın 2. ve 3.maddeleri kapsamında, kendi nam ve hesabına tarımsal faaliyette bulunanlardan yasanın uygulanma tarihinde 50 yaşını dolduran kadınlarla, 55 yaşını dolduran erkekler dışındakiler bakımından tarım Bağ-Kur sigortalılığı zorunlu sigortalılık niteliğinde bulunmaktadır. Başka bir ifade ile sigortalı olmak hak ve yükümlülüğünden vazgeçip kaçınmak mümkün değildir.

    Diğer yandan resen tescil başlığını taşıyan 9.maddeye göre bu yasa kapsamında sigortalı sayılanların sigortalılıklarının başladığı tarihten itıbaren 3 ay içinde Kurum’a kayıt ve tescilini yaptırmayanların tescil işlemlerinin Kurum’ca re’sen yapılması gerekmektedir. 2926 sayılı Yasa ‘nın 36.maddesi kapsamında Kurum’un prim alacaklarını Bakanlar Kurulu Karan ile ürün bedellerinden tevkifat suretiyle tahsil etmesi mümkündür. Bu bağlamda 2.madde kapsamına girenlerin belirtilen şekilde prim borçlarının ürün bedellerinden tevkifat suretiyle kesilerek Bağ-Kur’a ödenmesi halinde kayıt ve tescil için kurum’a başvuru olmasa dahi bahse konu biçim de prim ödenmesi suretiyle kayıt ve tescil konusundaki iradelerini ortaya koydukları tartışmasızdır. Bağ-Kur’un iş bu prim ödenmesine rağmen, sigortalıyı re’sen kayıt ve tescil etmemesi yasanın kendisine yüklediği re’sen tescil mükellefiyetine aykırılık teşkil etmektedir. 2926 sayılı Yasa’nın 10.maddesine göre kayıt ve tescil işlemlerinde Valilik, Kaymakamlık, Özel İdare, Belediye, Muhtarlık ve Nüfus İdareleri kayıtları ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarının, kanunla kurulu meslek kuruluşlarının, tarım satış kooperatifler kanununa göre kurulan pancar ekicileri İstihsal Kooperatifleri ile Birliği, T.Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ve tarım kesimine yönelik faaliyette bulunan milli bankaların kayıtlarının esas alınacağı bildirilmiştir. Bu kayıtların tarımda kendi adına ve hesabına bağımsız çalışmanın yasal karinesi olduğu ortadadır.

    Yapılan incelemede, davacının 01.08.2002 tarihi itibariyle tanm Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil edildiği, ilk tevkifat kesintisinin 01.06.1994 olduğu, ilk tevkifat kesintisi tarihinden sonra 1994 yılı ürünün bedelinden 31.10.1995 tarihinde, 1997 yılı ürün bedelinden 01.06.1998 tarihinde 1999 yılı ürün bedelinden 01.05.2000 tarihinde 2000 yılı ürün bedelinden 01.05.2001 tarihinde 2001 yılı ürünün bedelinden 01.08.2001 tarihinde Bağ-Kur prim kesintisi yapıldığı, ziraat odası kaydının 01.09.1994 yılından itibaren devam ettiği, 1160 m2 tarlası bulunduğu görülmektedir.

    Mahkemece tesis edilen sigortalılık başlangıcının 01.071994 olarak kabulü ile 1.71994-31.10.1995 ve 01.06.1998 ile 01.08.2002 tarihleri arasında davacının tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tesbitine ilişkin hüküm yerinde ise de, Ziraat oda kaydının 1994 yılından beri devam ettiği ve tarımsal faaliyetinin çay fabrikası kartı, muhtar ilmuhaberi ile kesintisiz devam ettiği halde 31.10.1995-01.061998 tarihleri arasındaki süreye ilişkin istemin reddine karar verilmesi usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. 0 halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN:Taraf vekilleri

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    1-Davalı vekilinin ilk hükme yönelik temyiz itirazları Özel Dairece reddedilmiştir. Hüküm, bu davalı yönünden kesinleşmiş olmakla direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmamaktadır.

    2-Davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince;

    Davanın yasal dayanağını oluşturan 2926 sayılı Kanunun 2.maddesi uyarınca; Kanunla veya kanunların verdiği yetkiye dayanılarak kurulan sosyal güvenlik kuruluşları kapsamı dışında kalan ve herhangi bir işverene hizmet akdi ile bağlı olmaksızın 3 üncü maddenin (b) bendinde tanımlanan tarımsal faaliyetlerde bulunanlar, bu Kanuna göre sigortalı sayılırlar. Atıfta bulunulan 3.madde ile “Tarımsal Faaliyette Bulunanlar”; “Kendi mülkünde, ortaklık veya kiralamak suretiyle başkalarının mülkünde, kamuya mahsus mahallerde ekim dikim, bakım, üretim, yetiştirme ve ıslah yollarıyla veya doğrudan doğruya tabiattan istifade etmek suretiyle bitki, orman, hayvan ve su ürünlerinin üretimini, avlanmasını, avcılar ve yetiştiriciler tarafından muhafazasını, taşınmasını sağlayanları veya bu ürünlerden sair bir şekilde faydalanmak suretiyle kendi adına ve hesabına faaliyette bulunanlar” olarak ifade edilmiş, 10.madde ile tescilde esas alınacak kayıtlar, “sigortalıların kayıt ve tescil işlemlerinde valilik, kaymakamlık, özel idare, belediye muhtarlık ve nüfus idareleri kayıtları ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarının, kanunla kurulu meslek kuruluşlarının, 21.10.1935 tarih ve 2834 sayılı Kanuna göre kurulan tarım satış kooperatifleri ve birliklerinin, 18.04.1972 tarih ve 1581 sayılı Kanuna göre kurulan tarım kredi kooperatifleri ve birliklerinin, 24.04.1969 tarih ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanununa göre kurulan Pancar Ekicileri İstihsal Kooperatifleri ile Birliği (Pankobirlik), Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ve tarım kesimine yönelik faaliyette bulunan milli bankaların kayıtları esas alınır.” hükmüyle ifade edilmiştir. Yargıtay’ın kararlılık kazanmış uygulaması ile, Tarım Bağ-Kur’luluğun kanıtlanması yönünde zirai kuruluşların kayıtları karine olarak kabul edilmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 06.02.2002 gün ve 2002/21-69-44, 03.07.2002 gün ve 2002/21-576-584 ve 14.02.2007 gün ve 2007/21-73-71 sayılı kararları). Dava konusu olayda davacının Ziraat Odası ve muhtar kaydı ile tarımsal faaliyette bulunduğu belirgindir. Belirtilen karinelerin aksi ise kanıtlanmış değildir.

    Yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular gözetildiğinde, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    S O N U Ç :

    1-Davalı vekilinin temyiz dilekçesinin (1).bentte açıklanan nedenlerle REDDİNE,

    2-Davacı vekilinin temyiz itirazlarının (2).Bentte açıklanan nedenlerle kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının iadesine, 28.03.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu

    2007/21-73 E., 2007/71 K.

    PRİM BELGELERİNİN MEVCUDİYETİ

    RESEN TESCİL

    SİGORTALILARIN KAYIT VE TESCİL YAPTIRMA ZORUNLULUĞU

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “Zorunlu Tarım Bağ-Kur Sigortalılığının Tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Tokat İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 29.11.2005 gün ve 2004/2153 E. 1897 K. sayılı kararın incelenmesi davalı ve dahili davalı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 27.3.2006 gün ve 2005/14323 E. 2801 K. sayılı ilamı ile,

    (…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre davalı SSK’nun tüm davalı Bağ-Kur Gen.Müdürlüğünün aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine.

    2-Dava, davacının 01.07.1991-2004 tarihleri arasında S.S.K.’na tabi 15.05.1990-31.03.1993 tarihleri arasındaki zorunlu sigortalılığı dışında tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tesbiti istemine ilişkindir.

    Mahkemece, davacının davalı Bağ-Kur Genel Müdürlüğünce ihtilaf çıkarılmayan 01.07.1991-30.06.1992 ve 01.05.2002-2004 tarihleri arasındaki süre ile SS.K. zorunlu sigortalısı olduğu 15.05.1990-11.08.1990, 01.07.1992-31.03.1993 tarihleri arasındaki süre dışında 01.04.1993-01.05.2002 tarihleri arasında tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğun tesbitine, tarım Bağ-Kur sigortalılığı ile çakışan 01.05.2002-30.09.2002 tarihleri arasındaki 506 sayılı Yasaya tâbi isteğe bağlı sigortalılığının iptaline karar verilmiştir.

    Davanın yasal dayanağını oluşturan 2926 sayılı Yasa’da 506 sayılı Yasa’nın 79.maddesine koşut geçmiş tarım Bağ-Kur hizmetlerinin tesbitine ilişkin bir düzenleme mevcut değildir. 2926 sayılı Yasa’nın 7.maddesi hükmüne göre, bu yasaya göre sigortalı sayılanlar, sigortalı sayıldıkları tarihten itibaren en geç üç ay içinde Kurum’a başvurarak kayıt ve tescillerini yaptırmak zorundadırlar. “Anılan Yasa’nın 5.maddesi ile 7.madde de belirtilen süre içinde kayıt ve tescillerini yaptırmayan sigortalıların hak ve yükümlülüklerinin kayıt ve tescil edildikleri tarihi takip eden aybaşından itibaren başlayacağı hükmü getirilmiştir. 2926 sayılı Yasa’nın 2. ve 3.maddeleri kapsamında, kendi nam ve hesabına tarımsal faaliyette bulunanlardan yasanın uygulanma tarihinde 50 yaşını dolduran kadınlarla, 55 yaşını dolduran erkekler dışındakiler bakımından tarım Bağ-Kur sigortalılığı zorunlu sigortalılık niteliğinde bulunmaktadır. Başka bir ifade ile sigortalı olmak hak ve yükümlülüğünden vazgeçip kaçınmak mümkün değildir.

    Diğer yandan resen tescil başlığını taşıyan 9.maddeye göre bu yasa kapsamında sigortalı sayılanların sigortalılıklarının başladığı tarihten itibaren 3 ay içinde “Kurum’a kayıt ve tescilini yaptırmayanların tescil işlemlerinin Kurum’ca re’sen yapılması gerekmektedir. 2926 sayılı Yasa’nın 36.maddesi kapsamında Kurum’un prim alacaklarını Bakanlar Kurulu Kararı ile ürün bedellerinden tevkifat suretiyle tahsil etmesi mümkündür. Bu bağlamda 2.madde kapsamına girenlerin belirtilen şekilde prim borçlarının ürün bedellerinden tevkifat suretiyle kesilerek Bağ-Kur’a ödenmesi halinde kayıt ve tescil için kurum’a başvuru olmasa dahi bahse konu biçim de prim ödenmesi suretiyle kayıt ve tescil konusundaki iradelerini ortaya koydukları tartışmasızdır. Bağ-Kur’un iş bu prim ödenmesine rağmen, sigortalıyı re’sen kayıt ve tescil etmemesi yasanın kendisine yüklediği re’sen tescil mükellefiyetine aykırılık teşkil etmektedir. 2926 sayılı Yasa’nın 10.maddesine göre kayıt ve tescil işlemlerinde Valilik, Kaymakamlık, Özel İdare, Belediye, Muhtarlık ve Nüfus İdareleri kayıtları ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarının, kanunla kurulu meslek kuruluşlarının, tarım satış kooperatifler kanununa göre kurulan pancar ekicileri İstihsal Kooperatifleri ile Birliği, T.Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ve tarım kesimine yönelik faaliyette bulunan milli bankaların kayıtlarının esas alınacağı bildirilmiştir. Bu kayıtların tarımda kendi adına ve hesabına bağımsız çalışmanın yasal karinesi olduğu ortadadır.

