Anasayfa / Yargı Kararları / İcra Takibi ve Ödeme Emrine İtiraz İle İlgili Yargıtay Kararları
  • A A A
  • İcra Takibi ve Ödeme Emrine İtiraz İle İlgili Yargıtay Kararları

    Sponsorlu Bağlantılar

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2010/7465 E.N , 2011/16239 K.N.

    İlgili Kavramlar

    ÖDEME EMİRLERİNİN İPTALİ

    İçtihat Metni

    Dava, ödeme emirlerinin iptali istemine ilişkindir.

    Mahkemece, ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmün, davalı Kurum Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi A… B… tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    4081 sayılı Çiftçi Mallarının Korunması Hakkındaki Kanunun 22.maddesi uyarınca, Çiftçi Malları Koruma Başkanlığı’na ait mallar devlet malı hükmünde olması nedeniyle haczedilemeyeceğinden, Develi Çiftçi Malları Koruma Başkanlığı’nın prim borcunun tahsili amacıyla, koruma meclisi üyesi olan davacı aleyhine, 2009/12,13,16 2004/10600, 2009/12949, 2008/11647, 2006/17400 ve 2006/17401 sayılı takipler ile 6183 sayılı Yasa kapsamında icra takibi yapıldığı, ödeme emirlerinin 25.09.2009 tarihinde tebliğ edildiği, davacının 7 günlük yasal süre içinde işbu davayı açarak; 2004 – 2009 yılları arasında yönetim kurulu üyesi olmasına karşın, tahakkuk ve tediye ile görevli üst düzey yönetici olmaması, ayrıca çiftçilerden borçlarının tahsil edilememesi nedeniyle “haklı sebep” unsurunun sözkonusu olması ve 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle, ödeme emirlerinin iptaline karar verilmesi talep edilmiştir. Mahkemece; 2003 yılı öncesi prim borçları yönünden 5 yıllık zamanaşımı süresi dolduğundan, 01.01.2004 sonrası dönem yönünden ise, Çiftçi Malları Koruma Meclisi üyelerinin üst düzey yönetici sayılamayacaklarından, davanın kabulü ile ödeme emirlerinin iptaline karar verilmiştir.

    Tüzel kişi işverenlerin ortak ve yetkililerinin kamu alacaklarından sorumluluğu, 6183 sayılı Kanunun 35, mükerrer 35, mülga 506 sayılı Kanunun 80. ve bazı maddeleri dışında 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun 88. maddesinde düzenlenmiştir.

    506 sayılı Kanunun 80/12 maddesi, “Sigorta primlerini haklı sebepleri olmaksızın, birinci fıkrada belirtilen süre içerisinde tahakkuk ve tediye etmeyen kamu kurum ve kuruluşların tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri mesul muhasip, sayman ile tüzelkişiliği haiz diğer işverenlerin üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri kuruma karşı, işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.” hükmünü öngörmüş, 5510 sayılı Kanunun 88/20 maddesi de ufak farklar dışında anılan maddeye paralel düzenleme getirmiş olup, “Kurumun sigorta primleri ve diğer alacakları haklı bir sebep olmaksızın bu Kanunda belirtilen sürelerde ödenmez ise kamu idarelerinin tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri, tüzel kişiliği haiz diğer işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dahil olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcileri Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur. ” hükmünü öngörmüştür.

    6183 sayılı Kanunun mükerrer 35.maddesine göre ise; amme alacakları ve bu bağlamda davalı Kurumun işveren tüzel kişilerden prim ve diğer alacaklarının, tüzel kişinin mal varlığından kısmen veya tamamen tahsil edilememesi ya da tahsil edilemeyeceğinin anlaşılması halinde kanuni temsilcilerin mal varlıklarıyla sorumlu olacağı öngörülmüştür.

    Yukardaki düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, prim alacağının tahakkuk ettiği ve ödenmesi gereken dönemde, işveren ile birlikte müteselsilen sorumluluk koşullarının oluşması için, işveren kamu kurum ve kuruluşu ise, kamu görevlilerinin tahakkuk ve tediye ile görevli olması, tüzel kişiliğe haiz diğer işyerlerinde ise üst düzey yönetici ya da yetkilisi ve kanuni temsilci sıfatıyla işveren tüzel kişiliği temsil ve ilzama yetkili bulunması gerekir.

    Somut olayda, çözümlenmesi gereken husus, 1999-2004 ve 2004 – 2009 tarihleri arasında Belediyesi Meclis Kararı ile, Develi Çiftçi Malları Koruma Başkanlığı’na meclis asil üyesi olarak seçilen davacının, üst düzey yönetici veya kanuni temsilci sıfatıyla, anılan Başkanlığın prim borçlarından sorumlu tutulup tutulamayacağı hususudur.

    506 sayılı Kanunun 2.maddesi, bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanların bu kanuna göre sigortalı sayılacaklarını, 4081 sayılı Çiftçi Mallarının Korunması hakkındaki Kanuna göre çalıştırılan Koruma Bekçilerinin de bu kanuna tabi olacağını hükme bağlamıştır. Anılan Kanunun 4.maddesi ise; 2.nci maddede belirtilen sigortalıları çalıştıran gerçek veya tüzel kişilerin “İşveren”, işveren nam ve hesabına işin yönetimi görevini yapan kimselerin ise “İşveren vekili” olduğunu, bu kanunda geçen işveren deyiminin işveren vekilini de kapsayacağını ve işveren vekilinin bu Kanunda belirtilen yükümlülüklerinden dolayı aynen işveren gibi sorumlu olacağını, çiftçi mallarını koruma bekçileri hakkında, işverenlerin bu kanunda belirtilen yükümlerinin, bunları tayine yetkili makam tarafından yerine getirileceğini, hükme bağlamıştır.

    4081 sayılı Çiftçi Mallarının Korunması Hakkındaki Kanunun 22.maddesi, Korunma Sandığının mevcudunun devlet malı hükmünde olduğu ve korunma Sandığındaki paraya haciz konulamayacağını, öngörmüş olup, anılan hüküm uyarınca, işveren Develi ÇMKB’dan prim alacağının tahsilinin SGK yönünden imkansız hale geldiği görülmektedir.

    4081 sayılı Kanunun 4.maddesi, Murakebe Heyeti ve Koruma Meclisi üyeleğine seçilme koşullarını, 6.maddesi, kararların ne şekilde alınacağını, 7.maddesi, Koruma Meclisinin yetki ve görevlerini düzenlemiştir. Buna göre, köy ve kır bekçiliğine ehil gördüklerini seçerek tayinlerini vali ve kaymakamın tasdikine arzetmek, bekçilerin adedlerini, çalışma müddet ve şartlarını tespit etmek, vazife görecekleri mıntıkaları ayırmak, bunlara para veya mal olarak verilecek aylık veya yıllığı kararlaştırmak, vazifelerini iyi görmeleri için lüzumlu tedbirleri almak, hayvanlar için müşterek çoban tutmak Koruma Meclisinin görevleri arasındadır. Öte yandan, anılan Kanunun 15.madde hükmüne göre de, yıllık koruma tarifelerini belirlemek, koruma ücretlerini, Tahsili Emval Kanununa göre tahsil etmek, bekçilerin maaşının yıllık artış miktarını belirlemek vs. gibi görevleri vardır. 4081 sayılı Yasanın genel düzenlemesine bakıldığında, Koruma Meclisinin, Çiftçi Malları Koruma Başkanlığının yetki ve görevlerini yerine getirebilmesini sağlayan yetkili icra organı olduğu anlaşılmaktadır.

    Yukarda belirtilen açıklamalar ışığında, somut olay değerlendirildiğinde, icra takibine konu prim borçlarının 1999/12 – 2008/1 dönemi arasında olduğu anlaşılmaktadır. Yerel mahkemenin, zaman içinde değişiklik gösteren mevzuat hükümleri uyarınca zamanaşımı sürelerine ilişkin değerlendirmesi yerindedir. Ancak, 4081 sayılı Kanuna göre, Çiftçi Malları Koruma Başkanlığının en yetkili organı olan Koruma Meclisi üyelerinin, üst düzey yönetici sıfatının bulunmadığı gerekçesiyle, zamanaşımı dolmayan sürelere ilişkin prim borcundan sorumlu tutulmamış olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 28.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2010/11282 E.N , 2011/50420 K.N.

    İlgili Kavramlar

    ZAMANAŞIMI

    İçtihat Metni

    Dava, ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir.

    Mahkeme, davanın reddine karar vermiştir.

    Hükmün, davacının avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi M…… A….. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki belgeler okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanunî gerektirici sebeplere ve özellikle; 506 sayılı Kanunun 80. maddesinde 3917 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik uyarınca, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Bu durumda zamanaşımı süresi bakımından, 3917 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden önceye ilişkin prim ve gecikme zamları yönünden Kurumun alacak hakkı, Borçlar Kanununun 125. maddesinde öngörülen on yıllık zamanaşımı süresine tabi olup, zamanaşımının başlangıç tarihi, anılan Kanunun 128. maddesi hükmü gereğince alacağın muaccel olduğu tarihtir ve zamanaşımının kesilmesi ile durmasına ilişkin 132. ve ardından gelen maddelerindeki düzenlemeler de burada uygulama alanı bulmaktadır. 08.12.1993 tarihi ve sonrasına ilişkin prim ve gecikme zammı borcu yönünden ise, 6183 sayılı Kanunun “Tahsil zamanaşımı” başlığını taşıyan 102. ve ardından gelen maddeleri uygulanacaktır. Anılan madde hükmüne göre zamanaşımı süresi beş yıl olup, zamanaşımı süresinin başlangıcı da, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını izleyen yıl başı olarak belirlenmiştir. 06.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5198 sayılı Kanun ile bu konuda yeniden bir düzenleme yapılarak 506 sayılı Kanunun 80. maddesinin beşinci fıkrasında değişiklik yapılıp, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanunun 51. maddesiyle birlikte 102. maddesinin de uygulanmayacağı hükme bağlanarak 3917 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki duruma dönülmüştür.

    Sosyal güvenlik, niteliği gereği kamu hukuku alanına girmekte olup, hayatın çeşitli sosyal riskleri karşısında topluma, insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyi sağlamayı amaçladığından, ücretler ile sigortalıların ve ölümleri durumunda hak sahiplerinin sosyal sigorta haklarının dokunulmaz olması sağlanarak, ücret ve sosyal sigorta yardımlarının olanaklı olduğu ölçüde, anılan kişilerin ellerine geçmesi ve kendileri ile geçimini sağlamak zorunda olduklarının gereksinimlerini sağlamaları için kanun koyucu tarafından bazı hükümleri dışında 2008 yılı Ekim ayı başında yürürlüğe sokulan 5510 sayılı Kanunun; Devir, temlik, haciz ve Kurum alacaklarında zamanaşımı başlığını taşıyan 93. maddesinin 2. fıkrasıyla, ” Kurumun prim ve diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbidir. Kurumun prim ve diğer alacakları; mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise mahkeme kararının kesinleşme tarihinden, Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca yapılan tespitlerden doğmuş ise rapor tarihinden, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden doğmuş ise bu soruşturma, denetim ve inceleme sonuçlarının Kuruma intikal ettiği tarihten veya bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, kamu idareleri ile kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan alınan bilgi ve belgelerden doğmuş ise bilgi ve belgenin Kuruma intikal ettiği tarihten itibaren, zamanaşımı on yıl olarak uygulanır. ” düzenlemesi getirilmiştir.

    Bu kapsamda uyuşmazlığın çözümü, kanunların zaman bakımından uygulanmasına ilişkin kuralların incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Kanunlar, metinlerinde belirtilen tarihte yürürlüğe girer ve buna bağlı olarak hukuksal sonuçlarını yürürlüğe girdiği tarihten sonrası için doğurmaya başlar. Kanunların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkileyip etkilemeyecekleri, yani, geçmişe etkili olup olmadıkları ile ilgili mevzuatımızda genel bir hüküm yoktur. Ancak, “toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında, kural olarak her Kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonraki zamanda meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; o tarihten önceki zamana rastlayan olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Hukuk güvenliği bunu gerektirir. (Prof. Dr. Necip Bilge, Hukuk Başlangıcı, 14. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2000, sh: 193-194; Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 18.Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2003, sh: 73).”