    Dosyadaki bilgi ve belgelerden davacının 01.07.1991 tarihinde davalı Bağ-Kur Genel Müdürlüğünce re’sen tarım Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil edildiği ve davalı Kurumca 01.07.1991 tarihi ile davacının terk dilekçesi verdiği 30.06.1992 tarihi arasında ve prim ödediği 01.05.2002-2004 tarihleri arasında tarım Bağ-Kur sigortalısı olarak kabul edildiği, davacının istem döneminde 01.07.1992-31.03.1993 tarihleri arasında S.S.K. zorunlu sigortalısı, 01.05.2002-30.09.2002 tarihleri arasında 506 sayılı Yasaya tabi isteğe bağlı sigortalı olduğu, tapu da üzerine kayıtlı zirai arazisinin bulunduğu, muhtarlıkça tanzim edilen belgeden 20 yıldır havancılık ve çiftçilik yaptığının anlaşıldığı, Tekel İdaresine sattığı ürün bedellerinden tevkifat yoluyla 25.04.1996, 27.03.1997, 14.05.1998, 07.05.1999, 06.06.2000, 28.05.2001 ve 17.04.2002 tarihlerinde Bağ-Kur prim kesintisi yapıldığı anlaşılmaktadır.

    Mahkemece davacının 30.06.1992 tarihinde tarım Bağ-Kur terk dilekçesi verdikten sonra ürün bedellerinden prim kesintisi yapıldığı, 01.01.1996-01.05.2002 tarihleri arasında tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tesbitine ilişkin karar yerinde ise de terk bildiriminden sonra davalı Kurumca yeni bir tescil işlemi yapılmadığı gibi ürün bedellerinden de kesintinin yapıldığına ilişkin belgenin bulunmadığı 01.04.1993 – 31.12.1995 tarihleri arasında tarım Bağ-Kur sigortalılığının kabulü ile tesbit kararı verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde, davalı Bağ-Kur Genel Müdürlüğünün bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davalı ve dahili davalı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle; 2926 Sayılı Kanun’un 6.maddesi gereğince davacının 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununa tabi sigortalılığının, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa tâbi zorunlu sigortalı olarak 01.07.1992 tarihinde çalışmaya başlaması nedeniyle, 30.06.1992 tarihi itibarıyla son bulmasına, dosyada davacının terk dilekçesi verdiğine ilişkin bir bilgi yada belge olmamakla birlikte, sigortalının terk dilekçesi verip vermemesinin sonuca etkili olmamasına, davacının sigortalı olduğu sürenin (230 gün)makul süreyi aşmış bulunmasına, 1.4.1993 ila 31.12.1995 tarihleri arasındaki dönemde re’sen tescili gerektiğinden herhangi bir bilgi yada belgenin de bulunmamış olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    SONUÇ: Davalı ve dahili davalı vekilleri temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, 14.2.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2007/21-74 E.N , 2007/69 K.N.

    İlgili Kavramlar

    İPTAL

    MENFİ TESPİT

    PRİM BORCU

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “menfi tespit, iptal” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Trabzon İş Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 23.11.2005 gün ve 2005/622 E. 634 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 18.4.2006 gün ve 2005/14282E. 2006/3975 K.sayılı ilamı ile;

    (…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, kararın dayandığı gerektirici nedenlere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine,

    2-Davacı; usulsüz sağlık karnesi kullandığı gerekçesiyle kendisinden talep edilen 7.251 YTL’sini borçlu olmadığının tespitini istemiştir.

    Mahkemece; dava kabul edilmiş ise de, varılan sonuç usul ve yasaya uygun bulunmamıştır.

    Davacı, 14.11.1997 tarihinde ölen Bağ-Kur sigortalısı eşinden dolayı ölüm aylığı almakta iken, 4.10.2000-31.12.2004 tarihleri arasında kendisi de Bağ-Kur zorunlu sigortalısıdır. Buna rağmen anılan dönemde de ölüm aylığından dolayı sağlık karnesini kullanmaya devam etmiştir. Davalı kurum ise; 5.2.2002-15.7.2004 tarihleri arasındaki dönemde; davacının eşinin sağlık karnesini kullanması nedeniyle yapılan tedavi giderlerini talep etmiştir.

    Davanın yasal dayanağını oluşturan 1479 sayılı Yasanın Ek 13.maddesinin son fıkrası gereğince sağlık giderlerine katılım payı sigortalı ve hak sahipleri için %20, aylık alanlar ve hak sahipleri için % 10′dur.

    Davalı kurum tarafından, kurum zararının oluştuğunu iddia ettiği ve zarara dayanak yapılan 5.2.2002-15.7.2004 döneminde davacı kendi sağlık karnesini kullansa idi; bu dönemde sigortalı olduğu için %20 katkı payı ödeyecekti. Anılan dönemde ölen eşinin sağlık karnesini kullanırken ödediği katkı payı ise %10′dur.

    Bu durumda yapılacak iş, davalı kurumca ödenen sağlık giderlerinden 1479 sayılı Yasanın Ek 13.maddesinin son fıkrası gereğince sigortalı ve hak sahiplerinin sağlık giderlerine katılım payı %20 olduğundan, diğer bir anlatımla ödenecek sağlık gideri katkı payı aynı olmadığından davacının, %10 fark katılım payı oranında borçlu olduğunun tespitine karar vermekten ibarettir.

    Mahkemece yukarıda yazılı maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın davanın anılan yasa maddesi gereğince fark katkı payı olan %10 oranında kısmen reddi gerekirken, aksi düşüncelerle tamamen kabulü usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

    O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır …) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN : Davalı vekili

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    1479 sayılı Kanunun, sağlık sigortasının kapsamını belirleyen Ek 11.maddesi uyarınca, Bağ-Kur zorunlu sigortalılığı devam edenler veya malullük, yaşlılık aylığı bağlananların eşi yada ölüm aylığı almakta olanlar Bağ-Kur sağlık sigortası yardımlarından yararlanabilmektedirler.

    Anılan maddeye 3235 sayılı Kanunun 1.maddesi ile getirilen “ancak, diğer Sosyal Güvenlik Kanunlarına ve özel kanunlara göre sağlık yardımlarından faydalananlar yararlanamazlar” şeklindeki düzenleme, 24.8.2000 tarih ve 619 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 28.maddesiyle kaldırılmış, 24.7.2003 tarihli, 4956 sayılı Yasanın 37.maddesiyle yapılan düzenlemede ise bu yönde benzeri içerikte, engelleyici bir hükme yer verilmemiştir. Farklı sosyal güvenlik kanunlarına göre sağlık yardımlarından faydalananlar yönünden getirilen bu düzenlemenin, aynı sosyal güvenlik kanunu kapsamında bulunanlar yönünden hüküm içermediği de görülmektedir.

    Resen Bağ-Kur sigortalılık tescili yapılan davacının, 1479 sayılı Kanun kapsamında Bağ-Kur sağlık sigortası yardımlarından eşi üzerinden yararlanmasını engelleyen bir düzenlemeye Bağ-Kur Sağlık Sigortası Yardımları Yönetmeliğinde yer verilmiş olması, normlar hiyerarşisi dikkate alındığında hukuki sonuç doğurmayacaktır.

    Bağ-Kur sigortalısı olarak sağlık yardımı kapsamına girmiş olan kocası nedeniyle yararlanmakta olduğu sağlık yardımlarından davacının mahrum bırakılması, eşinden dolayı yapılan sağlık yardımlarını geri ödeme yükümlülüğü altına sokulması, davacının Anayasal haklarından olan sosyal güvenlik hakkından yoksun bırakılması sonucunu doğurmakta olup, yasa maddesi ile çeliştiği gibi sosyal güvenlik hukukunun temel yaklaşımına da aykırı düşmektedir.

    Ayrıca, 1479 sayılı Bağ-Kur Kanununun 22.2.2006 gün ve 5458 sayılı Kanunun 13.maddesi ile değişik Ek 19.maddesindeki, Bağ-Kur’a kayıt ve tescili yapıldığı halde 5 yıl ve daha fazla süreye ilişkin hiç prim ödemesi bulunmayan sigortalıların, bildirime karşın prim borcunu ödememeleri durumunda, tescil tarihi itibariyle sigortalılığının durdurulacağını, prim borcuna ait sürelerin sigortalılık süresi olarak değerlendirilmeyeceği, bu sürelere ilişkin prim tutarlarına Kurum alacakları arasında yer verilmeyeceği yönündeki hüküm dikkate alındığında, madde metninde belirtilen nedenlerle sigortalılığı durdurulan kişilerin sağlık yardımlarından yararlanmalarını sağlayan daha önceki subjektif statülerinin yok sayılarak, sağlık giderlerini ödeme yükümlülüğü altına sokulmaları anılan mevzuat hükmüne de uygun bulunmamaktadır.

    Hukuk Genel Kurulu’nun 11.10.2006 tarih, 2006/10-586 E. 2006/649 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir.

    Açıklanan bu maddi ve yasal olgular gözetildiğinde, kendisi de Bağ-Kur sigortalısı olan davacının, sigortalı eşi nedeniyle sağlık sigortası yardımından yararlanmasına engel bir durumun bulunmaması karşısında, mahkemenin direnme kararı isabetli olup, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

    SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, 14.2.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2007/4-613 E.N , 2007/713 K.N.

    İlgili Kavramlar

    İŞ GÜCÜ KAYBI

    İŞ KAZASI

    MALULİYET

    MALULLÜK AYLIĞININ KESİLMESİ

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 18.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.10.2005 gün ve 2004/354 E- 2005/392 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 07.11.2006 gün ve 2006/9490-11795 sayılı ilamı ile;

    (…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

    2-Diğer temyiz itirazlarına gelince; dava, haksız eylemden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, dava kabul edilmiştir.