    Hukuk devletinin hukuki güvenlik ilkesi, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutum ve davranışlarını buna göre güvenle düzenleyebilmesi anlamına gelir. Kişilerin davranışlarını düzenleyen kurallar onlara güvenlik sağlamalıdır. Bu güvenliğin sağlanabilmesi, her şeyden önce, devletin kendi koyduğu hukuk kurallarına kendisinin de uymasına bağlıdır. “Kanunları uygulama durumunda bulunanların da, başta mahkemeler olmak üzere, onları geriye yürür sonuçlar doğuracak yolda yorumlamamakla yükümlüdür. (Yargıtay HGK; 09.03.1988 tarih ve 1987/2-860 E. 1988/232 K; 13.10.2004 tarih ve 2004/10-528 E. 2004/533 K; 06.04.2005 tarih ve 2005/10-183 E. 2005/241 K; 14.03.2007 tarih ve 2007/3-121 E. 2007/128 K. sayılı kararları)” Kanunların geriye yürümemesi kuralının istisnaları arasında; kazanılmış hakları ihlal etmemek kaydıyla kanunun yargılama hukukunu düzenlemesi, kamu düzeni ve genel ahlaka ilişkin olması ve beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar bulunmaktadır. Tamamlanmış hukuki durumları yeni kanun veya düzenleyici kuralın etkilememesi ve onlar üzerinde hukuki sonuç doğurmaması ise, kazanılmış hakları saklı tutma amacı gütmektedir.

    Anılan istisnalardan olmayan 5510 sayılı Kanunun 93. maddesinin 2. fıkrasının geriye yürüyeceğine ilişkin bir düzenlemede yoktur. Ancak, davalı Kurumun, davacıdan tahsil için icra takibi yürüttüğü 1994 yılı 9. ay ile 2002 yılı 2. aylar arası prim ve işsizlik sigorta primi alacağının doğduğu mahkeme kararının Yargıtay onamasıyla kesinleştiği 02.04.2009 tarihinde yürürlükte olduğundan anılan düzenlemenin uygulanması gerekip, buna göre, başladığı 02.04.2009 tarihinden ödeme emrinin davacıya tebliğ edildiği 15.03.2010 tarihi itibariyle davaya konu Kurum alacaklarına ilişkin olarak 10 yıllık zamanaşımının geçmediğinin belirgin olmasına ve hüküm gerekçesinde davaya konu Kurum alacağının ihtirazi kayıtla ödendiği belirtilmiş olmasına karşın, buna ilişkin ödeme makbuzu dosyada bulunmadığından, davacı borcunu ödemiş ise, bunun hükmün infazında gözetilmesinin mümkün olmasına göre, yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz harcının davacıdan alınmasına, 11.04.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2011/4159 E.N , 2011/8902 K.N.

    İlgili Kavramlar

    BORÇLU OLUNMADIĞININ TESPİTİ

    HARÇ ALMA ÖLÇÜLERİ

    ÖDEME EMİRLERİNİN İPTALİ

    İçtihat Metni

    Dava, ödeme emirlerinin iptali ile borçlu olunmadığının tespiti istemlerine ilişkindir.

    Mahkemece, uyulan bozma ilamı sonrasında davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

    Hükmün, taraflarca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Tolga Özmen tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    Mahkemece verilen ilk kararın Dairemizce yapılan temyiz denetiminde; 492 sayılı Harçlar Kanununun 28′inci maddesi uyarınca, dava değeri (iptaline karar verilmesi istenilen ödeme emirlerinde yazılı olan ve borçlu olunmadığı ileri sürülen toplam tutar) üzerinden %0,54 oranında hesaplanacak nispi karar ve ilam harcının dörtte biri peşin olarak alındıktan sonra yargılamaya devam edilmesi gerekirken, anılan Kanunun 32′nci maddesine aykırı olarak, dava açılırken peşin olarak maktu harç tutarı tahsil edilip, harç eksikliği tamamlanmadan yargılama yapılıp davanın sonuçlandırılmış olması, usul ve yasaya aykırı bulunup, söz konusu hükmün bozulduğu, mahkemece anılan ilama uyulduktan sonra yapılan yargılama aşamasında, 04.08.2010 tarihli dördüncü oturuma davacının katılmadığı, davayı takip ettiklerini bildiren davalı Kurum vekiline bir sonraki duruşmaya kadar süre tanınarak harç eksikliğinin tamamlanmasının istenildiği, 13.10.2010 günlü beşinci oturuma davacının gelmediği, duruşmaya katılan davalı Kurum vekili tarafından davanın takip edildiğinin belirtildiği, eksik harç tutarı yatırılmadığından bu eksiklik tamamlanıncaya kadar dava dosyasının işlemden kaldırılmasına karar verildiği, 14.01.2011 tarihinde mahkemece duruşma yapılmaksızın, tarafların yokluğunda dosya üzerinde inceleme yapılarak davanın açılmamış sayılması yönünde hüküm kurulduğu anlaşılmaktadır.

    492 sayılı Harçlar Kanununun; “Harç alma ölçüleri” başlığını taşıyan 15′inci maddesinde, yargı harçlarının (1) sayılı tarifede yazılı işlemlerden değer ölçüsüne göre nispi esas üzerinden, işlemin türü ve niteliğine göre maktu esas üzerinden alınacağı;

    “Değer esası” başlıklı 16′ncı maddesinde, değer ölçüsüne göre harca tabi işlemlere (1) sayılı tarifede yazılı değerlerin esas olduğu; “Harcın nispeti” başlığını taşıyan 21′inci maddesinde, yargı harçlarının (1) sayılı tarifede yazılı oranlar üzerinden alınacağı belirtilmiş; 23.07.2010 gün ve 6009 sayılı Kanunun 18′inci maddesiyle değişik “Nispi harçlarda ödeme zamanı” başlığıyla düzenlenen 28′inci maddesinde, (1) sayılı tarifede yazılı nispi harçlar yönünden karar ve ilam harcının dörtte birinin peşin, geri kalanının kararın verilmesinden itibaren iki ay içinde ödeneceği, bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olmasının, hükmün tebliğe çıkarılmasına, takibe konulmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel oluşturmayacağı açıklanmış; “Peşin alınan karar ve ilam harçlarının geri verilmesi” başlıklı 31′inci maddesinde, peşin alınan karar ve ilam harcının işin sonunda ödenmesi gerekenden fazla olduğu anlaşılırsa fazlalığın istek üzerine geri verileceği bildirilmiştir.

    Anılan Kanunun 1′inci maddesinde adlandırılan “yargı harçları” arasında yer alan, gereksiz dava açılması ve karşı tarafın haksız yere zarara uğratılmasının önlenmesi amacıyla kabul edilmiş olan karar ve ilam haçları, yargılama giderlerinin de önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu tür ve nitelikteki harçlarda, genel olarak, harcın doğduğu tarih itibarıyla yürürlükte olan tarife hükümleri uygulanarak, sözü edilen tarifeye göre harç alınması gerekmekte, her bir harç için harcı doğuran olayın doğduğu anın saptanması önem arz etmektedir. Karar ve ilam harcı bakımından, mahkeme tarafından uyuşmazlık hakkında nihai (son) karar verilmesi, harcın konusunu oluşturmakta olup, harç, esasa veya usule ilişkin son kararın verildiği tarihte doğmaktadır. Karar ve ilam harcı, maktu ve nispi olmak üzere iki çeşittir ve davanın maktu veya nispi harca tabi bulunması, kural olarak dava konusunun para ile değerlendirilebilir nitelikte olup olmamasına bağlıdır. Konusu belli bir değer (para veya para ile değerlendirilebilen bir şey) ile ilgili davalarda, hüküm altına alınan değer üzerinden tarifede öngörülen orana göre alınana nispi harç, konusu belli bir değerle saptanamayan veya redle sonuçlanan davalarda alınana maktu harç denilmektedir. Bununla birlikte, özellikle söz konusu Kanunun 28′inci maddesi hükmünden de anlaşılacağı gibi, dava açılırken dörtte bir oranındaki nispi harcın alınabilmesi için ön koşul, dava sonunda alınması gereken nispi karar ve ilam harcının bulunmasıdır. Davalı konumunda yer alanın harçtan bağışık tutulduğu davalarda yargılama sonunda davacı haklı bulunup davanın kabulüne karar verilse dahi davalıdan harç alınamayacağından, davacı tarafından yatırılan peşin harcın kendisine geri verilmesi gerekmekte olup, dava kaybedildiği takdirde ise davacıdan alınması zorunlu harç en fazla maktu harç tutarı kadar olmaktadır. Şu durumda, niteliği gereği nispi harca tabi davalarda, sözü edilen özel durum gereğince kararın verilmesi ile doğacak ve alınabilecek olan harç ancak maktu harç miktarı kadar olduğundan yargılama başında alınması gereken harç da maktu harç olmalıdır. Sonuç itibarıyla, davalı tarafın harçtan bağışık tutulduğu davalarda hüküm altına alınan tutar üzerinden belirlenecek herhangi bir nispi karar ve ilam harcı bulunmadığından, dava açılırken davacı taraftan dava konusunun değeri üzerinden belli orana göre hesaplanan peşin nispi karar ve ilam harcının alınmasına da yasal olanak bulunmamakta, giderek, maktu harç tahsil edilerek açılan davada yargılama sürdürülmelidir. Aksine bir yaklaşımla, davanın niteliği gereği nispi harca tabi davalardan olduğu gerekçesiyle, davacının dava açılırken, yargılamanın sonunda davanın redle sonuçlanması durumunda yükümlü tutulacağı maktu harçtan daha fazla tutardaki harcı yatırmakla yükümlü tutulması ve ödendiği takdirde dava sonunda alınması gereken maktu karar ve ilam harcının bu miktardan mahsup edilerek kalanının isteği durumunda kendisine geri verilmesi veya yargılamanın sürdürülebilirliğinin bu miktarın ödenmesi ön koşuluna bağlanması, belirtilen 28′inci madde lafzı ve ruhu ile çeliştiği gibi Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlığını taşıyan 36′ncı maddesinde yer alan, “Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.” hükmünün de ihlali niteliğindedir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 03.11.2010 gün ve 2010/10-550 Esas, 2010/561 Karar sayılı ilamında da aynı görüş ve yaklaşım benimsenmiştir.

    Bu yasal düzenleme ve açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde; her ne kadar uyulan bozma ilamında nispi karar ve ilam harcı eksikliği tamamlandıktan sonra yargılamaya devam edilmesi zorunluluğu belirtilmiş ise de, 6183 sayılı Kanunun 58′inci maddesine dayanılarak davalı Kurumca düzenlenen ödeme emirlerinin iptali ile söz konusu ödeme emirlerinde yazılı borcun bulunmadığının tespiti istemlerini içeren ve kural olarak nispi harca tabi olan davada davalı Kurumun harçtan bağışıklığı ve özellikle dava açılırken gereken maktu harcın da yatırılmış olması dikkate alındığında yargılamanın sürdürülerek esasa ilişkin karar verilmesi gerekmektedir.

    Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu harç eksikliği tamamlanmadığı gerekçesiyle dosya işlemden kaldırıldıktan sonra davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, son oturuma katılan davalı Kurum vekilince davanın takip edildiği bildirilmesine karşın, hükmün gerekçe bölümünde anılan maddi olguya aykırı olarak davanın davalı Kurum vekilince de takip edilmediği gerekçesiyle açılmamış sayılması yönünde hüküm kurulduğunun belirtilmesi de, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    S O N U Ç:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozmanın niteliğine göre diğer itirazların incelenmesine yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde davacıya geri verilmesine, 16.06.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2006/11879 E., 2006/11666 K.

    İSPAT KÜLFETİ

    İTİRAZIN İPTALİ

    KURUM ZARARININ TAZMİNİ

    YAŞLILIK AYLIĞI

    “İçtihat Metni”

    İcra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamı ve % 40 icra inkar tazminatına hükmedilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi davacı ve davalılardan Gürkan avukatınca istenilmesi ve davalı avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan yaşlılık aylığı almaktayken ölen sigortalının ölümünden sonraki tarihlere ilişkin aylıklarının bankamatikten çekilmesi nedeniyle oluşan Kurum zararının, ölen sigortalının yasal mirasçılarından tahsiline yönelik icra takibine itirazın iptali istemli davanın yargılaması sonucunda, babasının hayatta olduğu dönemde birlikte oturmayan Mustafa hakkındaki davanın reddine, “…hastanede yaklaşık 2 ay kadar kaldığı, bu sürenin karinenin aksini ispatlamaya yeterli olmadığı, ölen sigortalının emekli maaşlarının Vakıflar Bankası G……Şubesinden bankamatik kanalı ile çekildiği, bankamatiğin şifresini ölen sigortalının yakınları dışında başka bir kişinin bilmesinin mümkün olmadığı, davalı Gürkan’ın ölmeden önce babası ile birlikte oturduğu, ayrıca yukarıda belirtilen karinenin aksini ispat edemediği sonuç ve kanaatine varıldığından, davacının davasının davalı Gürkan yönünden kabulüne…” karar verilmiştir.