    Davacı, dava dilekçesinde Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinin 25/1/2001 tarihli raporuna göre %45 oranında malûl kaldığını belirterek istemde bulunmuştur. Mahkemece, Bağ-Kur Genel Müdürlüğünce maaş bağlanması sırasında tespit edilen 2/3 oranındaki maluliyet miktarı esas alınarak yapılan hesaplamaya göre hüküm kurulmuştur. Davacı, %45 maluliyet oranına dayandığına göre, istekten fazlasına karar verilemiyeceği gözetilerek bu orana göre hesap yapmak gerekirken, talep aşılarak 2/3 oranına göre karar verilmiş olması HUMK.nun 74.maddesine aykırı olup bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir…)

    gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince

    KARŞI OY YAZISI

    Davacı Mehmet G….., 10.10.1990 tarihinden itibaren 1479 Sayılı Yasaya tâbi Esnaf Bağ-Kur Sigortalısıdır. 3.8.2000 tarihinde, davalı şirketin faaliyet gösterdiği inşaat sahasında, kendi sevk ve yönetimindeki kamyona hafriyat yüklenirken, aynı işte şirkete ait paletli kepçeyi kullanan sigortalı işçi Salih TUTAR’ın sevk ve yönetimindeki iş makinesinin hatalı kullanımı sonucunda kaza geçirerek, “%45 oranında” malûl kaldığından bahisle, “fazlaya dair hakları saklı kalmak üzere”, işgücü kaybından dolayı 75.000.000.000 TL maddi, 2.500.000.000 TL manevi tazminatın davalı şirketten tahsili isteminde bulunmuştur.

    İşbu davanın açıldığı 11.9.2001 tarihi itibarıyla, davacının malûliyet ve sağlık durumunu belirleyen Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Kurulunun 25.1.2001 tarihli %45 çalışma gücü kaybı bildiren raporu ile, 26.9.2000 tarihli Diyarbakır Devlet Hastanesi Sağlık kurulunun % 60 sakatlık bildiren raporunun esas alınarak dava dilekçesindeki talebin oluşturulduğu, fazlaya dair haklarının da saklı tutulduğu görülmektedir.

    Davacıya ait tüm bu raporlar ve ekindeki ön muayene tetkik ve tedavi evrakı birleştirilerek, davacının malûliyetine dair aylık bağlanması isteği, Bağ-Kur Genel Md.lüğünce değerlendirilmeye alınarak, 1479 Sayılı Yasanın 27, 28 ve 29 uncu maddeleri ile Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğünün 10 uncu maddesinin A bendinin 4 üncü fıkrası gereğince; “Sigortalının 2/3 oranında işgücünü kaybettiği, kontrol muayenesinin gerekmediğine, 13.9.2001 tarih ve 1606 sayılı kararı ile malûliyetine” karar verilmiştir.

    Bu karara itiraz üzerine, Kurumca, davacının malûliyet evrak ve raporları, yeniden incelenerek, “itirazın reddi ile 13.9.2001 tarih ve 1606 sayılı kabul kararının yerinde olduğuna” dair 30.5.2002 tarih ve 780 karar sayılı karar alınmıştır. Bunun gereği olarak Sağlık İşleri Başkanlığınca davacıya, malûliyeti gereğince 1.10.2000 tarihinden geçerli olmak üzere, 1479 S.K.30-31 inci maddeleri uyarınca malûliyet aylığı bağlanmıştır.

    Gerek malûliyetin ve oranının tespiti, gerekse aylık bağlanmasının yasal dayanağı; 1479 sayılı yasanın 82 inci maddesinin yollaması ile, 506 sayılı yasanın 109 uncu maddesinde yer alan hukuki ve idari silsiledir. Bu yasa maddesi gereğince, iş kazası geçiren Bağ-Kur sigortalısının malûliyetinin tespiti ile, Sosyal Sigortalar Kurum sigortalısının malûliyetinin tespitindeki yöntem aynıdır. Davacının 3.10.2000 tarihinde iş kazası geçirdiğinden haberdar olan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı iş müfettişliğince kaza mahallinde yapılan incelemede, davacı Mehmet G….. ile, davalı şirketin sigortalı işçisi kepçe operatörü Salih TÜRKOĞLU’nun durumu, İş Ve Sosyal Güvenlik Hukuku norm ve ilkeleri yönünden değerlendirilerek, 506 sayılı yasanın 11 inci maddesi gereğince olayın, kaza mahalli, oluşumu ve sonuçları itibarıyla “İŞ KAZASI” niteliğinde olduğu sonucuna varılmıştır.

    Görüldüğü üzere, söz konusu kaza olayı, karayolları üzerinde gerçekleşen olağan bir trafik kazası değildir. Bağ-Kur üyesinin maruz kaldığı tipik bir “iş kazasıdır.” Tespiti yine 1479 Sayılı Yasanın 82 nci maddesinin yollama yaptığı 506 Sayılı Yasanın ilgili maddeleri ile gerçekleştirilmiştir. Böylece, bu kaza nedeni ile açılan maddi ve manevi tazminat davası için ağırlıklı uygulanacak yasalar; 1479 ve 506 Sayılı yasalardır.

    Keza, Kurumca, Bağ-Kur’luya bağlanacak gelirlerin, 3 üncü şahıstan tahsilinde (rücu’unda) 1479 Sayılı Yasanın 63 üncü maddesi ile, görevli mahkemeyi belirleyen 70 inci madde hükümleri ve uygulanacak zamanaşımının 10 yıl olarak belirlenmesi hali, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, esasen görevli mahkemenin 5521 sayılı yasanın 1-son maddesi gereğince İş Mahkemesi olması gerektiği ortadadır.

    Yargılamanın başında bu hal, Asliye Hukuk Mahkemesince de gözetilip görevsizlik kararı verilmiş ise de, kararın temyizi üzerine derecattan geçerek kabul görmemiş ve yargılama Asliye Hukuk Mahkemesinde sürdürülmüştür. Oysa ki gerek dayanak alınacak yasa maddeleri, gerekse zamanaşımı defi, tazminat hesabında uygulanacak yöntem ile, bunun dayanağı olan veriler, tamamen İş Ve Sosyal Güvenlik Hukuku ilke ve hükümleri dahilinde yürütülmelidir. Bir maddi olgunun iki ayrı sonucu olamaz.

    Somut olayda olduğu gibi, aynı iş kazasında kazalanan Bağ-Kur’lunun iş gücü kaybı, Bağ-Kur için 2/3, diğer taraflar için %45 olarak değerlendirilemez. Davacı, dava açma sırasında böyle veya daha başka bir oran bildirmiş olsa dahi, netleştirilip kesinlik kazanmadan, dosya, tazminat hesabı için bilirkişiye tevdi edilemez. Keza, tazminat hesabının diğer verileri olan ücret ve kusur oranı dahi netleştirilmeden hesap raporu aldırılamaz. Varsa uyuşmazlık veya çelişki giderilmelidir.

    Nitekim, davacı Bağ-Kur’lunun malûliyet oranına itiraz edildiğinden, raporlar yeniden değerlendirilerek kesinlik kazanıp 2/3 olarak malûliyeti netleştirilmiştir. Bu uygulamada, 506 sayılı yasanın 109 uncu maddesindeki silsile takip edilir. Bu yollar tüketildiğinde (Yüksek Sağlık Kurulundan da rapor aldırıldıktan sonra), mahkemece Adli Tıp ilgili ihtisas dairesinden veya tıp fakülteleri konseylerinden rapor aldırılmalı, durum inceletilmeli, buna da itiraz halinde, Adli Tıp Genel Kuruluna dosya gönderilmelidir.

    Olayda ise, 2/3 malûliyetin yerinde olmadığına dair mahkemeyi olumsuz kanaate ulaştıracak olguya rastlanmadığından, malûliyet oranı, kurumca bildirilen şekilde benimsenerek; “%30 kazalı kusuru ve 2/3 işgücü kaybı ile” bilirkişiden hesap raporu aldırılmıştır. Ayrıca gerekli olduğu üzere, kurumun bağladığı gelirlerin peşin sermaye değeri sorularak gelen miktar, tazminattan düşülmüştür: Burada kurumun esas aldığı miktar, 2/3 iş gücü kaybıdır. Davacı bu aşamada ıslah dilekçesi vererek tazminat hesap raporundaki verileri kastederek, bilirkişi raporundaki sonuç gereğince tazminat talebini artırmıştır.

    Tam bu noktada Yüksek Dairece; “Davacının dilekçesindeki talepleri % 45 işgücü kaybına dayandığına göre, istekten fazlasına HUMK.nun 74 üncü maddesi uyarınca hükmolunamayacağından, 2/3 malûliyete göre hesap yaptırılmasını hatalı bulunarak” hüküm bozulmuştur.

    Oysa ki, mahkemece son derece isabetli olarak, davacının gerek malûliyetine ilişkin, gerekse ücret ve kusur durumu ile ilgili bilgiler, Sosyal Güvenlik Hukukunun “Norm Ve Standart Birliği” ilkesinin gerekliliği olarak, RE’SEN belirlenip, hesap raporunda yer alması sağlanmıştır. Uygulanacak doğru yöntem de budur. Bu nedenle, mahkemenin % 45 işgücü kaybını esas alarak rapor tanzimine dayalı tazminat hükmü kurması hatalı olacaktır.

    Ayrıca, 2/3 malûliyete bağlı olarak Bağ-Kur dan maluliyet aylığı alan Bağ-Kur’ lunun bu dava ve hüküm gereğince malûliyetinin %45 e düştüğü görüldüğünde, 1479 sayılı yasanın 33 üncü maddesi gereğince malûliyet aylığının durması veya kesilmesi gibi olumsuz sonuçların meydana gelmesi olasıdır. Bu ilamın kesinleşmesi ile malûliyet düzeyi %45′ de kalacağından, 2/3′e tekabül eden %66 fark malûliyet tazminatı da, kesin hüküm nedeniyle ileride istenemeyecektir.

    Diğer bir olumsuz sonuç da, davacının eline % 45 malûliyet üzerinden tazminat geçmesine rağmen, kurum, üçüncü kişiden 63 üncü maddeye göre, ödediği miktarı 2/3 malûliyet üzerinden talep edecektir. Bu durum norm ve standart birliğinin sağlanamadığının göstergesidir.

    Tüm bu anlatılan hususlar hep birlikte değerlendirildiğinde; Yerel mahkemenin görevinin Asliye Hukuk Mahkemesi dahi olsa, davanın çözümünde ağırlıklı olarak uygulanan yasa maddeleri, Sosyal Güvenlik yasaları olup, norm ve standartlar birliğinin sağlanması ilkesi gereğince, kusur, malûliyet, ücret varsa artışlar ve bunun gibi objektif verilerin mahkemece re’sen belirlenip, sonuca gidilmesi gerekmektedir.

    Yerel Mahkemece de, bu ilkeler göz önünde bulundurularak, kurumca belirlenen 2/3 işgücü kaybı üzerinden hesap raporu aldırılıp sonuca gidilmiştir. Kaldı ki dava dilekçesinde de fazlaya ilişkin talepler saklı tutulmuş olup, ıslah dilekçesinde, hesap bilirkişi raporuna atıfta bulunularak, 2/3 iş kaybı üzerinden, belirlenmiş hesaplamadaki artışlar gereğince ek tazminat istenmiştir.

    Burada tazminat miktarının artışına neden olan olgu, işgücü kaybının %45 den 2/3 oranına yükseldiğinin belirlenmesi üzerine çıkan hesaplama sonucudur. Islah ile kastedilen artış da, dolayısıyla iş gücü kaybındaki artışın sonuçlarını da kapsar. Bu durumda, HUMK:nun 74 üncü maddesine aykırılık teşkil eden bir uygulama bulunmamaktadır.