    Yargılama sürecinde toplanan kanıtlardan; yaşlılık aylığı almakta olan Turan’ın, 17.08.1999 tarihinde, eşi ve oğlu Gürkan’la birlikte, daimi ikametgahı olan Hisareyn köyündeki evi dışında, geçici işi nedeniyle şehir dışında bulunan oğlu Mustafa’ya ait İzmit’teki evde bulunduğu, anılan tarihte gerçekleşen deprem sonucunda Turan, eşi ve gelininin öldüğü, Gürkan’ın ise enkazdan yaralı olarak çıkarılıp hastaneye kaldırıldığı, daha uzun süre hastanede kaldığını iddia etmesine karşın, belgelere dayalı hastanede kalma süresinin 01.10.1999 tarihine kadar devam ettiği anlaşılmaktadır.

    Aylıkların bankamatik yoluyla kim tarafından çekildiğine ilişkin somut bir delilin bulunamadığı benzer durumlar nedeniyle açılan davalar nedeniyle verilen kararların temyiz incelemesi üzerine oluşturulan Yargıtay içtihatlarında, “Doğal olarak bankamatik kartının hayatta iken sigortalının yanında bulunması, öldükten sonra da birlikte oturan mirasçılarının eline geçmesi asıldır. Bu durumda davada ispat yükünün davalılara ait olduğunun kabulü…” gerekir görüşlerine yer verilmiştir.

    Gerçekten de, olağan bir duruma dayanan tarafın, bu iddiasını kanıtlama yükümlülüğü altında olmadığı, ispat yükünün, normal durumun aksini iddia eden tarafın üzerinde olduğu; başka bir anlatımla, belli olaylardan, belli olmayan bir olay için çıkarılabilen durumlara dayalı fiili karine lehine olan tarafın ispat yükü altında bulunmadığı, karinenin aksini kanıtlama yükümünün bunu iddia edenin üzerinde olduğu, yargılama hukukunun temel ilkelerindendir. Ne var ki, sigortalının ölümü, ülke tarihinde yer alan sayılı büyüklükteki bir deprem felaketi sonucunda gerçekleşmiş, tazminle sorumlu tutulan davalı ise, ölen babasıyla birlikte yıkıntı altında kalmış ve ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede uzun süre tedavi görmüştür. Bu koşullar altında gerçekleşen durum karşısında, olağan durumlar nedeniyle Kurum yararına oluşan ve Yargıtay içtihatlarına konu olan karinenin varlığından söz edip, buna bağlı olarak da, davalıları ispat külfeti altına sokmanın, yasal düzenlemeler ve hakkaniyetle bağdaşır bir yaklaşım olarak kabul edilmesine olanak yoktur.

    Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında yapılan değerlendirme sonucunda, Kurumdan yaşlılık aylığı almaktayken ölen babalarının aylıklarının bankamatik kartıyla davalılar tarafından çekildiğinin kabulüne yeter kanıt bulunmadığı gibi; davalılar tarafından aksinin kanıtlanması gereken bir karinenin varlığından da söz etme olanağı bulunmadığı yönü gözetilerek, davanın tümden reddi yerine, Gürkan yönünden kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davalı Gürkan vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.

    Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalılardan Gürkan’a iadesine, 26.09.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2006/3124 E., 2006/10077 K.

    İCRA TAKİBİNE YAPILAN İTİRAZ

    “İçtihat Metni”

    Davacı, icra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamına ve %40 icra inkar tazminatına hükmedilmesine ve fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 424.384.563 lira tasarruf kesintisi işveren katkıları ve bunların nemalarının ödenmesine karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.

    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı Sosyal Sigortalar Kurumu vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

    Davacı, dava dışı işverene ait işyerinde geçen çalışma süresi boyunca 3417 sayılı Yasa uyarınca yapılan kesintiler nedeniyle kendisine herhangi bir ödeme yapılmadığını belirterek tasarrufu teşvik kesintisi ve nema tutarlarının tahsili amacıyla işveren ve Kurum aleyhine icra takibi yapmış, Kurumun itirazı ile takip durmuş olup; iş bu dava da itirazın iptalini, fazla hak saklı kalarak 424.384.563 TL tasarruf kesintisi ile işveren katkıları ve bunların nemalarının ödenmesini istemiş, mahkemece husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

    3417 sayılı Çalışanların Tasarrufa Teşvik Edilmesi ve Bu Tasarrufların Değerlendirilmesine Dair Kanunun 4. maddesi hükmüne göre işverenler; işçilerin ücretlerinden yapacakları tasarruf kesintileri ile sağlayacakları işveren katkılarını tahakkuk ettirerek ücret ödemesinin yapıldığı ayı takip eden ayın sonuna kadar TC.Ziraat Bankası’nda işçiler adına açtıracakları “Tasarrufu Teşvik Hesabına” yatırmakla, Sosyal Sigortalar Kurumu da aynı Yasanın 7. maddesi hükmü kapsamında; işverenlerin ücretlerden yapacakları tasarruf kesintileri ile sağlayacakları işveren katkılarını 4. maddede belirtilen süreler içinde ilgililerin banka hesaplarına yatırmamaları halinde yatırılması gereken miktarları re’sen ya da ilgililerin başvurusu üzerine 506 Sayılı Kanunun primlerin tahsiline ilişkin hükümleri çevresinde gecikme zammıyla birlikte işverenden tahsil ile yükümlendirilmiştir. Sosyal Sigortalar Kurumu ile işverenin; yasadan kaynaklanan bu yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde davacıya karşı; işbu davaya konu zorunlu tasarruf kesintileri, katkı payları ile nema alacağından müteselsilen sorumlu olduğu gözetilerek, dava konusu istem hakkında yapılacak inceleme sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O hâlde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 03.07.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi 2006/11879 E., 2006/11666 K.

    İCRA TAKİBİNE YAPILAN İTİRAZIN İPTALİ

    “İçtihat Metni”

    İcra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamı ve %40 icra inkar tazminatına hükmedilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne, ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi davacı ve davalılardan G…

    …… Avukatınca istenilmesi ve davalı Avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 26/09/2006 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir.

    Duruşma günü davacı ve davalılar adlarına kimse gelmedi.Duruşmaya son verilerek aynı gün Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    Sponsorlu Bağlantılar

    2-Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan yaşlılık aylığı almaktayken ölen sigortalının ölümünden sonraki tarihlere ilişkin aylıklarının bankamatikten çekilmesi nedeniyle oluşan Kurum zararının, ölen sigortalının yasal mirasçılarından tahsiline yönelik icra takibine itirazın iptali istemli davanın yargılaması sonucunda, babasının hayatta olduğu dönemde birlikte oturmayan M…

    ….. D…

    …. hakkındaki davanın reddine, “…hastanede yaklaşık 2 ay kadar kaldığı, bu sürenin karinenin aksini ispatlamaya yeterli olmadığı, ölen sigortalının emekli maaşlarının Vakıflar Bankası Gölcük şubesinden bankamatik kanalı ile çekildiği, bankamatiğin şifresini ölen sigortalının yakınları dışında başka bir kişinin bilmesinin mümkün olmadığı, davalı G…

    ….. D…

    …..’in ölmeden önce babası ile birlikte oturduğu, ayrıca yukarıda belirtilen karinenin aksini ispat edemediği sonuç ve kanaatine varıldığından, davacının davasının davalı G…

    ….. D…

    …… yönünden kabulüne…” karar verilmiştir.

    Yargılama sürecinde toplanan kanıtlardan; yaşlılık aylığı almakta olan T…

    …..’ın, 17.8.1999 tarihinde, eşi ve oğlu Gürkan’la birlikte, daimi ikametgahı olan H…

    …….. köyündeki evi dışında, geçici işi nedeniyle şehir dışında bulunan oğlu M…

    ……’ya ait İzmit’teki evde bulunduğu, anılan tarihte gerçekleşen deprem sonucunda T…

    ….., eşi ve gelininin öldüğü, G…

    …….’ın ise enkazdan yaralı olarak çıkarılıp hastaneye kaldırıldığı, daha uzun süre hastanede kaldığını iddia etmesine karşın, belgelere dayalı hastanede kalma süresinin 01.10.1999 tarihine kadar devam ettiği anlaşılmaktadır.

    Aylıkların bankamatik yoluyla kim tarafından çekildiğine ilişkin somut bir delilin bulunamadığı benzer durumlar nedeniyle açılan davalar nedeniyle verilen kararların itemyiz incelemesi üzerine oluşturulan Yargıtay içtihatlarında, “Doğal olarak bankamatik kartının hayatta iken sigortalının yanında bulunması, öldükten sonra da birlikte oturan mirasçılarının eline geçmesi asıldır. Bu durumda davada ispat yükünün davalılara ait olduğunun kabulü…” gerekir görüşlerine yer verilmiştir.

    Gerçekten de, olağan bir duruma dayanan tarafın, bu iddiasını kanıtlama yükümlülüğü altında olmadığı, ispat yükünün,normal durumun aksini iddia eden tarafın üzerinde olduğu; başka bir anlatımla, belli olaylardan, belli olmayan bir olay için çıkarılabilen durumlara dayalı fiili karine lehine olan tarafın ispat yükü altında bulunmadığı, karinenin aksini kanıtlama yükümünün bunu iddia edenin üzerinde olduğu, yargılama hukukunun temel ilkelerindendir.

    Ne var ki, sigortalının ölümü, ülke tarihinde yer alan sayılı büyüklükteki bir deprem felaketi sonucunda gerçekleşmiş, tazminle sorumlu tutulan davalı ise, ölen babasıyla birlikte yıkıntı altında kalmış ve ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede uzun süre tedavi görmüştür. Bu koşullar altında

    gerçekleşen durum karşısında, olağan durumlar nedeniyle Kurum yararına oluşan ve Yargıtay içtihatlarına konu olan karinenin varlığından söz edip, buna bağlı olarak da, davalıları ispat külfeti altına sokmanın, yasal düzenlemeler ve hakkaniyetle bağdaşır bir yaklaşım olarak kabul edilmesine olanak yoktur.

    Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında yapılan değerlendirme sonucunda, Kurumdan yaşlılık aylığı almaktayken ölen babalarının aylıklarının bankamatik kartıyla davalılar tarafından çekildiğinin kabulüne yeter kanıt bulunmadığı gibi; davalılar tarafından aksinin kanıtlanması gereken bir karinenin varlığından da söz etme olanağı bulunmadığı yönü gözetilerek, davanın tümden reddi yerine, G….. D… yönünden kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya olup bozma nedenidir.

    O halde, davalı G…

    ….. D…

    …… vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davalılardan G…

    …… D…

    ….’e iadesine, 26.09.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi

    2006/3124 E., 2006/10077 K.

    İCRA TAKİBİNE YAPILAN İTİRAZ

    İçtihat Metni

    Davacı, icra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamına ve %40 icra inkar tazminatına hükmedilmesine ve fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 424.384.563 lira tasarruf kesintisi işveren katkıları ve bunların nemalarının ödenmesine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.

    Hükmün, taraflar Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı Sosyal Sigortalar Kurumu vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

    Davacı, dava dışı işverene ait işyerinde geçen çalışma süresi boyunca 3417 sayılı Yasa uyarınca yapılan kesintiler nedeniyle kendisine herhangi bir ödeme yapılmadığını belirterek tasarrufu teşvik kesintisi ve nema tutarlarının tahsili amacıyla işveren ve Kurum aleyhine icra takibi yapmış, Kurumun itirazı ile takip durmuş olup; iş bu dava da itirazın iptalini, fazla hak saklı kalarak 424.384.563 TL tasarruf kesintisi ile işveren katkıları ve bunların nemalarının ödenmesini istemiş, mahkemece husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