    Kanımca, bu dava tipindeki yargılamaların, daha ser’i ve teknik ve hesaplamaların yöntemince yapılabilmesi için, görevli mahkemenin Asliye Hukuk mahkemesi değil re’sen delil toplama yetkisini haiz olan İş Mahkemesinin olması gerekmektedir.

    Bu itibarla, Yerel Mahkemenin yukarıda anlatılan gerekçeleri kapsayan ısrar kararını isabetli bulduğumdan ve hükmün onanması gerektiği düşüncesinde olduğumdan, aksi görüşteki Yüksek Dairenin ve Hukuk Genel Kurulu çoğunluğunun bozma kararına katılamamaktayım.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2006/21-647 E.N , 2006/676 K.N.

    İlgili Kavramlar

    ÇAKIŞAN SİGORTALILIK

    TESPİT DAVASI

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki ” tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Adıyaman Asliye Hukuk (İş) Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 21.06.2005 gün ve 2004/80 E- 2005/932 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesi’nin 06.01.2006 gün ve 2005/8398-2006/703 sayılı ilamıyla;

    (…Davacı; 506 sayılı Yasaya bağlı sigortalılığının 30.12.1992 yılında başlayıp, 07.07.1999 tarihine kadar Karayolları Genel Müdürlüğünde kadrolu işçi olarak kesintisiz devam ettiğini, bu çalışmaların sürekli olduğunu, Bağ-Kur’a ise üzerinde kayıtlı araç olması nedeniyle habersiz olarak 15.01.1987 tarihi itibarıyla tescil edildiğini ve hiç prim ödemediğini, yasanın çifte sigortalılığa izin vermediği ileri sürerek, Bağ-Kur sigortalılığının SSK’na tabi çalıştığı dönem için iptalini istemiştir.

    Gerçekten, davanın hukuksal dayanaklarından birisini oluşturan 506 sayılı yasanın 3/I – (f) -(k) bendlerinde; kanunla kurulu Sosyal Güvenlik kurumlarına bağlı bulunanlar veya herhangi bir işverene hizmet akdi ile bağlı olmaksızın kendi nam ve hesabına çalışan kimsenin Sosyal Sigortalar Kanuna tâbi sigortalı sayılamayacakları hükme bağlanmıştır. Bunun karşıtı olan 1479 sayılı yasanın 24/II-c bendine göre; bir Sosyal Güvenlik Kuruluşuna tabi olanların Bağ-Kur anlamında sigortalı olamayacakları benimsenmiştir. Bunun sonucu denilebilir ki, Sosyal Güvenlik Sistemimiz, çifte sigortalılığı kabul etmemektedir. Ne var ki, bir kimsenin aynı anda birden fazla Sosyal Güvenlik Kuruluşuna tabi işlerde çalışması durumunda uyuşmazlık, önceden başlayıp devam edegelen sigortalılık durumuna göre çözümlenir.H.G.K.’nun 03.10.2001 gün ve Esas 2001/21-627, Karar:2001/659 sayılı Kararı da bu yöndedir. Aynı anda çalışmaların başlaması ve kapsam durumunun oluşması halinde ise ekonomik yönden baskın çalışmalar dikkate alınır.

    Dava konusu olayda, davacının Bağ-Kur nezdindeki sigortalılığının 1987 yılında başladığı ve kesintisiz devam ettiği anlaşılmaktadır.

    Bu durumda önceden başlayıp devam edegelen Bağ-Kur nezdindeki sigortalılığına ağırlık tanıyarak sonuca gidilmesi ve davanın reddine karar verilmesi gerekirken, davanın kabulü usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, 30.12.1992 tarihinden itibaren Sosyal Sigortalar Kurumu sigortalısı olarak çalıştığının ve 07.07.1999 tarihine kadar Bağ-Kur’a prim borcu bulunmadığının tespiti istemine ilişkindir.

    Yerel mahkemece; belirtilen tarihler arasında baskın sigortalılığın Sosyal Sigortalar Kurumunda geçmiş olduğu belirtilerek istemin kabulüne dair verilen karar, Yüksek Özel Dairesince, yukarıda yazılı gerekçelerle bozulmuş, yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    Davacının, 1.10.1981-31.12.1981 tarihleri arasında ve 30.12.1992 tarihinden başlayıp devam etmekte olan -zorunlu- SSK, 1997 yılında resen yapılan, 15.01.1987 tarihli meslek oda kaydı nedeniyle anılan tarihten başlatılan Bağ-Kur sigortalılığının bulunduğu görülmektedir.

    Davacının, SSK zorunlu sigortalısı olduğu devrede, Bağ-Kur sigortalılığının da bulunduğu uyuşmazlık konusu değildir.

    Sosyal güvenlik sistemimizde çifte sigortalılığa yer verilmemiş olması nedeniyle “çakışan sigortalılık” olarak da adlandırılan, bir sigortalının aynı anda birden fazla sosyal güvenlik kurumuna tabi olması hali, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 3/I-(F) ve (K), 1479 sayılı Bağ-Kur Kanununun 24/2-c madde hükümleri dikkate alınarak, sadece birine değer verilerek çözüme kavuşturulmaktadır.

    Ne var ki, 1479 Sayılı Bağ-Kur Kanununun 22.02.2006 gün ve 5458 sayılı Kanunu 13.maddesi ile değişik Ek 19.maddesindeki, “Bu Kanun ve 2926 sayılı Kanuna göre kayıt ve tescili yapıldığı halde, beş yıl ve daha fazla süreye ilişkin prim borcu bulunan sigortalıların bu sürelere ilişkin prim borçlarının Kurumca yapılacak bildirimde belirtilen süre içerisinde ödenmemesi halinde daha önce prim ödemesi bulunan sigortalının ödediği primlerin tam olarak karşıladığı ayın sonu itibariyle, prim ödemesi bulunmayan sigortalının ise tescil tarihi itibariyle sigortalılığı durdurulur. Prim borcunun ait olduğu süreler sigortalılık süresi olarak değerlendirilmez ve bu sürelere ilişkin Kurum alacakları takip edilmeyerek, Kurum alacakları arasında yer verilmez.

    Ancak, sigortalı veya hak sahipleri daha sonra sigortalının en son bulunduğu basamağın başvuru tarihindeki değeri üzerinden hesaplanacak borç tutarlarını tebliğ tarihinden itibaren üç ay içinde ödedikleri takdirde bu süreler sigortalılık süresi olarak değerlendirilir…” yönündeki hükmü ve davacının Bağ-Kur prim ödemelerine ilişkin beyanı dikkate alındığında, davacının Bağ-Kur sigortalılığının tescil tarihi ile durdurulmuş sayılmasının gerekmesi karşısında, kayda geçmiş zorunlu Sosyal Sigortalar Kurumu sigortalılığına geçerlik tanınmasında yasal zorunluluk bulunmaktadır.

    Yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular gözetildiğinde, yerel mahkemenin Sosyal Sigortalar Kurumu sigortalılığına değer veren kararında bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

    SONUÇ : Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, 18.10.2006 gününde oybirliği ile değişik gerekçeyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2006/7454 E.N , 2006/12240 K.N.

    İlgili Kavramlar

    KONTROL MUAYENESİ

    MALULLÜK AYLIĞI

    Özet

    KENDİSİNE MALULLÜK AYLIĞI BAĞLANAN, ANCAK YAPILAN KONTROL MYAYENESİ SONUCU MALULLÜK HALİNİN KALTTIĞINDAN BAHİSLE AYLIĞI KESİLEN DAVACININ, KURUM SAĞLIK KURULU’NCA VERİLMİŞ OLAN 2/3 ORANINDA İŞGÜCÜ KAYBETMİŞ SAYILMASINI GEREKTİREN BULGU MEVCUT OLMADIĞINA İLİŞKİN RAPORA DAVA AÇMAK SURETİYLE İTİRAZ ETTİĞİ GÖZETİLEREK; ÖNCE SSYS KURULU’NDAN RAPOR ALINMALI, BU RAPORA DA İTİRAZ EDERSE; TIP FAKÜLTELERİNİN KONUYA İLİŞKİN BİLİM DALI UZMANLARINDAN OLUŞAN KURULDAN RAPOR ALINARAK SOSYAL SİGORTA İŞLEMLERİ TÜZÜĞÜ’NDEKİ ESASLAR ÇERÇEVESİNDE İTİRAZ DEĞERLENDİRİLMELİDİR.

    İçtihat Metni

    Davacı, malullük aylığının kesImesine ilişkin Kurum işleminin iptali ile aylıkların kesildiği tarihten itibaren tespitine, yeniden bağlanmasına karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.

    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Dava, hukuki nitelikçe; davca sigortalıya 03.08.2000 günlü sağlık kurulu raporuna dayanılarak 01.09.2000 tarihi itibariyle Bağ-Kur’ca, 1479 sayılı Kanun’a göre, iki yıl sonra kontrol şartı ile bağlanmış bulunan malullük aylığının, sonradan kontrol muayenesi üzerine 01.08.2002 tarihinden başlayarak 23.05.2003 tarihinde kesildiği ancak, renal transplantasyon ve diabetus mellutis hastalığı nedeniyle 2/3 oranındaki çalışma gücü kaybının devam ettiğinden bahisle, aksine Kurum işleminin iptali ile malullük aylığının kesildiği tarihten itibaren Bağ-Kur’ca yeniden bağlanması gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.

    Davanın yasal dayanağını teşkil eden 1479 sayılı Kanun’un 28. maddesinin, kontrol tarihi itibariyle yürürlükte bulunan hükmüne göre; bu kanun uygulamasında çalışma gücünün en az 2/3′ünü yitirdiği tespit edilen sigortalılar malul sayılmakta olup, sigortalının hangi hallerde çalışma gücünün en az 2/3′ünü yitirmiş sayılacakları ise, SSSİ Tüzüğü’ndeki esaslara göre belirlenecektir. Yine aynı Yasa’nın 56. maddesi hükmü kapsamında; malullük halinin tespitinde; Sağlık Bakanlığı, SSK, Üniversiteler ya da Kamu İktisadi Teşebbüslerine ait hastanelerin sağlık kurullarınca verilecek raporlarda belirtilen hastalık ve arızalar esas alınacağı gibi, malullük istemlerine ilişkin olarak Kurum Sağlık Kurulu’nca verilen karara, ilgililer tarafından itiraz edilmesi halinde de, SSYS Kurulu’nca itirazın değerlendirilmesi gerekmektedir.

    Davaya konu olayda da; 01.09.2000 tarihi itibariyle kendisine, Bağ-Kur’ca 1479 sayılı Kanun’a göre malullük aylığı bağlanan, ancak, aynı Yasa’nın 32. maddesi hükmü gereğince yapılan kontrol muayenesi sonucu malullük halinin kalktığının belirlendiğinden bahisle 01.08.2002 tarihinden başlayarak malullük aylığı kesilen davacının; Kurum Sağlık Kurulu’nca verilmiş olan, “sigortalının 2/3 oranında işgücünü kaybetmiş durumda sayılmasını gerektiren bir bulgu mevcut olmadığına” ilişkin raporuna karşı dava açmak suretiyle itiraz ettiği olgusu gözetilerek, 1479 sayılı Kanun’un 56. maddesinde öngörülen yasal prosedür kapsamında, öncelikle SSYS Kurulu’ndan rapor alınmalı; bu rapora da davacının itiraz etmesi halinde ise, Tıp Fakültelerinin konuya ilişkin bilim dalı uzmanlarından oluşan Kurul’dan, özellikle Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü’nde öngörülen esaslar çerçevesinde bu itirazın değerlendirilmesi sağlanmak suretiyle sonucuna göre hüküm kurulmalıdır.