    3417 sayılı Çalışanların Tasarrufa Teşvik Edilmesi ve Bu Tasarrufların Değerlendirilmesine Dair Kanunun 4. maddesi hükmüne göre işverenler; işçilerin ücretlerinden yapacakları tasarruf kesintileri ile sağlayacakları işveren katkılarını tahakkuk ettirerek ücret ödemesinin yapıldığı ayı takip eden ayın sonuna kadar TC.Ziraat Bankası’nda işçiler adına açtıracakları “Tasarrufu Teşvik Hesabına” yatırmakla, Sosyal Sigortalar Kurumu da aynı Yasanın 7. maddesi hükmü kapsamında; işverenlerin ücretlerden yapacakları tasarruf kesintileri ile sağlayacakları işveren katkılarını 4. maddede belirtilen süreler içinde ilgililerin banka hesaplarına yatırmamaları halinde yatırılması gereken miktarları re’sen ya da ilgililerin başvurusu üzerine 506 Sayılı Kanunun primlerin tahsiline ilişkin hükümleri çevresinde gecikme zammıyla birlikte işverenden tahsil ile yükümlendirilmiştir. Sosyal Sigortalar Kurumu ile işverenin; yasadan kaynaklanan bu yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde davacıya karşı; işbu davaya konu zorunlu tasarruf kesintileri, katkı payları ile nema alacağından müteselsilen sorumlu olduğu gözetilerek, dava konusu istem hakkında yapılacak inceleme sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O hâlde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 03.07.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    10. Hukuk Dairesi

    2006/11879 E., 2006/11666 K.

    İCRA TAKİBİNE YAPILAN İTİRAZIN İPTALİ

    İçtihat Metni

    İcra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamı ve %40 icra inkar tazminatına hükmedilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın kabulüne, ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi davacı ve davalılardan G……… Avukatınca istenilmesi ve davalı Avukatınca da duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 26/09/2006 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir.

    Duruşma günü davacı ve davalılar adlarına kimse gelmedi.Duruşmaya son verilerek aynı gün Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan yaşlılık aylığı almaktayken ölen sigortalının ölümünden sonraki tarihlere ilişkin aylıklarının bankamatikten çekilmesi nedeniyle oluşan Kurum zararının, ölen sigortalının yasal mirasçılarından tahsiline yönelik icra takibine itirazın iptali istemli davanın yargılaması sonucunda, babasının hayatta olduğu dönemde birlikte oturmayan M…….. D……. hakkındaki davanın reddine, “…hastanede yaklaşık 2 ay kadar kaldığı, bu sürenin karinenin aksini ispatlamaya yeterli olmadığı, ölen sigortalının emekli maaşlarının Vakıflar Bankası Gölcük şubesinden bankamatik kanalı ile çekildiği, bankamatiğin şifresini ölen sigortalının yakınları dışında başka bir kişinin bilmesinin mümkün olmadığı, davalı G…….. D……..’in ölmeden önce babası ile birlikte oturduğu, ayrıca yukarıda belirtilen karinenin aksini ispat edemediği sonuç ve kanaatine varıldığından, davacının davasının davalı G…….. D……… yönünden kabulüne…” karar verilmiştir. Yargılama sürecinde toplanan kanıtlardan; yaşlılık aylığı almakta olan …..’ın, 17.8.1999 tarihinde, eşi ve oğlu Gürkan’la birlikte, daimi ikametgahı olan H……….. köyündeki evi dışında, geçici işi nedeniyle şehir dışında bulunan oğlu M………’ya ait İzmit’teki evde bulunduğu, anılan tarihte gerçekleşen deprem sonucunda T…….., eşi ve gelininin öldüğü, G……….’ın ise enkazdan yaralı olarak çıkarılıp hastaneye kaldırıldığı, daha uzun süre hastanede kaldığını iddia etmesine karşın, belgelere dayalı hastanede kalma süresinin 01.10.1999 tarihine kadar devam ettiği anlaşılmaktadır. Aylıkların bankamatik yoluyla kim tarafından çekildiğine ilişkin somut bir delilin bulunamadığı benzer durumlar nedeniyle açılan davalar nedeniyle verilen kararların itemyiz incelemesi üzerine oluşturulan Yargıtay içtihatlarında, “Doğal olarak bankamatik kartının hayatta iken sigortalının yanında bulunması, öldükten sonra da birlikte oturan mirasçılarının eline geçmesi asıldır. Bu durumda davada ispat yükünün davalılara ait olduğunun kabulü…” gerekir görüşlerine yer verilmiştir.

    Gerçekten de, olağan bir duruma dayanan tarafın, bu iddiasını kanıtlama yükümlülüğü altında olmadığı, ispat yükünün,normal durumun aksini iddia eden tarafın üzerinde olduğu; başka bir anlatımla, belli olaylardan, belli olmayan bir olay için çıkarılabilen durumlara dayalı fiili karine lehine olan tarafın ispat yükü altında bulunmadığı, karinenin aksini kanıtlama yükümünün bunu iddia edenin üzerinde olduğu, yargılama hukukunun temel ilkelerindendir. Ne var ki, sigortalının ölümü, ülke tarihinde yer alan sayılı büyüklükteki bir deprem felaketi sonucunda gerçekleşmiş, tazminle sorumlu tutulan davalı ise, ölen babasıyla birlikte yıkıntı altında kalmış ve ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede uzun süre tedavi görmüştür. Bu koşullar altında gerçekleşen durum karşısında, olağan durumlar nedeniyle Kurum yararına oluşan ve Yargıtay içtihatlarına konu olan karinenin varlığından söz edip, buna bağlı olarak da, davalıları ispat külfeti altına sokmanın, yasal düzenlemeler ve hakkaniyetle bağdaşır bir yaklaşım olarak kabul edilmesine olanak yoktur.

    Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında yapılan değerlendirme sonucunda, Kurumdan yaşlılık aylığı almaktayken ölen babalarının aylıklarının bankamatik kartıyla davalılar tarafından çekildiğinin kabulüne yeter kanıt bulunmadığı gibi; davalılar tarafından aksinin kanıtlanması gereken bir karinenin varlığından da söz etme olanağı bulunmadığı yönü gözetilerek, davanın tümden reddi yerine, G….. D… yönünden kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya olup bozma nedenidir.

    O halde, davalı G…….. D……… vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek hâlinde davalılardan G……… D…….’e iadesine, 26.09.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    21. Hukuk Dairesi Başkanlığı

    Esas Karar : 1996/3867 1996/4020

    Y A R G I T A Y İ L A M I

    Davacı, sigorta primi ile geçikme zammı ve faiz borçlarından müteselsilen sorumlu bulunmadığının tesbiti ile ödeme emrinin iptali ve sataşmanın giderilmesi istemine karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.

    Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi B. Mustafa Şimşek tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

    K A R A R

    Dava hukuki nitelikçe, işyerini 506 sayılı yasanın 82. maddesi anlamında devir almadığının, bu nedenle, eski işverenin Kuruma olan sigorta primi ile geçikme zammı ve faiz borçlarından müteselsilen sorumlu bulunmadığının tesbiti ile ödeme emrinin iptali ve sataşmanın giderilmesi istemine ilişkindir. Bu yönü ile davanın yasal dayanağı 506 sayılı yasanın 82. maddesidir. Anılan maddede; sigortalıların çalıştırıldığı işyeri devredilir veya intikal ederse, eski işverenin kuruma olan sigorta primi ile geçikme zammı ve faiz borçlarından aynı zamanda yeni işverende müteselsilen sorumludur hükmü öngörülmüştür. Madde anlamında, “devir” ve “intikal”den bahsedilmek için; işyerinin işler bir halde sigortalıları ile birlikte yeni işverene geçmiş bulunması gerekir. İşyerinin devir ve intikalinde, gerçekte işyeri değil, onun işvereni değişmektedir ve yeni işveren eskisinin ardası (halefi) olmaktadır. İşyerinin kapatılmasından sonra, yeni işveren tarafından yepyeni bir işyeri olarak açılmış bulunması işyerindeki işin işverenin kendi sorumluluğu altında başkasına yaptırılması, işyerinin kira sözleşmesine son verilip boşaltıldıktan sonra başkasına kiralanması, sadece işyerindeki malzemelerin satılması eski müteahhidin sözleşmesi feshedilip geriye kalan işin eksiltmeyle bir başka müteahhide ihale edilmesi gibi durumlarda devirden söz edilemeyeceği Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.

    Somut olayda; işyeri Çavuşoğlu Altay Özel Eğitim Öğretim İşletmeleri Anonim Şirketine ait iken 28.3.1995 gün 11774 sayı ile Bakırköy 12. Noterinden tanzim olunan sözleşme ile 1.4.1995 tarihinden itibaren Bilim Eğitim Öğretim Hizmetleri Anonim Şirketince “devir” alındığı 28.4.1995 gün 65-38 nolu Müfettiş tutanağından ve sözleşme içeriğinden açıkca anlaşılmaktadır. Öte yandan, işyeri Bilim Eğitim Öğretim Hizmetleri Anonim Şirketi tarafından “devir” alındıktan sonra işyerinde aynı hizmetlerin aynı Sigortalılar tarafından yürütüldüğüne göre başka bir anlatımla, işyeri işler bir halde sigortalıları ile birlikte yeni işverene geçmiş bulunduğundan 506 sayılı yasanın 82. maddenin öngördüğü koşulların davacı şirket yönünden oluştuğu açık-seçiktir. Hal böyle olunca, davacı şirketin eski işverenin Kuruma olan sigorta primi ile gecikme zammı ve faiz borçlarından müteselsilen sorumlu olması gerektiği hukuksal gerçeği ortadadır.

    Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

    O halde davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 4.7.1996 gününde oybirliği ile karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    21. Hukuk Dairesi Başkanlığı

    Esas Karar :1995/7189 1995/7623

    Y A R G I T A Y İ L A M I

    Davacı, 1.362.710.- TL alacağının faiz, icra ve %40 icra inkar tazminatı ile birlikte tahsiline, itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteğin reddine karar vermiştir.

    Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Asuman Celkan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

    K A R A R

    Davanın yasal dayanağı 3417 sayılı Yasanın 7. maddesidir. Anılan maddede işverenlerin ücretlerden yapacakları tasarruf kesintileri ile sağlayacakları işveren katkılarını 4. maddede belirtilen süreler içinde ilgililerin banka hesaplarına yatırmamaları halinde yatırılması gereken miktarlar resen veya ilgililerin başvurusu halinde Sosyal Sigortalar Kurumunca 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun primlerin tahsiline ilişkin hükümleri dairesinde tahsil olunarak, alınacak gecikme zammı ile birlikte ilgili banka hesabına yatırılır hükmü öngörülmüştür.

    Somut olayda, davalı idarenin 4. madde gereğince ücretlerden yapmış olduğu kesintiyi T.C. Ziraat Bankasında personeli adına açılan tasarrufu teşvik hesabına zamanında yatırmadığı dosyada bilgi ve belgelerden açıkça anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, sorunun 7. madde çevresinde çözülmesi gerektiği açık ve seçiktir. Oysa davada, uygulama olanağı olmayan 6. maddeye dayanıldığı ortadadır.

    Yapılacak iş, somut olayda, 7. maddenin öngördüğü koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğini yöntemince araştırmak ve sonucuna göre karar vermekten ibarettir.

    Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ:Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 19.12.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    ————————————————–

    T. C. YARGITAY

    12.HUKUK DAİRESİ

    Esas 2003 Karar

    10670 13406

    ÖZET

    Şikayetçi takipte taraf değilse de; haciz ihbarnamelerinin muhatabı olup, sözü edilen ihbarnamelerin iptali hususundaki isteminde hukuki yararı vardır.

    Y A R G I T A Y İ L A M I

    Yukarıda tarih ve numarası yazılı mercii kararının müddeti içinde temyizen tetkikinin şikayetçi vekilince istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü.

    Şikayetçi SSK takipte taraf değilse de, 89/1 ve 2. haciz ihbarnamelerinin muhatabı olup, sözü edilen ihbarnamelerin iptali hususundaki isteminde hukuki yararı vardır. Somut olayda SSK kendisine 89/1 haciz ihbarnameleri gönderildiğinde borçlunun kendilerinde tahakkuk etmiş ödenmesi gereken maaş alacağı bulunmadığını ve emekli olduğunu bildirmiş olmasına rağmen, adına 89/2 haciz ihbarnamesi çıkarıldığı görülmektedir. Merciice, yasal olmayan 89/2 haciz ihbarnamesinin iptaline karar vermek gerekirken yazılı gerekçeyle şikayetin reddine karar verilmesi isabetsizdir.

    SONUÇ : Şikayetçi vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mercii kararının yukarıda yazılı nedenlerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K.’nun 428.maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 06.06.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    Scroll To Top