    Mahkemece açıklanan maddi ve hukuki esaslar gözetilmeksizin, davacı sigortalının, kontrol muayenesi tarihinde ve sonrasında çalışma gücünü en az 2/3 oranında yitirip yitirmediği olgusunu, 1479 sayılı Kanun’daki yasal düzenlemeye aykırı biçimde özürlülere verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkındaki Yönetmelik hükümlerine göre irdeleyen ve belirtilen nedenle yetersiz bulunan Adli Tıp Kurumu raporuna dayanılarak, eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 05.10.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2007/10-240 E.N , 2007/267 K.N.

    İlgili Kavramlar

    GELİR VERGİSİ MÜKELLEFİ OLMA ŞARTLARI

    KENDİ HESABINA ÇALIŞMA

    SİGORTALISINI UYARMA GÖREVİ

    ZORUNLU BAĞ-KUR SİGORTALISI

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.10.2005 gün ve 497-962 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 06.06.2006 gün ve 1157-8157 sayılı ilamı ile,

    (…Dava hukuki nitelikçe, 21.02.1983-17.07.1996 döneminde 1479 sayılı Yasa kapsamında Esnaf Bağ-Kur sigortalılığının tespiti istemine ilişkindir. Mahkeme, yazılı şekilde, istek gibi davanın kabulüne karar vermiştir.

    1479 sayılı Kanunun, 20.04.1982 tarihi itibariyle yürürlüğe giren 2654 sayılı Kanunla değişik 24. maddesi hükmüne göre; bir kimsenin zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olması için, ticari kazanç veya serbest meslek kazancı dolayısıyla gerçek veya götürü usûlde gelir vergisi mükellefi olması, gelir vergisinden muaf olanlarında meslek kuruluşuna kayıtlı bulunması gerekir. Yine, aynı maddede 22.03.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3165 sayılı Kanunla getirilen düzenleme ile de; bu kapsam daha da genişletilerek kendi nam ve hesabına çalışanlardan vergi mükellefi olanların meslek kuruluşuna veya esnaf siciline kayıtlı bulunanların zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olacağı belirtilmiştir.

    Somut olayda, 27.06.1997 tarihinde Kuruma intikal eden giriş bildirgesi ile 01.12.1980 tarihli vergi kaydına istinaden 1479 sayılı Kanuna 2654 sayılı Kanunla eklenen Ek geçici 13.madde ile, yine, aynı Kanunun 2654 sayılı Kanunla değişik 24. maddesi uyarınca 20.04.1982 tarihi itibariyle zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olarak kayıt ve tescili yapılan davacının tescile esas vergi kaydının 21.02.1983 tarihinde sona ermesi, tekrar başlayan 17.07.1996 tarihli vergi kaydı nedeniyle Bağ-Kur sigortalılığının 21.02.1983 tarihinde terkin edilip 17.07.1996 tarihi itibariyle yeniden başlatılması, ilk prim ödemesinin 30.06.1997 tarihi olup 1997 affından yararlanmış ise de; uyuşmazlık konusu dönemde davacının sigortalılığını ortaya koyan vergi ya da oda kaydı veya sicil kaydının bulunmaması keza, bu döneme ilişkin prim ödemesinin de olmaması karşısında, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle kabulüne dair mahkeme kararında isabet bulunmamaktadır.

    O halde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, 21.02.1983-17.07.1996 tarihleri arasında Bağ-Kur sigortalısı sayılması gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.

    Yerel mahkemece, davalı Kurum tarafından tahsil edilen primlerin yıllarca kullanılmış, sosyal güvenlik hakkı yönünden davacıya güven verilmiş olduğu belirtilerek, Medeni Kanunun 2. maddesi uyarınca istemin kabulüne karar verilmiş, Yüksek Dairenin yukarıda yazılı bozma kararı üzerine aynı gerekçelerle önceki hükümde direnilmiştir.

    Davacının 01.12.1980 ile 21.02.1983 tarihleri arasında vergi kaydı bulunmaktadır. 27.06.1997 tarihli giriş bildirgesi ile ilk kez davalı Kuruma tescil başvurusunda bulunulmuş, vergi kaydının 01.12.1980, esnaf sicil kaydının ise 07.08.1996 tarihi ile başladığı beyan edilmiştir. 1479 sayılı Kanunun 24 ve 2654 sayılı Kanunun 13. maddesi ile getirilen Ek Geçici 13. madde hükümleri uyarınca, 20.04.1982 tarihinden geçerli olmak üzere Bağ-Kur’a tescili yapılmıştır. Davacı prim ödemelerine 30.06.1997 tarihi ile başlamış, 1997 yılı prim affı olarak da adlandırılan 4247 sayılı Prim ve Diğer Alacakların tahsilatının Hızlandırılması Hakkında ki Kanunun 3. maddesinden yararlanarak, 1982-1997 yılları arasındaki süreye ilişkin primleri 1997-1998 yılları arasında ödemiştir. 2005 yılında güncellenen bilgilerden, davacının 01.12.1980 tarihinde başlayan vergi kaydının 21.02.1983 tarihinde sona erdiğinin, yeni vergi mükellefiyetinin ise 17.07.1996 tarihinde başladığının anlaşılması üzerine, 21.02.1983-17.07.1996 devresinde Bağ-Kur sigortalılık kaydının iptal edildiği görülmektedir.

    Davacının, iptale konu devrede, Bağ-Kur zorunlu sigortalılığı için aranan “kendi ad ve hesabına bağımsız çalışma” olgusu ile bu olguyu destekleyen vergi, meslek kuruluşu ve esnaf sicil kaydı gibi yasal unsurları taşımadığı konusunda çekişme bulunmamaktadır.

    Uyuşmazlık, Bağ-Kur sigortalılık koşullarını taşımayan davacının, prim affı yasasından yararlanarak iptale konu devreye ilişkin primleri 1997-1998 yılları arasında topluca ödemiş olmasının, Medeni Kanunun 2. maddesi dikkate alındığında geçmişe yönelik Bağ-Kur sigortalılık hakkı sağlayıp sağlamayacağı noktasında toplanmaktadır.

    Öncelikle belirtilmelidir ki, 4247 Sayılı Prim ve Diğer Alacakların Tahsilatının Hızlandırılması Hakkında Kanunun 3. maddesi; 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununa göre prim, gecikme zammı ve faiz borcu bulunan sigortalılar ile ölen borçlu sigortalıların hak sahiplerinin 31 Aralık 1996 tarihine kadar tahakkuk etmiş bulunan prim borçlarından söz etmekte olup, davacının bu doğrultuda tahakkuk eden bir prim borcu olmadığı belirgindir.

    Hukuki ilişkilerin kapsamını belirleyen 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun “Dürüst Davranma” başlıklı 2. maddesinde; herkesin, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda bulunduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunamayacağı, 3. maddesinde; durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimsenin iyiniyet iddiasında bulunamayacağı hükme bağlamıştır.

    Davacı, sigortalılık koşullarını barındıranlar yönünden hüküm ifade eden 4247 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesini takiben vergi kaydının 1983 yılında sona erdiğine ilişkin gerekli bilgiyi vermeden davalı Kuruma tescil başvurusunda bulunarak, başvurusuna kadarki süreye ilişkin primleri taksitler halinde ödemiştir. Bu yanıltıcı durumun yıllar sonra ortaya çıkmış olması, davacının başlı başına iyiniyetli olarak kabulüne olanak vermemektedir. İyiniyet savunmasından yararlanabilmek için durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermiş olma koşulunun varlığı aranmalıdır. Yasa, sigortalılık koşullarının bulunmaması karşısında, davalı Kurumu hatalı işleme sevk etmek suretiyle geçmişe yönelik primlerin tahsil edilmesi olgusuna hukuki bir sonuç bağlamamıştır. Bu yolla elde edilen sigortalılık süresi yönünden davacı yararına kazanılmış hak oluşmayacağı, davacının yanıltması sonucu gerçek koşulların yıllar sonra öğrenilmesinin hatalı işlemi geçerli hale getirmeyeceği hukuksal olgusu dikkate alınmalıdır.

    Yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular gözetildiğinde Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    SONUÇ:Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, 09.05.2007 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğuyla karar verildi.

    KARŞI OY YAZISI

    Dava, davacının 21.02.1983-17.07.1996 tarihleri arasında 1479 sayılı Yasa’ya tabi Bağ-Kur sigortalılığının geçerli olduğunun tesbiti ile aksi yöndeki davalı Kurum işleminin iptali istemine ilişkindir.

    1.4.1972 tarihinde yürürlüğe giren 1479 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde zorunlu Bağ-Kur sigortalılığı için esnaf sicili veya kanunla kurulu meslek kuruluşu kaydı aranırken 20.4.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 sayılı Yasa ile 1479 sayılı Yasa’nın 24. maddesi değiştirilecek zorunlu Bağ-Kur sigortalılığı için gelir vergisi mükellefi olması şartı getirilmiş ancak gelir vergisinden muaf olanlar için meslek kuruluşuna kayıtlı olma yeterli görülmüş, 22.3.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3165 sayılı Yasa ile 24. madde değiştirilerek zorunlu Bağ-Kur sigortalılığı için vergi kaydı veya esnaf sicil kaydı veya oda kaydının bulunması yeterli görülmüş, 2.8.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4956 sayılı Yasa ile 24. madde değiştirilerek zorunlu Bağ-Kur sigortalılığı için gelir vergisi mükellefi olma şartı getirilmiş ancak gelir vergisinden muaf olanlar için esnaf sicil kaydı ve oda kaydının bir arada bulunması yeterli görülmüştür.

    Davacının 01.12.1980-21.02.1983 ve 17.07.1996 tarihinden beri devam eden vergi kaydı, 07.08.1996 tarihinden beri devam eden Esnaf Sicil kaydı, 26.03.1998 tarihinden beri devam eden oda kaydı bulunmaktadır. 27.06.1997 tarihinde Kuruma intikal eden giriş bildirgesi ile 02.12.1980 tarihli vergi kaydına istinaden 1479 sayılı Yasa’ya 2654 sayılı Yasa ile eklenen Ek Geçici 13.madde ile yine aynı Yasa’nın 2654 sayılı Yasa ile değişik 24.maddesi uyarınca 20.04.1982 tarihi itibariyle zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olarak kayıt ve tescili yapılan davacı; 16.05.1997 tarihli 4247 sayılı Yasa ile çıkarılan prim alacakları faiz borçlarının % 50′sinin affına ilişkin hükümlerden yararlanarak 20.04.1982-27.06.1997 tarihleri arasındaki prim borçlarını 1997 yılında on taksitte ödemiş, davalı Kurumda itirazda bulunmayarak kabul ve tahsil etmiş, 07.01.2005 tarihinde yaşlılık aylığı talep dilekçesi verilmesi üzerine davalı Kurumca vergi kaydının 21.02.1983 tarihinde sona erdiği gerekçesiyle davacının 21.02.1983-17.07.1996 tarihleri arasındaki sigortalılığı iptal edilmiştir.

    Araştırma ve sigortalısını uyarma görevini yıllarca yerine getirmemek suretiyle davacıyı kendi hatalı işlemi sonucu kayıt ve tescil edip zorunlu sigortalı sayarak prim borçlarını tahsil edip dokuz yıl gibi uzun bir süre kullanan ve davacıya sigortalı olduğu inancını verdikten sonra yaptığı yanlışlığın farkına vararak sigortalılık süresini iptal eden Kurumun bu işlemi iyi niyetten uzaktır. Yargıtay HGK.’nun 01.10.1997 gün, 1997/10-578 Esas, 1997/758 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere; davacının Sosyal Güvenlik Hukuku İlkeleri ve Medeni Kanunun 2.maddesinin uygulanmasının zorunlu bir sonucu olarak bu dönemde zorunlu sigortalı olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

    Mahkemece kararın yukarıda açıklanan gerekçe ile onanması görüşünde olduğumuzdan çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2007/10-226 E.N , 2007/226 K.N.

    İlgili Kavramlar

    ALACAK DAVASI

    İKTİSAP

    ÖLÜM AYLIĞI

    SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bingöl Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın reddine dair verilen 21.10.2004 gün ve 2004/236-500 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 24.05.2005 gün ve 2005/1364-5649 sayılı ilamı ile,

    (…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı Nazime D….’in yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Davacı Kurum ile davalılardan Ali Tarhan’ın temyizine gelince; Davacı, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 6.345.110.538 lira ana para ve işlemiş faizi olan, 6.182.497.013 lira toplamı 12.527.607.551 liranın ana paraya yürütülecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.

    a)Muris Ali D….’in ölümünden sonra mirasçıların murislerini Bağ-Kur’a tescil ettirilmesini sağlayan Mahrukatçılar Derneği kaydının gerçek dışı olduğu Kurum müfettişi raporu ile belirlendiği, murisin bağımsız çalışmasının 20.04.1982-31.12.1982 tarihleri dışında mevcut olmadığı, davalı sağ eşin bu durumu bildiği halde ölüm aylığı aldığı ve bu sebeple iyi niyetli kabul edilemeyeceği dosya kapsamıyla anlaşıldığından ve Kurum müfettişi raporunun aksi sabit olmadığı gözetilerek, Kurumun açtığı istirdat davasının davalı mirasçı yönünden kabulü gerekirken yazılı düşüncelerle davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    b)Esnaf ve Sanatkarlar Odası eski genel sekreteri olduğu iddia edilen diğer davalı Ali Tarhan hakkında sahtecilik yaptığına ilişkin kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı bulunmadığına göre, Bağ-Kur’un Ali Tarhan aleyhine açtığı davanın reddi doğrudur. Ancak, kendisini vekille temsil ettiren Ali lehine nisbi yerine maktu vekalet ücreti verilmesi usul ve yasaya aykırı olup karar bozulmalıdır.

    O hâlde, davacı Kurum ve davalı Ali Tarhan vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…)gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda kısmen direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, sahte meslek kuruluşu kaydına dayalı olarak yapılan Bağ-Kur sigortalılığı nedeniyle ödenen ölüm aylığının iadesi istemine ilişkindir.

    Yerel mahkemece, bozma ilamının (2-a) bendine direnilmesine, vekalet ücretine ilişkin (2-b) bendine ise uyulmasına karar verilmiştir.

    Muris eş, vergi kaydına dayalı olarak 20.4.1982-31.12.1982 tarihleri arasında zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olup 5.11.1996 tarihinde Kuruma ibraz edilen belgede, ayrıca bir meslek kuruluşu ve esnaf sicil kaydının bulunmadığı görülmektedir. 1975-1989 tarihleri arasında Mahrukatçılar Derneği üyesi olduğunu belirten bir diğer belge üzerine, 22.3.1985 ile ölüm tarihi olan 20.10.1989 tarihleri arasında 3165 sayılı Kanun ile değişik 1479 sayılı Kanun uyarınca sigortalı kabul edilerek, yapılan toplu prim ödemeleri sonucunda hak sahibi davalı Nazime’ye ölüm aylığı bağlanmıştır.

    Bağ-Kur Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı (sigorta müfettişi) raporu ile davalının murisi adına düzenlenen Mahrukatçılar Derneği kaydının sahte olduğunun saptanması üzerine, buna dayalı yapılmış bulunan sigortalılık kaydı iptal edilerek, ödenen ölüm aylığının iadesi istenmiştir.

    Bir borcun sebepsiz zenginleşme sayılabilmesi için, zenginleşmenin “haklı sebebinin” bulunmaması, haksız olması gerekir. Borçlu, zenginleştiği değeri mümkünse aynen, değilse yerine geçen değeri ifayla yükümlüdür.

    Sebepsiz zenginleşen kişinin kusuru olmasa dahi iade yükümlülüğü vardır. Ancak, zenginleşen kişinin kusuru değil, iyi veya kötüniyetli olması iade yükümlülüğünün kapsamını ve sorumluluğu tayinde önem taşır (Prof. Dr. Ahmet M. Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 4. Bası, Turhan K., s:364 vd.).

    Sebepsiz zenginleşme kaynağı bakımından hukuksal bir işleme dayanabilir. Bu durumda taraflar arasında bir hukuki işlem yapılmış ise de, bu işlem geçersizdir yada geçersiz hale getirilmiştir.

    İade yükümlülüğünün konusu ve kapsamı Borçlar Kanununun 63. maddesinde hükme bağlanmıştır.

    Anılan maddeye göre: “Haksız olarak bir şeyi istifa eden kimse, onun istirdadı zamanın da elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği miktar nisbetinde red ve iade ile mükellef değildir.

    Şukadar ki kabız, o şeyi suiniyet ile elden çıkarmış yahut onu elden çıkarır iken bilahare red ve iadeye mecbur olacağına vakif bulunmuş olursa red ve iadeye mecburdur.”

    Madde, zenginleşen kişinin iade sorumluluğunu iyi veya kötü niyetli olmasına göre farklı şekilde ele almıştır.

    Kötü niyetli zenginleşmede, elden çıkarılan değer (zenginleşme) de iadeye tabidir.

    Zenginleşmenin haklı bir sebebe dayanmadığını bilen veya bilmesi gereken kimse, kötüniyetli zenginleşen konumundadır (Prof. Dr.Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, Beta, s:846). Zenginleşen başlangıçtan itibaren kötüniyetli ise, zenginleşmenin tamamını iade etmek zorundadır (age: s:846′da yapılan atıf ile; Gauch/Schluep, Keller/Schaufelberger, OR/Schulin, Feyzioğlu I, Tekinay/Akman/ Burcuoğlu/Altop, Oğuzman/Öz).

    İade borcunun kapsamı; davalının, ölüm aylığının bağlanmasında iyi niyetli olup olmadığına göre değişecektir. Hak sahibi konumunda bulunan davalı kötü niyetli ise, iktisap ettiği ölüm aylıklarını ister elinden çıkarsın isterse çıkarmasın, iadesi yasa gereğidir.

    Sonradan düzenlenen geçersiz, sahte kayda dayalı olarak sosyal güvenlik haklarından istifade edilmesi, murisin sağlığında -meslek kuruluş kaydında- belirtilen işle ilgisinin bulunmadığını bilmemenin davalı eş yönünden hayatın olağan akışına uygun düşmemesi karşısında, bu kayda dayalı olarak bağlanan ölüm aylığı nedeniyle davalının iyi niyetli olduğunun kabulü mümkün bulunmamaktadır.

    4721 sayılı Medeni Kanunun 3. maddesi hükmü ile; durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamayacaktır.

    1479 sayılı Kanunun 79. maddesi gereğince isteğe bağlı sigortalılık, sigortalılık tescil talebinin Kuruma intikal ettiği tarih itibariyle başlatılmakta olup, sahte kayda dayalı olarak yapılan zorunlu sigortalılık prim ödemelerinin, bu kaydın iptali karşısında geçmişe yönelik isteğe bağlı sigortalılık olanağı sağlamayacağı hukuksal gerçeği karşısında, yerel mahkemenin bu yöne ilişkin direnme gerekçesinde de isabet bulunmamaktadır.

    Yukarıda açıklanan maddi ve yasal olgular gözetildiğinde, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    SONUÇ:1-Yüksek Dairenin bozma kararının (2-b) bendinde gösterilen bozma nedenine uyularak yerel mahkemece verilen karar yeni hüküm niteliğinde bulunmakla, anılan hususa yönelik temyiz itirazlarının incelenebilmesi için dosyanın Yüksek 10. Hukuk Dairesine gönderilmesine,

    2- Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararının (2-a) bendinde gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, 18.04.2007 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2001/10-133 E.N , 2001/161 K.N.

    İlgili Kavramlar

    BORCUN İFASI

    CEZAİ ŞART

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 9.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 15.7.1999 gün ve 1998/1335 E. 1999/1386 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesi’nin 21.3.2000 gün ve 1999/6138 E. 2000/1745 K. sayılı ilamiyle;

    (….1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre tarafların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Dava sonucu itibariyle, davacı Bağ-Kur’un davalı banka nezdindeki hesapları arasındaki havalelerde 1479 sayılı Kanuna 2423 sayılı Kanunla eklenen ek 6.maddede öngörülen 15 günü aşan gecikmeler olduğundan bahisle, anılan maddeye göre gecikilen süre ile orantılı olarak tahakkuk ettirilen cezai şart niteliği itibariyle vadeli mevduat faizi alacağının temerrüt tarihinden itibaren reeskont faizi ile birlikte tahsili istemine ilişkindir.

    Öncelikle 1479 sayılı Kanuna 2423 sayılı Kanunla ek 6.madde hükmünde öngörülen vadeli mevduat faizi alacağı; hukuki niteliği itibariyle Borçlar Kanunu madde 158 kapsamında cezai şart olup; ilgili bankaların Kurum adına tahsil ettikleri veya her ne nam altında olursa olsun Kurum’a olan diğer borçlarını Bağ-Kur hesaplarına süresinde intikal ettirmemeleri halinde ödenmesi gereken asıl alacağın fer’i niteliğinde ancak ayrı bir edimdir. Giderek muaccel hale gelmiş ceza şartın ödenmesinde temerrüde düşülmesi halinde;

    Borçlar Kanununun 101 ve devamındaki madde hükümlerine göre temerrüt faizi yürütülmesi gereği açıktır. Bu yönde; Borçlar Kanununun 101.maddesine göre; borçlunun temerrüdü için alacaklının ihtarı gerekmekte ise de; taraflarca borcun ifa edileceği günü biliniyor ya da bilinebilir olması durumunda artık borçlu, ihtar şartı aranmaksızın bu günün dolması ile mütemerrit olur.

    1479 sayılı Kanun’a 2423 sayılı Kanunla ek 6 maddede öngörülen cezai şart yönünden; cezai şarta ilişkin borcun ifa edileceği tarih yasa ile belli edilmiş olup, başka ifade ile bu borcun ifa edileceği tarih taraflarca bilindiğinden artık borçlunun mütemerrit duruma düşmesi için ihtar şartı aranmaz; giderek cezai şartın muaccel olduğu tarihten itibaren tahsil tarihine kadar temerrüt faizi yürütülmelidir.

    Öte yandan; TTK 21/2.maddesi hükmüne nazaran taraflardan sadece biri için ticari iş mahiyetinde olan mukaveleler diğeri için de ticari iş sayılacağından; 1479 Sayılı Kanunun ek 6.maddesi kapsamında öngörülen cezai şart niteliğindeki vadeli mevduat faizi alacağı için temerrüt faizi, 3095 sayılı Kanuni Faiz ile Temerrüt Faizine ilişkin Kanunun 2.maddesi kapsamında TC. Merkez Bankasının kısa vadeli krediler için öngördüğü reeskont faizi oranına göre belirlenmelidir. Ne var ki, herhalde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun madde 74′de öngörülen taleple bağlılık ilkesi de gözönünde tutulmalıdır. Keza cezai şart alacağının tamamının tahsiline dek, ödenmeyen kesimi için temerrüt faizine hükmedilmesi gereği de açıktır.

    Somut olayda; dava dilekçesinde, 1479 sayılı Kanuna 2423 sayılı Kanunla ek 6.madde kapsamında vadeli mevduat faizi alacağının 7.325.246.561 TL. olarak öngörülmesinden sonra davacı Kurumun bila tarihli dilekçesinde, 1992 yılına ait vadeli mevduat faizinde 276.130 TL.’lik hesap hatası yapılarak cezai şarta ilişkin iş bu alacağın bu miktar kadar fazla belirlendiğinin öngörülmesi karşısında; 276.130 TL.lik miktara ilişkin istemin belirtilen nedenle reddi yerine aksinin kabulü giderek 7.324.970.431 TL. cezai şarta ilişkin vadeli mevduat faizi alacağına yürütülen temerrüt faizinin başlangıç tarihlerinin yukarıda öngörülen esas da gözetilerek hüküm fıkrasında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun madde 389.uyarınca açıkça öngörülmemesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…..) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN : Taraf vekilleri

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    1-Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara ve ikinci bentte davacı yararına yapılan bozma nedenine göre davalının tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Davacı vekilinin temyizine gelince:

    Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara bozma kararının ikinci bendinde açıklanan nedenlere göre Hukuk Genel Kurulu Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

    1-Davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının REDDİNE; istek halinde temyiz ilam harcının iadesine,

    2-Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.429.maddesi gereğince BOZULMASINA, 21.2.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu 2001/10-268 E.N , 2001/251 K.N.

    İlgili Kavramlar

    İSTEĞE BAĞLI SİGORTALILIK

    KURUM KARARININ İPTALİ

    SİGORTA PRİMLERİ

    İçtihat Metni

    Taraflar arasındaki “Kurum kararının iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Amasya Asliye 1.Hukuk (İş) Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 3.12.1999 gün ve 1999/237-361 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesi’nin 6.4.2000 gün ve 2000/2051 E. 2000/2173 K. sayılı ilamiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN : Davalılar vekilleri

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, kurum kararının iptali isteğine ilişkindir.

    Davacı vekili;müvekkilinin 1.5.1981 tarihinde bakkallık mesleği nedeniyle Bağ-Kur’lu olduğunu, ancak daha sonra bu mesleği terk etmesine karşın kaydının silinmediğini, 11.8.1992 tarihine kadar Bağ-Kur’lu gözüktüğünü, cezalı duruma düşmemek için primleri ödediğini, bu arada 1.6.1992- 31.7.1992 tarihleri arasında zorunlu SSK sigortasına bağlı olarak çalıştığını, isteğe bağlı sigortalılık başvurusunun da kabul edilerek 1.9.1992 tarihinde isteğe bağlı sigortalılığının başlatıldığını,emekli olmak için başvurduğunda SSK.nun 1.6.1992- 31.7.1992 tarihleri arasındaki Bağ-Kurluluğu nedeniyle sigortasının tümünü iptal ettiğini, kurum işleminin iptalini istemiştir.

    Davalı kurum davanın reddini savunmuştur.

    Yerel mahkeme;davanın kısmen kabulüne karar vermiştir.

    Özel Daire; davalı kurum vekilinin temyizi üzerine “davacının vergi mükellefi olduğu dönemlerde vergi dairesine verdiği muhtasar beyannamelerdeki kazancı ile sigortalı bulunduğu sürede elde ettiği kazancının karşılanarak ekonomik yönden baskın ve etkin çalışmanın nerede geçtiğinin belirlenmesi gerektiği, eksik inceleme yapıldığı gerekçesiyle kararın bozulmasına karar vermiştir.

    Bozmadan sonra yapılan yargılama sırasında 7.7.2000 günlü ilk celsede davacı vekili bozma ilamına karşı eksikleri yerine getirdiklerini, bozmaya uyulmamasını beyan etmiş, Amasya Vergi Dairesince düzenlenen 14.12.1992 tarihli düzeltme fişini ve SSK.na verilen ve 1.920.000 TL. kazanç elde ettiğine ilişkin 1992 yılı ikinci dönem 4 aylık sigorta primleri bordrosunu ibraz etmiştir. Mahkemece aynı celse bu belgelerde esas alınarak önceki kararda direnildiği yönünde hüküm kurulmuş ve davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Yine gerekçeli kararda da bu belgelere delil olarak dayanılmış,bozmadan esinlenilerek ve yeni delillere dayanılarak hüküm oluşturulmuştur.

    Bu durumda ortada varlığından söz edilebilecek bir direnme kararı mevcut olmayıp, bozmadan önce verilen kararda dayanılmayan ve bozmadan sonra ibraz edilen delillerin ve bozmada yer alan hususların gerekçe yapıldığı yeni bir hükmün bulunduğunun kabulü gerekir.

    Bu nedenle dosya, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Daireye gönderilmelidir.

    SONUÇ : Yukarıda açıklandığı üzere, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 10.HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, 14.3.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu

    Y A R G I T A Y K A R A R I

    S A Y I

    Esas Karar

    1998/21-132 1998/143

    Özet: “Bağ-Kur Yasasında 506 sayılı SSK Kanununun 79/8. maddesine paralel bir düzenleme mevcut olmadığından geçmiş Bağ-Kur hizmetlerinin tesbitine karar verilmesine yasaca olanak bulunmamaktadır.”

    Taraflar arasındaki “tesbit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 5. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.5.1997 gün ve 1997/127 E- 296 K. sayılı kararın incelenmesi davalı Bağ-Kur Genel Müdürlüğü vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 26.6.1997 gün ve 1997/4502-4532 sayılı ilamı ile; (…1479 sayılı yasada 506 sayılı yasanın 79/8 maddesine koşut geçmiş Bağ-Kur hizmetlerinin tesbitine ilişkin bir düzenleme mevcut değildir. Hal böyle olunca geçmiş Bağ-Kur hizmetlerinin tesbitine karar verilmesine yasaca olanak bulunmamaktadır. Ancak, ek geçici madde 13′e göre sigortalı olarak kayıt ve tescilli bulunmak kaydı ile vergi dairelerine kayıtlı olarak kendi nam ve hesabına bağımsız çalıştıklarını belgeleyen sigortalılar belgeledikleri süreyi borçlanabilirler. Somut olayda, davacının süresinde borçlanma talebinde bulunmadığı da dosyadaki bilgi ve belgelerden açıkca anlaşılmaktadır.

    Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN : Davalı Bağ-Kur Genel Müdürlüğü vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 25.2.1998 gününde, oybirliği ile karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2007/16201 E., 2007/20291 K.

    AYLIĞI BAĞLAYACAK KURUM

    ZORUNLU SİGORTALILIK

    “İçtihat Metni”

    Davacı,Bağ-Kur Kanunu kapsamında alınması işleminin iptaline, Sosyal Sigortalar Kurumundan başvuru tarihi itibariyle emekli olmayı hakettiğinin ve emekli aylığı bağlanması gerektiğinin tespitine, ödenmesi gereken emekli aylıklarının hakediş tarihlerinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme, bozmaya uyarak ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.

    Hükmün, davalılar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Mahkemece uyulan Dairemizin 21.11.2005 tarihli bozma ilamında, “…davacının kendi nam ve hesabına çalışmasının karinesi 31.07.1997 tarihinde başlayıp devam eden Malatya Ticaret ve Sanayi Odası kaydı ile, nakliyecilik işinden 22.10.1997 tarihinde başlayıp, 14.05.1998 tarihinde sona eren ve Limited Şirket ortaklığından 31.07.1997 tarihinden beri devam eden vergi kaydı var ise de; davacının ortağı olduğu limited şirketin hiç faaliyeti olmadığından vergi kaydının 31.12.1999 tarihinde silinmesi de gözetilerek, davacının kendi nam ve hesabına çalışması olmadığı iddiası, giderek oda ve vergi kayıtlarının ortaya koyduğu karinenin aksinin ispatının mümkün olması karşısında; öncelikle, bu hususla ilgili meslek kuruluşları ve vergi dairelerinden davacı ve limited şirkete ait tüm kayıt ve belgeler celbedilerek, tarafların gösterecekleri tüm deliller de toplandıktan sonra, davacının 31.07.1997 tarihinden başlayarak kendi nam ve hesabına çalışmasının bulunup bulunmadığı yöntemince araştırılıp, irdelenmelidir.Sonuçta, davacının kendi nam ve hesabına çalışmasının olmadığı tespit edilirse, Bağ-Kur sigortalısı olamayacağı kabul edilerek, Sosyal Sigortalar Kurumuna tabi yaşlılık aylığı tahsisi koşulları irdelenip sonucuna göre, davacının kendi nam ve hesabına çalışmasının olduğu tespit edilirse, önceki hüküm gibi karar verilmesi,” gerekleri, bozma nedeni yapılmış olmasına karşın, Mahkemece, nakliyecilik işi nedeniyle 22.10.1997 tarihinde başlayıp 14.05.1998 tarihinde sona eren davacının vergi mükellefiyetine ilişkin vergi dairesinden tüm belgeler istenmeden, limited şirket ortaklığı nedeniyle ticaret odası ve vergi mükellefiyetinin halen devam edip etmediği araştırılmadan; devam ediyorsa, nedeni davacıya açıklattırılmadan eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu hukuki dayanağı olmayan bilirkişi raporu dayanak alınarak yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    Bu kez, eldeki dava açısından uygulama yeri bulunduğundan öncelikle, 1479 sayılı Bağ-Kur Kanununun 22.02.2006 gün ve 5458 sayılı Yasanın 13 üncü maddesi ile değişik Ek 19 uncu maddesinde yer alan “Bu Kanun ve 2926 sayılı Kanuna göre kayıt ve tescili yapıldığı halde, beş yıl ve daha fazla süreye ilişkin prim borcu bulunan sigortalıların bu sürelere ilişkin prim borçlarının Kurumca yapılacak bildirimde belirtilen süre içerisinde ödenmemesi halinde daha önce prim ödemesi bulunan sigortalının ödediği primlerin tam olarak karşıladığı ayın sonu itibariyle, prim ödemesi bulunmayan sigortalının ise, tescil tarihi itibariyle sigortalılığı durdurulur. Prim borcunun ait olduğu süreler sigortalılık süresi olarak değerlendirilmez ve bu sürelere ilişkin Kurum alacakları takip edilmeyerek, Kurum alacakları arasında yer verilmez…” yine, aynı yasa ile eklenen 1479 sayılı Kanunun geçici 26 ncı maddesindeki, “Bu Kanun ve 2926 sayılı Kanuna göre kayıt ve tescili yapıldığı halde, 31/3/2005 tarihi itibariyle beş yıl ve daha fazla süreye ilişkin prim borcu bulunan sigortalılar veya hak sahiplerinden bu sürelere ilişkin prim borçlarını yeniden yapılandırma talebinde bulunmayanlar veya yeniden yapılandırma talebinde bulundukları halde yapılandırma haklarını kaybedenler hakkında ek 19 uncu madde hükmü uygulanır.” düzenlemeleri gözetilerek, dosya içerisinde çelişik bilgiler bulunması karşısında, öncelikle, davalı Bağ-Kur’a yazı yazılarak davacının hangi tarihlerde 1479 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olarak kabul edildiği ve prim ödemeleri açıklığa kavuşturularak, uyuşmazlık konusu dönem belirlendikten sonra davacı hakkında bir değerlendirme yapılarak; davacının Bağ-Kur’a olan prim borcu yukarıda açıklanan yasal çerçeve içerisinde ise, prim ödemesi ve sigortalılığı devam ettirme iradesi bulunmayan dönemde davacının 1479 sayılı Kanun kapsamında zorunlu sigortalılığının durdurulacağı, giderek” 1479 sayılı Kanuna tabi zorunlu sigortalılıktan bahsedilemeyeceği gözetilmeli, aksi halde, Mahkemece, uyulan Dairemizin bozma ilamı gereği olarak yukarıda belirtilen eksiklikler tamamlanarak yapılacak değerlendirme sonucu bir karar verilmelidir.

    Kabule göre, 2829 sayılı Kanunun 8 inci maddesine göre yaşlılık aylığı bağlanmasında; birleştirilen her tür hizmet ayrı ayrı değerlendirilerek hangi Kurumdan ve hangi yasadaki koşullara göre aylık bağlanabileceği, başka bir anlatımla hangi Kurum ve yasa yönünden yaşlılık aylığı koşullarının oluştuğu değerlendirilerek, tahsis koşullarının oluşup oluşmadığı irdelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, 2925 sayılı Kanun kapsamında gerçekleşen hizmetlerin 506 sayılı Kanun kapsamındaki hizmetlerle aynı statüde kabul edilerek yazılı şekilde kabul kararı verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davalılar Bağ-Kur ve Sosyal Sigortalar Kurumu Avukatlarının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 03/12/2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2007/21940 E.N , 2008/5367 K.N.

    İlgili Kavramlar

    MALULEN EMEKLİLİK

    SİGORTALILIĞIN BAŞLANGIÇ TARİHİ

    Özet

    DAVACININ SİGORTALI OLARAK İLK DEFA ÇALIŞMAYA BAŞLADIĞI TARİHTE, MALUL SAYILMAYI GEREKTİRECEK DERECEDE HASTALIK VEYA ARIZASININ BULUNUP BULUNMADIĞI ARAŞTIRILMALI, ARIZA VAR İSE DAVANIN REDDİNE, YOK İSE DİĞER KOŞULLARIN VARLIĞI HALİNDE DAVANIN KABULÜNE KARAR VERİLMELİDİR.

    İçtihat Metni

    Davacı, malulen emekliliğini reddeden kurum kararının iptali ile hakettiği tarihten itibaren emekli maaşının ödenmesine karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.

    Hükmün, taraflar avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    1- Dava, ilk defa 25.04.1988 tarihinde 1479 sayılı Yasa’ya tabi olarak çalışmaya başlayan davacının maluliyet aylığına hak kazandığının tespiti istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağı 1479 sayılı Yasa’nın 28. maddesinin ikinci bendidir. Anılan maddede; bu kanuna tabi sigortalılığın başladığı tarihte malul sayılacak derecede hastalık arızası bulunduğu önceden veya sonradan tespit edilen sigortalının, bu hastalık veya arızası nedeniyle malullük sigortasından yararlanamayacağı öngörülmüştür. Davacının, hastalığına rağmen malullük aylığından mahrum kalması için, sigortalılığın başladığı tarihte malul sayılacak derecede hastalık ve arızasının bulunması gerekir.

    Öte yandan 1479 sayılı Yasa’nın 28. maddesinde yer alan “bu Kanuna tabi sigortalılığın başladığı” sözcüklerinden sadece Bağ-Kur’a tabi çalışmanın değil, diğer Sosyal Güvenlik Kuruluşlarına tabi ilk defa çalışmaya başlamanın kabulünün sosyal güvenlik ilkelerine uygun düştüğünden, ilk defa SSK’ya tabi olarak sigortalı olarak çalışmaya başladığı 01.04.1981 tarihinin esas alınması gerekir. Kaldı ki, çeşitli Sosyal Güvenlik Kurumlarına tabi olarak geçen hizmet süreleri bulunanların emeklilik, malullük, yaşlılık hallerinde kendilerine, ölümleri ile de hak sahiplerine aylık bağlanması aşamasında 2829 sayılı …Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkındaki Kanun hükümlerinin uygulanacağı, anılan kanunun 8. maddesinin son fıkrası ise malullük halinde, ilgililere hizmet sürelerinden sonuncusunun tabi olduğu kurumca kendi mevzuatına göre aylık bağlanması gerektiği, bu işlem yapılırken de sigortalılık süresinin başlangıç tarihi olarak (birleştirilen hizmet sürelerinin geçtiği kurumlar arasında ayrım yapılmaksızın) ilk defa hangi kurumda çalışmaya başlandı ise o tarihin esas alınacağı hususunun anılan yasanın 6/1. maddesinin bir gereği olması karşısında, artık Bağ-Kur’a tabi olarak çalışmaların başlangıcının kastedildiği sonucu çıkartılamaz.

    Hükme dayanak alınan 18.07.2007 tarihli Adli Tıp raporunda; davacının, halihazır durumu itibariyle çalışma ve beden gücünün en az 2/3′ünü kaybetmiş durumda olduğu belirtilmiştir. Söz konusu rapor; hastalığın, işe giriş tarihinde maluliyeti gerektirecek nitelikte olup olmadığı konusunda bir belirlemeyi içermediği için, yapılan inceleme bu yönüyle yetersizdir.

    Şu halde mahkemece yapılacak iş; yöntemince yapılacak araştırma sonucuna göre, davacının SSK’da ilk defa çalışmaya başladığı tarihte, malul sayılmayı gerektirecek derecede, hastalık veya arızasının bulunup bulunmadığını araştırmak, bulunduğu takdirde, davanın reddine karar vermek, aksine o tarihte hastalığı veya arızası bulunmakla birlikte bu hastalık veya arızanın maluliyeti gerektirecek derecede olmadığının anlaşılması halinde ise, 1479 sayılı Yasa’nın 28 ve 29. maddelerinde öngörülen diğer koşulların mevcudiyetinin de saptanması şartıyla davanın kabulüne karar vermekten ibarettir.

    2- Kabule göre de; 1479 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde malullük aylığının, malullüğün tespit edildiği tarihi takip eden aybaşından başlayacağı öngörülmüştür. Davacının, ilk kez Kuruma 16.09.2004 tarihinde aylık bağlanması hususunda talepte bulunduğu, Kurumca O… Üniversitesi Tıp Fakültesinden alınan 14.09.2004 tarihli raporun incelenmesi ile, talebinin 1479 sayılı Yasa’nın 28/2. maddesi gereğince reddedildiği, davacının çalışma ve beden gücünün en az 2/3′ünü kaybetmiş durumda olduğu hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmadığının anlaşılması karşısında, 01.10.2004 tarihinden aylık bağlanmasına karar verilmesi gerekirken, davacının son talebi 30.05.2006 tarihini takip eden aybaşından itibaren aylık bağlanmasına karar verilmiş olması isabetsizdir.

    Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki ilkeler gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davacı ile davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 05.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2008/9802 E.N , 2009/18654 K.N.

    İlgili Kavramlar

    SAĞLIK SİGORTASININ KAPSAMI

    İçtihat Metni

    Davacı, yersiz sağlık yardımı ödemelerinin tahsiline yönelik takibe vaki itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir.

    Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Ercan Turan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Davalı Emel Sakal, vergi kaydına dayalı olarak 10.07.1996 tarihinden itibaren 1479 sayılı Yasa kapsamında zorunlu sigortalı olup, aynı Yasa kapsamında sigortalı olan eşi nedeniyle 30.05.1991 tarihi itibariyle haksahibi konumunda sağlık sigortası yardımlarından yararlanmaya başlamış; kendi sigortalılığı nedeniyle prim borcunun bulunduğu 12.01.1999-14.09.2002 tarihleri arasındaki dönemde, eşinin sigortalılığı üzerinden yapılan sağlık sigortası yardımlarının istirdadı için hakkında icra takibi başlatılmıştır.

    1479 sayılı Yasanın sağlık sigortasının kapsamını belirleyen Ek 11. maddesindeki, “Ancak, diğer Sosyal Güvenlik Kanunlarına ve özel Kanunlara göre sağlık yardımlarından faydalananlar yararlanamazlar.” düzenlemesi, 24.08.2000 tarihli, 619 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 28. maddesiyle kaldırılmış olup, 24.07.2003 tarihli, 4956 sayılı Yasanın 37. maddesiyle yapılan düzenlemede de bu yönde engelleyici bir hükme yer verilmemiştir. Sosyal güvenlik hukukuna ilişkin düzenlemelerin kamusal niteliğiyle yarattığı etki ve davacının başka sosyal güvenlik kuruluşundan sağlık sigortası yardımı almamış olduğu yönü de gözetildiğinde; Bağ-Kur sigortalısı eşinden dolayı sağlık sigortası kapsamında bulunduğu dönemde, zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olarak Bağ-Kur’a prim ve gecikme zammı borcu bulunduğundan bahisle eşi üzerinden yapılan sağlık yardımlarının davalıdan istirdadı, yardımın yapıldığı dönemdeki yasal düzenlemeye aykırılık oluşturacağı gibi; Anayasal sosyal güvenlik hakkından yoksun bırakılma sonucunu yaratarak, hakkaniyet kurallarının ihlali sonucunu doğuracaktır. Ayrıca, davalının eşi nedeniyle aldığı sağlık sigortası yardımlarını iade etmemesi hali, prim borcunu yasanın öngördüğü yöntem uyarınca ödeme yükümlülüğünü de ortadan kaldırmamaktadır.

    Yukarıda sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında, hukuki dayanaktan yoksun davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle kabul kararı verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davalıya iadesine, 15.12.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

     DEVAMI

    Scroll To Top